Hasan Kamil Yılmaz: “Gençlerimiz tasavvufa olan ilgiyi, gönüllerindeki muhabbeti önce bilgi boyutuyla buluşturmalıdır.”

"İslâm’ın ve tasavvufun temeli tevhiddir; Allah’ın varlığı ve birliği ilkesidir. Meditasyon kısmını yeterli görmek, bu ilkeyi devre dışı bırakarak belli argümanlarından yararlanma şeklindedir." Hüma Dergisi’nden Ümmü Gülsüm Yeşil’in Prof. Dr. Hasan Kamil Yılmaz ile söyleşti.

Hasan Kamil Yılmaz: “Gençlerimiz tasavvufa olan ilgiyi, gönüllerindeki muhabbeti önce bilgi boyutuyla buluşturmalıdır.”

Daha çok ekranlardan tanıdığımız, Diyanet’in hocalarından bir hoca olarak bildiğimiz fakat aynı zamanda akademik kimliği de olan Hasan Kamil Yılmaz sizce kimdir, kendinizi kısaca nasıl tanımlarsınız?

Zor bir soru. Ben Hasan Kamil Yılmaz. Marmara İlahiyat Fakültesi’ni bitirmiş birkaç sene öğretmenlik yaptıktan sonra akademik hayata başlamış yaklaşık 35-40 senelik akademik hayatın sonrasında da 9 sene diyanette görev yapmış daha sonra tekrar akademik hayata dönmüş birisiyim. Hem akademik hayatımı hem de diyanetteki görev sürecimi ayrı ayrı önemsiyorum. Diyanet teşkilatının bizim hayatımıza ayrı bir anlam kattığını düşünüyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir teşkilatı olmayan ülkelerde yaşananları gördükçe Türkiye’de Diyanet kurumunun varlığına çok hamd etmişimdir. Mesela Afganistan, Pakistan gibi diyanet kurumunun olmadığı yerlere bakalım. Her medresenin her caminin ayrı içtihatları, ayrı kararları var ve birbirlerini hiç tanımıyorlar. Her biri ayrı diyanet. Hâl böyle olunca da dînî hayata dair yaşananların hiç hoş şeyler olmadığını medyadan takip ediyoruz. Bizde Osmanlı’dan beri “Meşihat” diye bilinen şeyhülislamlık kurumunun var olması ve bu kurumun saltanat dair her alanda fikir ve yol gösterme gibi etki ve yetkisinin bulunmuş olması, kurumsallaşmasının kılcal damarlara kadar nüfuz etmesini sağlamıştır. Cumhuriyet’te de her ne kadar meşihat, kaldırılmış olsa bile bunun yerine bir kurumun zarureti fark edildiği için Diyanet İşleri riyaseti diye bir teşkilatın kurulma ihtiyacı olmuştur. Kuruluş kanununda dinin inanç ve ibadet esaslarına dair halkı bilgilendirmek, tekâyâ ve zevâyâ ile cevâmî ve mesâcidin idaresinden sorumlu bir kurum olarak tanımlanıyor. O kanunda sayılan görevler her ne kadar sınırlı gibi görünse de itikat/inanç ve ibadete dairdir. Daha sonra 1965’te çıkan teşkilat kanunuyla ahlâk ilave edilmiştir. Fakat dinin sosyal hayata, toplum hayatına, aile hayatına taalluk eden tarafları içerisinde yoktur. Bu hâliyle bile olsa bizim insanımızın geleneksel olarak dine, dînî hayata, meşihata bağlılığı sebebiyle insanlarımız ekonomik hayattan aile hayatına kadar herhangi bir konuda diyanetin ne dediğini merak ediyor ve soruyorlar. Yaptığım görevler vesilesiyle bu önemi fark ettiğim için belirtmek istedim.

Akademik alanda ilerlerken ihtisaslaşmak için Tasavvuf alanını tercih etmenizin özel bir sebebi veya sizi yönlendiren bir etken/kişi var mıydı?

Ben Adapazarı İmam-Hatip okulu mezunuyum. Öğrenciliğimiz sırasında dördüncü sınıfın başlarında bize dört tane hoca geldi: Ahmet Vanlıoğlu, Mustafa Karabulut, Saadettin Kolbasar ve İbrahim Yılmaz. Bu hocalarımızdan Ahmet Vanlıoğlu, bizim üzerimizde çok pozitif etkiler oluşturdu. Bize ilmi, irfanı, hizmeti, medeniyeti sevdiren insandır. Çok iyi bir hatip, iyi bir eğitimci, iyi bir insandı. Ondan üç veya dört sene kadar Arapça, Tefsir gibi dînî dersleri okudum, özel dersler aldım ve tasavvuf sevgisi onun konuştukları, derste anlattıklarıyla gönlüme düştü.

