banner16

Hatice Meryem: İlk Kitaplar Bir Yazarın Memleketi Gibidir

''Yazmak ve görünür olmak arasında zaten ters bir bağlantı var bana göre. Görünür olmak isteyen kişi sahne sanatlarına yönelmeli. Yazmak çok içe dönük bir şey. Hatta kapanmayı, gizlenmeyi, içeriden haberler vermeyi gerektiriyor.'' Hatice Meryem, eserlerine ve yazı ile ilişkisine dair Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

Hatice Meryem: İlk Kitaplar Bir Yazarın Memleketi Gibidir

Hatice Meryem, Siftah, İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar, Aklımdaki Yılan, Beyefendi ve Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun isimli kitaplarında, güzel-çirkin, iyi-kötü, dost-düşman, umutlu-karamsar, zengin-fakir gibi birçok zıtlıkları karşılaştırır. Bu zıtlıklar içerisinde insan nerededir; neye egemendir veya neyin egemenliğindedir? Cinsiyet kader midir? Toplumsal kimlikler ve statülerin, insan yaşamına etkisi nedir? Kadın, toplumun ve ailenin neresindedir? Erklik daima erkeğe mi aittir? Kudret iksiri, yalnızca erkeğin elinde midir? Böyle uzayıp giden bu sorular, Hatice Meryem’in eserlerindeki karşıt karakterler ve dünyalardan doğan sorulardır.

Kitapları birbirinden bağımsız olarak incelendiğinde, tematik bir bütünlük olduğu görülür. Aklımdaki Yılan ‘annelik hâlleri’ni, Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun ‘kadınlık durumları’nı anlatır; Beyefendi erkekliğe hem bir yergi ve hem de bir güzellemedir. Hatice Meryem kitaplığı, bir bütün olarak incelendiğinde yine tema birliği olduğu görülür. Şöyle ki, Hatice Meryem, kadın olmanın biyolojik bir kader olarak algılanmasına karşıdır. Kadının varlığının, tek bir boyutluluğa -örneğin cinselliğe, anneliğe, dişiliğe, doğurganlığa- indirgenmesinden rahatsızdır. Kadın, eş ve anne olarak sorumluluklarını yapmaya zaten muktedirken, onun yaşam alanını ev-mutfak- çocuk üçgeniyle sınırlandırmak ne kadar doğrudur? Kadının ‘işe yararlığı’ ya da kaba tabirle ‘kafasının bastığı işler’, bu üçgenin iç açıları toplamına mı eşittir?

Aşırı feminist bir tutumla soru soruyor gibi görünebiliriz. Fakat gerek kendi ifadelerimizde gerekse de Hatice Meryem’in kurgusunda/cümlelerinde kuru feminist söylemler yoktur. Bunlar, kadını anlama çabası üzerine kurulan cümleler de değildir. Bir şeye hakkını vermemek ve bir şeyin hakkını vermemek, o şeye zulümdür. Dolayısıyla Hatice Meryem, kadına hakkının verilmesini söz konusu eder. Bu yüzden “yepyeni bir dille bekliyoruz sizi beyefendi” der. Kadın ve erkeğin, biyolojik ve fiziksel özellikleri sebebiyle ayrıştığı, birbirini ötekileştirdiği bir dünya değil, her iki cinsin dayanışabildiği, hak ve hürriyetler konusunda eşit olduğu bir dünya ister. Bu da yine kendi ifadesiyle karşılıklı risk almaya bağlıdır. Benzer bir yaklaşımı John Ruskin de 1800’lü yıllarda dile getirmişti: “Kadınların hak ve görevlerinden bahsedildiğini duyuyoruz. Sanki erkek hak ve görevlerinden ayrılıyormuş gibi. Sanki kadın ve onun efendisi sayılan erkek birbirinden bağımsızmış ve hiçbir alanda uzlaşamayan iki farklı türmüş gibi. Bu yanlış bir bakış açısıdır.” (Susam ve Zambaklar, Çeviren: Zeynep Kaplantaş, Şule Yay., s. 61)

