Hasan Aycın: “Gelecek nesiller gözümüzün aydınlığıdır bizim. Umutlarımızı onlar çoğaltır.”

"Bizim eserlerimizin tamlığı kısıtlılığındadır. Çünkü biz kendimiz kısıtlıyız. Ve bizim eserlerimiz baki değildir. Geçicidir. Fanidir. Çünkü biz kendimiz faniyiz. Geçiciyiz. Başka türlüsü de mümkün değildir. E o zaman eserlerimizin tamlığı, eserlerimizin güzelliği ve olgunluğu bence eksikliğinde ve bize göre oluşunda aranmalıdır." Eren Buğdaycı'nın söyleşisi.

Hasan Aycın: “Gelecek nesiller gözümüzün aydınlığıdır bizim. Umutlarımızı onlar çoğaltır.”

Şubat 1978’de Yenidevir Gazetesi'nde yayımlanan ilk çizginiz sanat yolculunuzun da başlangıç adımıydı bir bakıma. Geldiğimiz noktada aradan geçen kırk dört yıl var. Ki sanat hayatı için oldukça ciddi bir süre. Bu süreçte sizi motive eden şey neydi de hiç vazgeçmediniz çizmekten?

Yani başta sorulsaydı, kırk dört yıl önce karşıma çıksaydı bu soru cevap vermek daha zor olabilirdi. Kırık dört yıl sonra işte nasıl olduysa öyle oldu. Hesap kitap yapmadan bugünlere kadar geldik. Kısmetmiş diyelim. Nasipmiş diyelim.

Edinilen tecrübeler, arkadaşlıklar, anılar, acılar, kırgınlıklar, kızgınlıklar, kaygılar, onca hayal kırıklığı belki de… Şimdiden geriye baktığınızda kırk dört yıllık uzun yolculuktan ne kaldı geriye? Başınıza gelen onca şey neydi?

Hayat… Hayat, sınavdır. Sırlı bir sınavdır. Sır, yaşayınca çözülüyor ve anlaşılıyor. Yaşandı, oldu, bitti. Elbette bütün yaşanmışlıklarda olduğu gibi benim hayatımda da kırgınlıklar, kaygılar, acılar hatta zaman zaman kızgınlıklar oldu. Geride kaldı ama. Yani tüm bunların bana ne kazandırdığı işte bugünkü sonuç olarak ifade edebileceğimdir. Geldiğim, durduğum yerdir. Hâlâ hayata nasıl baktığımla ilgili bir olaydır diye düşünüyorum. 

Kendinize dönüp “Yaşadığım bu çağın bunca acısına niçin şahit oldum ve oluyorum?” diye sorduğunuzda nasıl cevaplıyorsunuz?

İnsanız tabi… Zaman zaman sormuyor değilim. Soruyorum. Fakat peşinen iyi ki Müslüman’ım diyebiliyorum. Yani bu imkânım var. Çok şükür… Müslüman olmasaydım katlanması zor bir hayat olduğunu düşünüyorum. Müslüman olmamız kolaylaştırıyor bu zorluğu. Yani buranın basit bir temsil olduğunu, asıl gerçek hayatın ahirette olduğunu biliyor isek, buna inanıyor isek o zaman kolaylaşıyor. Ve sorunuzun cevabı olarak da bunu anlamış oluyorum sonunda. Tecrübeler sonrasında… Bu beni rahatlatıyor tabi.

Kosmos filminde “Her şeyin kendine ait bir yeri var. Her şey kendi yerini bulduğunda huzura kavuşuyor,” gibisinden bir replik geçiyordu. Şüphesiz insanın da ait olduğu bir yer var. Huzura kavuşacağı... Fakat belli ki burası orası değil. Peki niyedir güneşin altındaki bu huzursuzluğumuz, uyumsuzluğumuz, bir türlü kurtulamadığımız yerini yadırgama halimiz? İnsanoğlunun yeri neresi?

Geldiği yer… Tek cümleyle. Biz Müslümanız ve geldiğimiz yerin cennet olduğunu biliyoruz. Öyle inanıyoruz. Biliyoruz çünkü bize öyle bildirildi. İnanıyoruz çünkü Müslümanız. Ben şunun bilincindeyim. Biz dünyadan cennete gelmedik. Cennetten dünyaya geldik. Asıl huzur bulacağımız yer tekrar geldiğimiz yere vardığımızda olacaktır. Kazasız belasız bu dünya yolculuğumuzu tamamladığımızda ve adrese ulaştığımızda huzuru da asıl orada bulacağız. Gerçek huzur orada çünkü.