Son sınıfta rahmetli Mahir İz hocamızın tasavvuf adlı kitabı yeni yayınlanmıştı. Biz o zamanlar 17-18 yaşlarında bir genç olduğumuz için “Tasavvuf ne ya?” demiştik. Vanlıoğlu hocanın anlattıkları, o kitap ve bir de son sınıfta Erzurum’dan gelen edebiyat hocamız Veli Sarıkamış beni etkilemişti. Veli hoca, Sezai Karakoç’un arkadaşıydı. Bu altyapı ve birikimden sonra İslâm Yüksek Enstitüsü’ne gelince Mahir hocayla karşılaşmamız, çok kısa da olsa derslerimize gelmesi daha sonra onun yerine asistanı Selçuk Eraydın gibi hocaların varlığından haberdar olmamız, onlarla yakın diyalog oluşturmamız tasavvuf alanına doğru yönelmemize vesile oldu.

“Tanıştıktan sonra hayatım değişti.” dediğiniz, örnek aldığınız bir hocanız oldunuz mu?

İmam-Hatipte Ahmet Vanlıoğlu, Yahya Kutluoğlu gibi çok iyi hocalarımız olmuştu. İstanbul’a geldiğimiz zaman da Mahir hoca ve Selçuk Eraydın gibi insanlar ile tanışmıştık. Selçuk Eraydın hoca ile aramızda 10-15 yaş vardı ama abi gibi görürdük, çok babacan bir insandı.

Öğretmenlik, müdür yardımcılığı, asistanlık, akademisyenlik, müftülük, Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığı gibi oldukça farklı ve çeşitli görevlerde bulunmanızın size kattığı tecrübeleri nasıl özetlersiniz?

İmam-Hatip neslinin şöyle bir sıkıntısı var; steril alanlarda daha dar ortamlarda daha az sayıda insanla bir arada yaşıyoruz. Ailelerimiz, anlayışlarımız belli. Daha sonra fakülteye geliyorsunuz orada da aynısınız. Fakat oradan çıktıktan sonra sudan çıkmış balık gibi oluyorsunuz. Ben bunu 1974’te CHP ile MSP’nin yeni iktidar olduğu bir dönemde Bakırköy’de bir okula tayin edilince anladım. Çok zorluklar yaşadığımı hatırlıyorum. Tahammül gösterme, katlanma, öfkelenmeden dinleme, tepki göstermemeyi öğrenmemde İstanbul muhitlerinde esnaf çevrelerinde bulunmanın çok faydası olmuştu.

Mesela oradaki iyi ilişkiler sayesinde Bakırköy ortaokulundaki çocukları sınıftan alıp camiye namaz kılmak için götürebiliyordum. Din dersi yeni konmuş ve ben kız-erkek karışık öğrencileri hep beraber abdest alıp namaz kılacağız diye camiye götürüyordum. Benim gıyabımda buna tepki gösterenler olmuş ama bana gelip bir şey söylememişlerdi. Çünkü ilgili müdür yardımcısıyla görüştüm ve müdürün haberi olarak gittim. Oyunu kuralına göre oynamak çok önemli. Bir de istişare eden yanılmazmış düsturuyla istişareye de dikkat ederdik. Tabi her hizmette öğretmenlikte, imamlıkta, diyanette, müftülükte yanlış yaptığımız, canımızın sıkıldığı, çam devirdiğimiz zamanlar da olmuştur. Bunların hepsi birer tecrübe oluyor. Biz buna piyasa tecrübesi diyoruz.