Ani Ceylan Öner, Cogito’nun “Annelik” dosyasına yazdığı bir yazıda Sylvia Plath için şöyle söyler: “Kaleminden, hayatı boyunca ‘kadın-yazar-anne’ rolleri arasında sıkışıp kalmaya zorlanan bir kadının, sadece ve sadece ‘tam ve bütün bir varlık’ olabilme yolunda ilerlemek istemesinin tiz çığlığı dökülür.” (Cogito, sayı: 81, s. 142-143) Bu cümleyi Hatice Meryem için şöyle dönüştürebiliriz: “Eserlerinden, ‘kadın-yazar-anne’ rolleri arasında bir yol bulmaya çalışan, her şeye rağmen umudun çabayı, çabanın da umudu getirdiğini söyleyen bir kadının, sadece ve sadece ‘tam ve bütün bir varlık’ olabilme yolunda ilerlemek istemesinin neşeli ve gayretli sesi duyulur.”

Söyleşiler, birer ‘okuma uğraşı’dır. Bu söyleşi de Hatice Meryem’in eserlerini okuma uğraşı olarak görülebilir.

İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar’da yoksulluk temasını işlediniz. Yazar açısından yoksulluk üzerine düşüncelerinizi merak ediyorum, Knut Hamsun Açlık kitabında bu konuyu müthiş bir şekilde işlese de… Neler söylersiniz? 

Açlık’ı ilk okuduğumda kitabın kahramanı gibi ben de gençtim ve hayallerim vardı; fakat onun aksine benim karnım toktu. Somut açlığı hiç yaşamamıştım. Belki de bu yüzden, kitabın gücünü tok mideme yumruk yemişim gibi hissettim.

İnsan Kısım Kısım’a gelince… Doğru, açlık yoksulluk hiç çekmemiştim çok şükür ama hep yakınındaydım. Gerçi Türkiye’de yaşayıp da yoksulluğa uzak kimse var mıdır bilmem. Romanımı bu konuyu derinlemesine düşünmek, hissiyatımı geliştirip derinleştirebilmek umuduyla yazdım. Yoksulluğun nesnelere nasıl yansıdığını, yoksulların nesnelerle kurduğu irtibatı anlamak, duvardaki bir kuru çivinin bir çocuk için, cam bir kap parçasının bir ev kadını için hayati önemini kavramak için yazdım. Yoksulluğun dili nasıl etkilediğini görmek için yazdım. Yoksulluğun insanı dilsizleştirdiğini, sessizliğe hapsettiğini gördüm. Doğru, yoksullar da zenginler gibi uzun uzadıya ve hatta çok daha renkli bir dille konuşuyor fakat genellikle teferruatta kayboluyor, esasa dair düşüncelerini bir türlü koyultmaya imkan bulamıyorlardı, bunu tespit ettim. Ayrıca bu dilde her zaman bir gadre uğramışlık tınısı seziliyordu ki bu durum yok yere dil sahibini sersemleştiriyor, duygu karmaşasına sürüklüyor, sakinlikten, dinginlikten, dolayısıyla düşünceden uzaklaştırıyordu. Kitabım bu ve bunun gibi şeylere yöneltti şuurumu işte.

Üretimin, yaşam standardıyla ilişkisi nedir sizce? Örneğin anne olmak yazmaya engel midir?

İki delikanlı annesi olarak söylüyorum, annelik insanın hayata bakışını güzelleştirecek çok iyi bir şeydir. Ama insanın. Tek başına kadının değil. Yani annelik eğer erk, erkek ve kadın arasında özenli bir paylaşımla üstlenilirse neden yazmaya engel olsun. Ancak biliyoruz ki durum böyle değil. Annelik devasa bir sorumluluk ve bu sorumluluk ülkemizde çok yalnız bırakılan, hiç de güçlü yetiştirilmeyen gencecik kadınlara teslim edilmekte. Daha ayakta tek başına durabilme yetisi geliştirememiş, birey olamamış bu genç kadınlar, bu devasa sorumluluğun altında ezilmekte, ister istemez hüzünlü çocuklar yetiştirmekte. Buradan bakınca bu şartlar altında, evet anne olmak yazmaya engeldir diyebilirim.