İnsanın özlemi var mıdır geldiği yere?

 Olmaz mı? İçimizde bir ses vardır aslında. Eğer kulak kesilirsek duyarız; o ses cennetin çağrısıdır. Boşuna mı dönüp dönüp geriye bakıyoruz. Bütün insanlığın böyle bir şeyi vardır. Geçmişine, geldiği yere hep özlemi vardır. Bence o cennete duyulan hasrettir. Onun hasretidir.

Geçmişe olan özlem şu ana ilişkin bir kaygıyı da doğurmaz mı peki?

Doğurur. Doğurur ve şu anı yadırgarız. Şükür ki yadırgarız. Yadırgamasaydık burada kalmayı, buraya yerleşmeyi, buradan çıkmamayı seçebilirdik. Bu zaten fıtraten de mümkün değil. Fakat insanoğlu bunun denemelerini yaptı. Hikâyenin bütününe baktığımızda, ab-ı hayatı burada aradılar; burada kalıcı olmayı denediler. İnsanlar heykellerini niye yaptırırlar? Niye dikerler? Niye birilerinin eserleri ve izleri uzun yıllar silinmesin diye çaba gösterirler? Neden geçici olan bir yerde kalıcı olmak isterler? Sanıyorum bundandır.

Peki insanın içinde geldiği yere duyduğu bir özlem var ise neden bir yandan burada kalıcı olmak için bu kadar çabalar, uğraşır?

O çağrıdan uzaklaştığı için. Buradaki tuzağı yurt gibi gördüğü için… Görmek istediğinde bu yanlışı yapıyor sanırım. Yapmış da zaten. Bunun felsefesini yapanlar da çok. Ama baktığımızda Allah bize Kur’an’da her şeyi bildiriyor. Burada niçin olduğumuzu, buraya nereden geldiğimizi, bizden öncekilerin haberlerini… Üstelik de peygamberler üzerinden... Onlar ve etrafındaki insanların ahvaliyle ilgili olarak bize geçmişin haberlerini veriyor. Biz de bunlara inandığımız için Müslümanız zaten. Aynı zamanda bize gideceğimiz yerin de haberlerini veriyor. Ya cennet ya cehennem... Başka bir seçenek yok. Eğer başka bir seçenek olsaydı şunu yapabilirdik mesela. Madem cennete gidemiyoruz öyleyse cehennemin dışında bir yer daha var oraya gidelim. Bunu diyebilirdik. Fakat böyle bir seçenek yok.

Üzerimizden atamadığımız bir yeryüzü acemiliğimiz var. Bunca kadim anlatıya, bunca insanlık birikimine, hatta bunca acıya rağmen… Niye böyle bir yük var sırtımızda?

Bir kere şöyle bir şey var. Yeryüzü gerçeği kadim bir gerçek, evet. Ama doğumumuzla başlayan ve öncekilerin haberlerini hazır bulduğumuz kayıplar, acılar, umutlar, huzurlar, huzursuzluklar ne varsa geçmişin bütün haberlerini tevarüs ettiğimiz sonra bunlar eşliğinde kendi tecrübemizi yaşadığımız bir vakıadır. Sahnede yerimizi aldığımızda ister istemez yorgunlukları ve bezginlikleri hazır buluyoruz. Oysa biz kendi tecrübemizi en nihayetinde kendi doğum tarihimizle başlatabiliriz. Ömrümüz de çok kısa. Ve ne kadar olduğunu da bilmiyoruz üstelik. Hiç kimse ömrünün ne kadar olacağını bilmiyor. Bu gerçeklik içerisinde ya yetişemezsem ya gerçekleştiremezsem ya yapamazsam ya edemezsem telaşı aslında çok görünür olmasa da vakıa olarak var. Bunu tecrübemizle öğreniyoruz. Sonuçta yaşarken çok ölçüp tartamıyoruz. Hayrı şerden, hakkı batıldan ayırmakta zorlanıyoruz. Hatta en zorlandığımız yer de tam olarak burası. Kolayına kaçtığımız zaman hayrımıza olmayanı seçiyoruz. E çünkü o peşin, günübirlik, hayatın içinde ve burada olup biten bir şey. Hayatın sonrasında olan ise vaattir. Allah’ın vaadidir. Ödüldür. O ise hayattan sonradır. Onun karşılıkları da bugün peşinen değiştirdiğimiz sonuçlar olmayabilir. Belki de biraz da bundandır. Yorgunluk, acemilik vesaire… Evet bunların hepsi var. Hayatımızda hepsini yaşıyoruz. Ve hatta insanoğlu bunları gidermek, onarmak, tedavi etmek için birtakım tecrübeler biriktirdiler. Disiplinler geliştirdiler. Birçok insan bugün manevi destek alarak, terapiler görerek hayatını sürüklemeye çalışıyor. Ama baş edilebilir bir şey değil. Çünkü gittikçe ihtiyaç artıyor. Gittikçe çoğalıyor. Daha da içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Acemiliğimiz tersine daha artıyor gibi. Bu sanki bizi çeken, bizi motive eden, bizi kendine çağıran ilahi bir ikaz ve davet… Onlardan sakındıkça, onlara kendimizi kapattıkça gömüldüğümüz yorgunluklar, acemilikler hatta garabet durumlar alıp başını gidiyor. Tabi içinden çıkılmaz bir durum olarak…        