Klasik İslâmî düşüncede tedris ve tahkik bakımından şeriat, tarikat, hakikat sıralaması, tasavvufî bir tarikata intisap edecek kimseler için de geçerli kabul edilmektedir. Özellikle Batı dünyasının Mevlana ve İbn Arabi özelinde imandan önce tasavvufa yönelmelerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Batı XIX.yy’da ulaştığı pozitivist düşünceden çok çekti. XV.yy’da başlayan Rönesans ve Reform hareketleri, Aydınlanma Dönemi, dini gündelik hayattan çıkarma şeklindeki süreçlerden sonra en son Allahsız kâinat, ruhsuz insan, cevhersiz eşya anlayışına ulaştı ve her şeyin maddî olduğu, mana ve metafizik diye bir şey olmadığı noktasına geldi. Bunun sonucunda bundan rahatsız olan ve bunun onlara mutluluk vermediğini savunan bir ekip oluştu. Bu ekip, hedonist, narsist, bencil tanımların insanı nefsi emmarenin kulu ve kölesi olarak gördükçe bir şey yapılması ve bunun bir karşılığının olması lazım diye düşündü. İşte Mevlana ve İbn Arabi’nin söyledikleri hedonist, narsist insanlara karşı ilaç gibi geldi. Ali Rıza Bayzan’ın Terapistin Sufi Olursa diye bir kitabı var. Orada nefsin kibir, haset, hırs gibi yönlerinin aslında narsistliğin vasıfları olduğunu tespit etmiş. Daha doğrusu Amerikan Psikiyatri Topluluğu’nun bir el kitabı varmış ve o el kitabında bu bahsettiğimiz övünme, böbürlenme, kibir, ucub gibi konuların narsisizmin vasıfları olduğunu tespit etmişler. Bunların hepsini Gazalî bize sayıyor hatta bir de tedavi yollarını da söylüyor. Dolayısıyla bunları gören Batılılar, “Bizim bu hedonizmden, narsisizmden kurtulmamız lazım. Çocuklarımız, insanlarımız yanılıyor.” diye farkına varanlar Mevlana’yı, İbn Arabi’yi okumaya başlıyorlar. Daha önce de Transandantal Meditasyon Merkezleri üzerinden Hint ve Yunan kültürüne yönelmişlerdi.

Artık insanda bir ruh olduğunun farkında vardılar. 30’lu yıllardan itibaren ruh diye bir şey olduğu yeniden kabul edilmeye başlandı. Ama hala bazı psikiyatrlar insandaki ruhî hastalıkların ve depresyonun salgılanan bazı hormonların eksikliği veya fazlalığından kaynaklandığını yani maddî olduğunu söylüyorlar. Fakat bazı psikologlar kısmen ruh diye bir şeyin varlığını, insanın bizim göremediğimiz bir tarafı olduğunu ve bunun insanı yönettiğini kabul ediyorlar.

Modern dünyada popülerleşmeye başlayan tasavvuf/sufizm algısı ve yoga, meditasyon gibi yöntemlerin tasavvufla bağdaştırılması hakkında neler söylemek istersiniz?

İslâm’ın ve tasavvufun temeli tevhiddir; Allah’ın varlığı ve birliği ilkesidir. Meditasyon kısmını yeterli görmek, bu ilkeyi devre dışı bırakarak belli argümanlarından yararlanma şeklindedir. Sıkıntı da tam buradadır. İslâm’ın bütüncül yapısına zarar vermeden bunu yapmak gerekmektedir. Müteşerri’ tasavvuf da bunu önceleyen bir tasavvuftur. Orada batınî düşünce, aklın da şeriatın da önüne geçmez. İnsanın aldığı ilhamlar şeriatla, Kur’an ve Sünnetle çatışıyorsa onlar merduddur. Bu işin kriterleri vardır ve bu kriterlerle birlikte öğrenilmeli, yaşanılmalıdır. Meditasyonla tasavvufu birleştirmek isteyenler, metafizik algıyla bunu yönetmeye çalışıyorlar ve sonucu çok iyi noktalara gitmiyor.

Tabir-i caizse İslâm’sız tasavvuf diye bir şey ortaya çıkıyor sanki.

Batı’da bu tür “Nakşibendiyiz non-müslims”, “Mevleviyiz non-müslims” gibi Müslüman olmayan Nakşibendiler, Müslüman olmayan Mevleviler gibi siteler var. Bu tür insanlar Müslüman olmamak şartıyla biz nakşiyiz diyerek hafî zikir yapıyor veya Mevlana’yı okuyup anlayabileceğini söylüyor. Hâlbuki iman dediğimizde Allah’ın varlığını ve birliğini, peygamberin hak oluşu noktasını görmezden geldiğimiz zaman en temel değeri kaybetmiş oluyorsunuz ve savrulmalar başlıyor. Mevlana’nın pergel metaforu bu hâli çok güzel anlatır. Pergelin bir ucunu sabit tutarsanız öbürünü istediğiniz kadar açabilirsiniz. Pergelin sabit ayağı şeriattır, Kur’an’dır, Sünnettir. Oraya bastınız mı pergelin diğer ayağını istediğiniz kadar açabilirsiniz.