Sylvia Plath, günlüklerinde hamarat bir ev kadını hâline gelmekten ürktüğünü anlatır. Yazı yazmak yerine kalkıp elmalı turta yapmak kendine itici görünür. Hatice Meryem’in böyle takıntıları, korkuları var mıdır?

Bir insan sabah kalkar bir bakar ki o sabah hamarat bir ev kadınına dönüşmüş, fırına poğaçalar atıyor, sehpanın üstündeki toza sinir olup güzelce bir bezle siliyor, sonra aynı günün öğle sonrası oturmuş masasına gömülmüş okuyor, yazıyor. Ama insanın; kadının değil. Günümüzde kadınların durumu çok sıkıntılı. Erk, onları ziyadesiyle manipüle etmiş, ediyor ve edecek gibi de görünüyor. Onların da kafaları karışık. Buradan bakınca Sylvia’nın korkusu anlaşılır. Yani bir kadın için bir sabah uyandığında, hamarat bir ev kadınına dönme isteği geçici bir heves olarak tatlı ve iyiyken, kalıcılığı kabustur. Hangi sevimli fantezi olursa olsun, göreve dönüştüğünde böyle olmaz mı zaten? Sylvia Plath’ın demek istediği şey bu olsa gerek ve sonuna kadar haklı.

Benim ömrüm de bu tür takıntı ve korkularla geçti elbet. Sinek Kadar’ı yazarken iç odada uyuyan küçük oğlumu düşünmeden geçirdiğim her an için ondan özür dilerdim. Sonra sonra yaşadığım şeyin neredeyse bir tür rahatsızlık olduğunu fark ettim. Öyle ya, erkekler evlatlarını işyerlerinde düşünüp sadece doğum günlerini hatırladıkları için dahi onlara minnet duyarken böylesine bir hassasiyet geliştirmek insan sağlığına zarar değil miydi? Nihayet bunların, toplumsal bir takım korku ve takıntılar olduğunu anladım. Yani benim takıntı ve korkularım genellikle toplumsal olanlara paralel olmuş, şimdi geriye dönüp bakınca.

Küfür ve argo ifadeler, yerinde kullanıldığında kurguya sahicilik katıyor. Fakat bazı kurgusal metinlerde yerli-yersiz argo ve küfür kullanımı metni ucuzlatıyor. Argo ve küfrün kurgusal metindeki yeri nedir sizce? Hatta dozu nedir diye sormak istiyorum, eğer anlatılabilirliği varsa…

Yazdığınız metin, karakter ya da durum küfrü, argoyu gerektiriyor ve siz ahlaki kaygılarla kullanmaktan kaçınıyorsanız yanlış yaptığınızı rahatlıkla söyleyebiliriz. Veya tam tersi. Yani metin ya da karakterin ihtiyacı olmadığı hâlde kullanılan küfür ve argo da -sizin de söylediğiniz gibi- metni ucuzlaştırmaktan başka işe yaramaz. Esasen dilin tuzu biberi olan küfür ve argonun bir tür “afililik” olarak algılanmasına da çok karşıyım. Hele bazıları sokak dilini yalnız küfür ve argodan ibaret sayıyor ki buna katiyen katılmıyorum. Doz için misal Osman Cemal Kaygılı’nın Aygır Fatma’sına, misal Cevdet Kudret’in Karagöz Hacivat’ına bakabiliriz. Küfür ve argo kullanımı için iyi örneklerdir bunlar.

Bir söyleşinizde “Her yazılı metin ölü metindir. Ölü metinlerden feyz alınsın elbette ama sözlü kültür gürül gürül akıyor,” diyorsunuz. Dijital kültürde yetişen yazarların, sözlü kültürü fark etmeleri için radarlarının epey açık olması gerekiyor galiba. Sözlü kültür gürül gürül akıyor mu hâlâ?

Sözlü kültürü, yaşayan dil babında çok önemsiyorum. Sadece yeni kelimelerin girip çıkması değil, duyduğum cümle kalıplarının veya vurgularının dahi son kırk yılda çok değiştiğini görüyorum. Evet, sözlü kültür gürül gürül akıyor ve insanlık var oldukça da akacak. Dil coşkun nehir gibi. Daralıyor, genişliyor, yabancı kelimeler girip çıkıyor ama sürekli bir akış söz konusu. Diyelim dijital kültür... Yazılı gibi görünmekle beraber sözlü kültüre dahil ediyorum ben onu. İnsanlar telefondan, bilgisayardan, çeşitli aplikasyonlardan yazıp duruyorlar. Bir yazar olarak ben bundan memnunum doğrusu. Her ne kadar aktif kullanıcı değilsem de insanların kendilerini ifade güçlerinin arttığını görüyorum sanal âlemde. Aman efendim, ne yazıyorlar ki, yüz kırk karakterle ne yazılabilir ki, diyor bazıları. Katılmıyorum. Hem, olsun. Dönemin tarz-ı hayatını buralardan okuyacağız elli - yüz yıl sonra. Kaldı ki bundan üç yüz yıl önce İstanbul veya Londra sokaklarında da insanlar, çok daha enteresan şeylerden konuşmuyorlardı. Yine dedikodular, yine çekememezlikler, yine dargınlıklar, yine üst kat-alt kat komşu ilişkileri, yine akşam yemekleri, yine çocuklar…

Bugünün youtuber’ları, blogger’ları, vlogger’lerı bence hep sözlü kültüre dahildir. Bunlara burun kıvırmak zamanın ruhunu anlamayı reddetmektir. Vakti zamanında, Karagöz Hacivatlara, mesellere masallara, pazarlardaki çığırtkanlara ve tabii onların lezzetli dillerine burun kıvırmaktan farksızdır. Hem, galat-ı meşhur lugat-ı fasihten evladır.

Biyografinizden Londra’ya gittiğinizi ve orada çeşitli işlerde çalıştığınızı öğreniyoruz. Altı ay gibi bir süre boyunca kendinizi okumaya vermişsiniz. Yurtdışı bir kaçış mıydı Hatice Meryem için? 

Üniversiteyi bitirdikten sonra iş aramaya başladım. Bu çok amansız, çok zorlu bir süreç oldu. O sıralar yazıyordum bir şeyler, kısa öyküler, tespitler, düşünceler… Yirmili yaşların başındaydım. Yazar olmak fikri kafamda belirgin değildi. O sıra kapısından, bacasından zorla girebildiğim bir bankada memur olarak çalışmaya başladım. Sabahları banliyö trenleriyle işe gidip geliyor, geceleri okuyup yazıyordum. “Kısa süre sonra bu hayatın bana göre olmadığına karar verdim ve basıp Londra’ya gittim” demeyi çok isterdim. Zenginler böyle net konuşur. Ben garibandım.

Tam üç yıl banko arkasında müşterilere elimden geldiğince yardımcı olmaya çalıştım. Yüzümde sıcak bir tebessümle görevimi yerine getirdim. İstediğim hayatı yaşayamamanın acısını, müşterilerden çıkaran memurlardan olmamaya çalıştım. Oysa çok mutsuzdum. O sıralar, buhrana kapıldım. Banka ajandalarına durmadan yazılar yazıyordum. Nihayet kaçmaya karar verdim. Bir yıl boyunca para biriktirdim. Kaçan naylon çorabımı bile yenilemedim. Kenara koydum küçük küçük paraları. Hiç okumadığım bir bavul dolusu kitap aldım. Londra’da aupairlik yapan bir arkadaşım yine aupair’e ihtiyaç duyan bir aileyle irtibat kurmamı sağladı. Sağ olsun onların da yardımlarıyla kendimi bir uçakta tuvalet kapısının yanındaki bir koltukta buldum ve Londra’ya gidip ayak işlerinde çalışarak yazar olma hayalimi gerçekleştirdim.