Geleneksel tasavvuf esasları içerisinde kendinize en yakın, en zor ve en kolay geleni hangisidir?

Bu konuda bir şey söylemem zor olur. Bunlarla ilgili bir şey söylediğim zaman sanki hepsini denemiş ve bunlarla ilgili bir şeyler yapmış gibi hissederim. Var oluşlarını, gelişmelerini, yayılışlarını biliyorum ama mesela hiç Mevlevî olmadım. Nakşibendiliği az çok tanımışlığımız vardır fakat onun da içine giremedik. Bi’t-tecrübe sabittir diyebilecek konumda değiliz ama tatmadan, kavanozun dışından da olsa bir malumatımız var. Kavanozlar güzel görünüyor ama herhâlde tatları farklıdır.

İnsanların karakter yapılarına göre tarikatların her biri herkese güzel geliyor veya gelmiyor. Mesela dışadönük, hoplayan, zıplayan bir adamı getirip Nakşibendî yapacak olsanız, bu olmaz. Ya da tam tersi çok kapalı, içedönük bir adamı getirdiniz Kadirî, Halvetî yaptınız, bu da olmaz. Tarikatlar zaten insanların meşreplerine uygun oluşmuştur. İnsan şeyhine veya yoluna bakınca “tam benim istediğim gibi” diyorsa o zaman bir anlamı olur. Bizim dışarıdan ayakkabı numarası gibi sizin ayağınıza bu olur deme şansımız yoktur. Ayağına giyecek veya bakacak ben buradan iyi koku alıyorum, bana iyi geliyor, buradan herhâlde nasibdâr olurum” demesi lazım diye düşünüyorum.

Tasavvuf ilmiyle günümüz gencinin ilişkisi sizce nasıl olmalıdır?

Önce bilgi boyutuyla olmalıdır. Gençlerimiz tasavvufa olan ilgiyi, gönüllerindeki muhabbeti önce bilgi boyutuyla buluşturmalıdır. Tasavvufa dair İlahiyat Fakültesi öğrencileri için söyleyebileceğimiz, tasavvuf müelliflerinin yazdığı çok güzel eserler var: Gazali’nin İhya’sı, Serrac’ın el-Lüma’sı, Kuşeyrî’nin Risale’si, Mevlana’nın Mesnevi’si. Ama Mesnevi’yi şerhleriyle beraber okumak lazım. Bu tür eserler insana ufuk verir ve tasavvufa olan muhabbeti bilgi ve duygu düzeyine yükseltir. Ondan sonra birtakım zuhuratlar olur. Tasavvufun içine girme, tatma meselesini biraz daha ruhî tecrübeye bırakıyorum. İnsanlar kendi ihtiyaçları ve yönelişleri üzerine bunu yapabilirler. Fakat önce bilgilenme boyutunu daha çok önemsiyorum.

Öğretim sürecinizde üniversiteli talebelerde gördüğünüz en güzel haslet ve düzeltilmesi gereken en önemli haslet sizce nedir?

Bu manada bir gözlem yapmadım ama genelde İlahiyat ve İslâmî İlimler Fakültesi öğrencilerimizin bir dînî hassasiyeti olduğunu görüyorum. Bundan da mutlu oluyorum fakat doğrusu gönlümüz bu dînî hassasiyetin gündelik hayata da yansıyan boyutta olmasını istiyor. Son yıllardaki sekülerleşme biraz da olsa hepimizde var. Dışarıda hava soğuyunca evin içi de soğuyor.

Şimdi çok fakülte açıldı, çok sayıda öğrenci var. Bunlara rağmen İlahiyat Fakülteleri’nde bir dînî hassasiyet var. Özellikle bizim Sabahattin Zaim’deki kız ve erkek öğrencileri bu konuda çok iyi görüyorum.

Bugünün genci olsaydınız kendinizi yetiştirme, geliştirme, muhafaza etme noktasında nasıl bir yol takip ederdiniz?

Bugünün gençlerinin en büyük sıkıntısı “yalnızlaşma” diye düşünüyorum. Bu, sosyal medyanın ve son iki yıllık sürecin bize kurduğu bir tuzak gibi. Hepimiz sanal arkadaşlarla, sanal haberlerle vaktimizin çoğunu orada geçiriyoruz. Hâlbuki insanı daha duygusal yapan dînî bilgisini ve hassasiyetini yükselten bulunduğu ortamdır; arkadaş ortamı, ders halkalarıdır. Bu bakımdan İstanbul’da olanlar çok şanslıdır. Takip edebilecekleri, fakülte kadar birikim alabilecekleri ders halkaları vardır.