Orada pek çok ayak işinde çalıştım, garsonluk yaptım, tuvalet temizleyip çocuk baktım, fakat memnundum, yazıyor, düşünebiliyordum. Nihayet insana durma ve düşünme fırsatı tanıyan o güzel şehrin kucağına kendimi atmıştım. Yemyeşil parklarda –çalışmadığım zamanlarda tabii- sırt üstü uzanıp kitap okudum, köprü altlarındaki evsiz barksız insanlarla hasbihal ettim. Nihayet öykülerimi Varlık dergisinin “Gençlik Öyküleri Yarışması”na yolladım ve “dikkate değer” ödülü aldım. Bu benim için büyük umut ve yazarlığa ilk adım oldu. Evet, bazen bunalınca kaçmak iyidir.

Okumalarınız arasında, Aziz Nesin’den Samiha Ayverdi’ye değin ideolojik bakımdan farklı isimler var. Edebiyat da tam olarak bu değil mi? Farklılıkları göre bile okumak, saplanıp kalmamak…

İdeolojiler edebiyata giydirilen deli gömleklerinden başka bir şey değildir diyeyim de gülelim ve Cemil Meriç’e de bir selam gönderelim. Edebiyat dil, tema ve tabii ki yüksek ifade gücüdür. Kalubeladan beri böyledir bu. Yazarın yaşama bakış açısı, elbette çok mühimdir. Ancak bir yazar nereden, hangi ideolojiden bakarsa baksın eğer dili, ifade gücü yetersiz ise edebiyatı da aynen öyle olur. Yazarın bir ideolojiye mensup olduğundan dolayı saygınlık veya itibar görmesi geçicidir. Okurluğun da öyle. Yani insan okuduğu kitapların yazarlarını sadece kendi ideolojisine yakın olduğu için seçerse yanılgıya düşer. Çünkü edebiyatın asıl kıymeti, insan zihninin karanlık yanlarıyla insan ufkunun sınırlarını göstermesidir ki ideolojilerin çoğu burada çuvallar.

Aklımdaki Yılan, annelik hâlleri üzerine öykülerden oluşuyor. Annelik temasının olduğu bir kitaba yılanlı bir isim vermeniz ilginç gerçekten. Kitabın ismi, içeriğe dair yanıltıyor okuru. Yılanı neden tercih ettiniz?

Kitabın isminin okuru yanıltabileceğini hiç düşünmedim. Çünkü tüm arkaik çağrışımlarına rağmen yılan da bir varlık. Üstelik benim öykümdeki yılan, oğluyla geziye çıkmış bir anne yılan. Rahmetli babaannem, bu tür masalları çok anlatmıştı bana. Modern toplum masallarının onları gölgelemesine doğrusu izin veremem. Yani Freud abi başka başka çıkarımlarda bulunabilir ama benim kitabımdaki yılan bir “anne yılan”dı ve bir hâliyle benden farksızdı.

Aklımdaki Yılan, daha fazla öykü içerebilirdi. Örneğin çocukları üzerinden sosyal medyada yarışan anneler, bir öykünün karakteri olabilirler pekâla. Yazmış olduğunuz temanın sürekliliğini merak ediyorum aslında. Annelik temasına dair bir şeyler yazma arzusu duyuyor musunuz ve kitaba eklemeler yapmayı düşünüyor musunuz?

Aklımdaki Yılan itiraf edeyim edebî olarak en zayıf bulduğum kitabımdır benim. Siftah, Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun, İnsan Kısım Kısım Yer Damar Damar ve Beyefendi… Diğer dört kitabım da edebi açıdan ondan üstündürler. Ancak Aklımdaki Yılan bunların arasında en hakikatlisidir. Çünkü canhıraş yazdım ben onu. Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın deyimiyle “hani bir hararet ölçer” konulsa sayfa aralarına “insanlık derecesinde” durur. Öyle yani. Ağzıma kadar annelikle doluydum ve adeta kurtulmak ister gibi onunla boğuşarak yazdım. Tam yirmi yıl, yedi yirmi dört annelikle meşgul olduğum için bu tema kolayına bitmez bende. Misal henüz yayınlanmamış, elimde sürünen son romanımda da aynı tema geziniyor. Aklımdaki Yılan’a bir gün eklemeler yapar mıyım, bilmem, belki.