Gençlere düzenli yaşamalarını ve zamanı iyi kullanmalarını tavsiye ederim. Bir defa mutlaka hedefleri olsun. Hedeflerin adı bugünden konulmalı ve ona ulaşmak için yapılacak iş adım adım belli olmalıdır. Bu, başarıya götüren en önemli şeylerden biridir. “Planlanmamış zaman, mîrî arazi gibidir.” diye bir söz vardır. Yani insanların gidip işgal edip üzerine bina yaptıkları tapusuz devlet arazisi gibidir. Sizin zamanınız planlanmamışsa başkaları tarafından işgale uğrayabilir. Bunun için zamanınızı iyi planlamak, yeri geldiğinde de “benim zamanımdan lütfen çalmayın” diyebilmek gereklidir. Arkadaşlarla oturup konuşmaya, ülke ve dünya hayatıyla ilgili bir şeyleri paylaşmaya da kesinlikle ihtiyaç vardır. İş malayaniye dönüşmedikçe hâlleşmek ve dertleşmek de bir ihtiyaçtır.

Vakti yönetebilmek önemlidir. Mesela şu saatler arasında mesajlarıma bakacağım gibi kurallar koymak lazım. Sosyal medyadan beslendiğimiz için yalnızlaştığımızı da fark edemiyoruz. Fakat hiçbir şey göz teması gibi değildir. Göz teması insan için en olmazsa olmaz şeydir. Öğretmenlik yapan bir öğrencimiz var ve pandemiden sonra derse girdiğinde şunu söyledi: “Hocam, öğrencilerin göz temasını unuttuğunu fark ettim.” Bu gerçekten önemli bir şeydir. Laf göze verilir. Siz yine kısmen geçtiniz bu süreci ama 8-10 yaşında pandemiyi yaşayan çocuklar bu bağımlılığa yakalandı. Allah muhafaza etsin.

“Dünyadan el etek çekmek, zahidâne bir hayat yaşamak” olarak ifade edilen tasavvufu toplum, aile ve iş hayatı düşünüldüğünde günümüz insanı nasıl anlayabilir ve pratiğe nasıl dökülebilir?

Bunun en güzel tanımı “halvet-der-encümen” kavramıyla yapılmış. Yani “el kârda, gönül yarda”, kalbiniz Allah ile meşgul ama elinizde işiniz var, aşınız var. Dindeki ibadetten, tasavvuftaki zikirden maksat da odur. Biz Rabbimizle ilgimiz kopmasın diye namaz kılıyoruz. Zikir de bunu sağlamak için yapılıyor. Dolayısıyla tasavvufun nihaî hedefi kalabalıklar içinde Hakk ile beraber olmayı sağlamaktır. Ayette de buyrulduğu gibi: “Ticaretin de satımın da kendilerini Allah’ı anmaktan, namazı hakkıyla kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoymadığı…”1 Tasavvuftaki yalnızlık vs. hepsi buna alıştırmak içindir. Tasavvufta sürekli yalnızlık yoktur. Amaç, o temrini/alıştırmayı gerçekleştirip nihaî olarak o noktaya erişmektir.

Ramazan’ı güzel geçirmenin en önemli üç kriteri sizce nedir?

Ramazan, Kur’an ayıdır. O bakımdan Ramazan, oruç, Kur’ân ve imsak yani ağıza fermuar çekmek, yemek ve konuşmayı da belli oranda sistematize ederek gerçekleştirmek “leallekum tettekûn”a bizi daha iyi götürecek bir hazırlık safhasıdır. Ramazan’da Kur’an-ı Kerîm’i baştan sona hatmetmek çok güzeldir ama olabilirse İslâmî İlimler öğrencilerimizin mealiyle birlikte hatmetmelerini tavsiye ederim. Mealli hatim bir grup hâlinde olabilir, münferit de olabilir.

Ramazan’da yoğun bir ibadet atmosferi var. İslâm’ın beş temel esası var ki bunların beşinin de Ramazan’da sayıları artarak devreye giriyor. Namaz, normalde kırk rekât iken, yüzde elli zam geliyor, altmışa çıkıyor. Oruç, sadece Ramazan’da var. Hac yok ama hacdan sonra en etkili ibadet olan umre var. Zekatın Ramazan’da verilmesi şart değil ama Müslümanlar öyle bir gelenek oluşturmuşlar ki Ramazan sebebiyle alacakları prim artınca herkes zekatını Ramazan’da veriyor. Bir de sadece Ramazan’a mahsus sadaka-i fıtır var. Kelime-i Şehadet veya Kelime-i Tevhîd, en çok Ramazan’da tekrarlanmalı, zikir hâlinde söylenmeli. Baktığınız zaman bu beş temel İslâm esasının en çok Ramazan’da ve hep “leallekum tettekûn”a yönelik olduğu anlaşılıyor.

O zaman bizler Ramazan’da “leallekum tettekûn” sonucunu elde etmek için olabildiğince teravih namazına devam edebilmeli, Kur’an-ı Kerim okumayı önemsemeli, kelime-i tevhid zikrini ve tesbihatı çoğaltmalıyız diye düşünüyorum.

Ramazan denilince akla ilk oruç geliyor. Fakat Ramazan, aynı zamanda Kur’an ayıdır. Kur’an ve oruç arasında sizce nasıl bir bağlantı vardır?

Oruçta imsak vardır. İmsak ise ağzı mühürlemek demektir. İlk olarak yemekten mühürlemek anlaşılıyor ama yemekle beraber Gazalî’nin İhya’da anlattığı avâmın, havâssın ve ehassü’l-havâssın oruçları da var. Havâssın orucu farzların dışında, gözüne, kulağına, eline, ayağına, dudağına, organlarına da oruç tutturmaktır. Ehassü’l-havâssın orucu ise kalbe Allah’tan başka bir şey getirmemek üzere, kalbe oruç tutturmaktır; tamamen kalbini Hakk’a rekzetmek, O’na merkez hâline getirmektir. Dolayısıyla oruçla Kur’an, Kur’an’la oruç ve Ramazan arasında bu manada güzel bir bağlantı vardır.

Kur’an-ı Kerim okudukça insanın gönlünde bir halâvet oluşuyor. Oruçtan, ibadetten haz alıyorsunuz ve “Ben bugün Ramazan’dayım, oruçluyum.” bunu hissediyorsunuz. Hele ikindiden sonra veya sabah namazından sonra Kur’an okuyorsanız ve o gün oruçluysanız Ramazan iklimini dolu dolu yaşıyorsunuz.

Orucun en önemli şeylerinden birisi de insana ihsanı yaşatmasıdır. Yani Allah’ı görüyormuşçasına kul olmak. Diğer ibadetlerin her birinin ihsandan nasip alması zordur ama oruç için bu mümkündür. Çünkü oruç insanların görmediği yerde yapılamayacak bir şeydir. Mesela namazı “İnsanlar görsün diye kıldım.” diyebilirsiniz. Fakat “İnsanlar görsün diye ben oruçluyum.” diyemezsiniz. Bir de “Samed” sıfatını yaşayarak Allah’ın ahlâkıyla ahlaklanmanın tezahürünü hayatınıza geçirmiş oluyorsunuz.  Samed sıfatı, Allah’ın hiç kimseye muhtaç olmaması, herkesin O’na muhtaç olması demektir. Oruçta da siz on altı saat boyunca hiçbir şeye muhtaç olmadığınızı sadece O’na muhtaç olduğunuzu doğal hâliyle yaşıyorsunuz.

Başucu eserim dediğiniz bir kitap?

Safahat’ı çok severim. Bir de Mesnevî.

Okumayı vird edindiğiniz bir sure, bir dua ya da bir tesbihat?

Haftada bir Yasin, Fetih, Vakıa, Mülk ve Nebe Sureleri.

Tarihin hangi döneminde yaşamak isterdiniz?

Asrı Saadet’te veya Osmanlı’nın Fatih dönemi gibi bir döneminde.

Bir fırsatınız olsa hangi sufî ile arkadaş olmak isterdiniz?

Aziz Mahmud Hüdayi.

Gençlik heyecanı mı, olgunluğun verdiği bilgelik mi?

Her ikisinin yeri ayrı ama tecrübe daha iyidir.

Hissetmeyi en sevdiğiniz duygu hangisi?

İbadetlerdeki huşu.

Ruhunuzu yansıtan renk nedir?

Fıstıkî yeşil.

Söyleşi: Ümmü Gülsüm Yeşil

Hüma Dergisi, Sayı:15

Yayın Tarihi: 20 Haziran 2022 Pazartesi 17:00
YORUM EKLE

banner19

banner36