Sosyal medyada ve dergilerde aktif olarak göremiyoruz sizi. Kendinizi özleten ve saklayan bir yazarsınız. Bunun hem artıları hem eksileri var. Günümüzde var olmanın koşulu görünür olmak. Yazdığınız bir yazıyı, söyleşiyi veya kitabı profilinizde paylaşmadığınızda, pek de paylaşan olmuyor. Tabii yazdıklarınızı dört gözle bekleyen okurlarınızı saymazsak… Kendinizi hatırlatmanız, yaptıklarınızı profilinizde göstermeniz gerekiyor arada bir.  Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Yazmak periyodik bir tür vazifeye dönüştüğü an panik atak geçiriyorum ben. Dergilere bu yüzden yazamıyorum. Denedim ancak sıkıntısını kaldıramadım. Haftalık dizi senaryosu yazdım uzun zaman, hâlen de yazıyorum. Ancak orada bir ekip oluyorsunuz ve görev paylaşımı yapıyorsunuz. Bu yüzden makul bir yanı var.

Görünür olma meselesi ise şöyle; yazmak ve görünür olmak arasında zaten ters bir bağlantı var bana göre. Görünür olmak isteyen kişi sahne sanatlarına yönelmeli. Yazmak çok içe dönük bir şey. Hatta kapanmayı, gizlenmeyi, içeriden haberler vermeyi gerektiriyor. Yalnız gündelik meselelere dair bazen benim de söylemek istediğim şeyler oluyor. Bilhassa kadın mevzuunda. Bazen bir blog açıp oraya yazayım diyorum, belki bir gün, kim bilir.

Sinek Kadar Kocam Olsun Başımda Bulunsun, evlilik psikolojisini işliyor. Beyefendi, karşı cinse bir methiye. Aklımdaki Yılan, annelik hâlleri üzerine. Tematik bir bütünlük etrafında kitap yazmak, nasıl bir fikir? Önceden tasarlayarak yol aldığınız bir süreç mi? Yoksa yazdıklarınızın gidişatına göre şekillenen bir süreç mi?

Benim yazarlığım, şuursuzluğumla atbaşı ilerledi hep. Bugün geriye dönüp baktığımda evet bir bütünlük görüyorum, ancak bir plan dâhilinde olmadı bu. Yaşamım, okumalarım ve dikkatim yönlendirdi yazdıklarımı hep. Kadınlık, erkeklik, evlilik, annelik… Bunlar hep üzerine kafa yorduğum, sağda solda bazen insanlarla ayak üstü konuştuğum meselelerdir zaten.

İlk kitap, yazarın talihini belirler der bazı eleştirmenler. Eğer bu doğruysa Siftah, talihinizi belirlemede nasıl bir rol oynadı?

Rahmetli Fethi Naci’nin çok beğendiğim bir tarifi vardır ilk kitaplar hakkında. “İlk kitaplar istavrite benzer, kılçıklıdır fakat tadından yenmez” der. Birçok yazar, ilk kitabını ortadan kaldırmayı ister. Ben mesela ilk kitabım Siftah’ı ne övüp çok lezzetlidir derim, ne de ortadan kaldırmayı isterim. O kitap, benim sonradan yazdığım tüm kitapların başlangıç öykülerini barındırır da ondan. Sinek Kadar Kocam Olsun da oradan çıkmıştır, İnsan Kısım Kısım da, Aklımdaki Yılan da… Ve bundan sonra yazacaklarım da. Hülasa, ilk kitaplar bir yazarın memleketi gibidir, diğer tüm kitaplarında ondan izler bulursunuz. 

 

Röportaj: Hatice Ebrar Akbulut

Güncelleme Tarihi: 27 Şubat 2018, 10:34
banner12
YORUM EKLE
banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6