Platon’un aktardığı şekliyle Sokrates baldıran zehrini içmeden evvel sevenleriyle, öğrencileriyle, dönemin ekâbir takımıyla görüşüyor. Bir ara bilginlerden biri olan Kriton’la konuşurken ona “Kriton, dostum. Unutma ki bilmek, ruhu yüceltir.” diyor. Sizce bilmek, daha doğrusu bilmenin peşinde olmak, o arayış hali nereye götürür insanı? Kendini alıkoyamayıp, dönüp dolaşıp çarptığı bilme çabası onu peşine düştüğü şeye, hakikate ulaştırabilir mi mesela?

 Bir kere Sokrat örneğinden önce şunu belirtmek lazım. Biz bilen biri olarak geldik yeryüzüne. Bilmeyen biri olarak gelmedik. İnsanın bilgisi cennette sınandı.

Nasıl ve ne şekilde?

Hz. Adem üzerinden. Allah muhatap alıp sorular sordu ve o sorulan soruların hepsine cevap verdi cennette Hz. Adem. Biz Allah’ın verdiği haberlerden bunun böyle olduğunu biliyor ve buna inanıyoruz. Yani insan, varlık olarak bilen biriydi. Ona bilgi verilmişti zaten. Biz o verili bilginin eşliğinde bu dünya serüvenini tecrübe etmeye başladık. Ve o bilgi bize hep ışık tuttu. Şu sıralar birilerinin çıkıp “Adem cahildi,” demesi gibi değildi olay. Biz bilginin ışığında yol aldık ve dolayısıyla bilgimiz arttı. Arttıkça da bugünlere geldik. Doğru bilgi, yanlış bilgi birbirine karıştı hatta. Zaman zaman yanlış bilginin peşinde koştuk insanlar olarak. Belki de en şiddetli savrulmaların yaşandığı bir çağda yaşıyoruz şimdi. Tam böyle bir çağa denk bizim kendi hayat hikâyemiz. En azından kendi adıma böyle bir şey söyleyebilirim. Tam da her şeyin birbirine karıştığı ve içinden çıkılmaz bir hal aldığı bir bilgi çöplüğünün içinde kaldık.

Bu bilgi çöplüğüne ve karmaşıklığa sebep olan şey neydi?

Öncelikle Hz. Adem’den bize kadar gelen bir insanlık hikayesi var. Dolayısıyla bir kişiyle başlayan insanlık hikâyesi bugün yeryüzünde milyarlara bâliğ oldu. Ama geçen zaman içerisinde bugüne kadar kaç milyar, kaç trilyon ya da ne kadar insan gelip geçmişse bunlar hep bir iz bıraktılar. Tecrübe bıraktılar. Hepsi bugünlere gelip yığıldı. Biz onları tevarüs etmiş olarak geldik dünyaya. Düşünsenize bugün dünyada bütün dillerle üretim yapılıyor. Sanat, edebiyat, düşünce eserleri, kültür… Üretiliyor. Bütün dillerde üretiliyor ve hepsi kayıtlara geçiyor. Süreli veya süresiz yayınlar halinde... Kitaplar halinde basılıp çoğaltılıyor. Her gün bu yığıntı yükseliyor. Ben buna ahir zaman çöplüğü diyorum. Biz bu çöplüğün içerisindeki hakikat incisini bulup çıkarmakla yükümlü buluyoruz kendimizi. Çünkü peşinde olduğumuz şey hakikat. Hakikatin bilgisi… Geçmişin bütün tecrübeleriyle boğuşup cebelleşerek bunu çıkartmaya çalışıyoruz. Bulabilenler çıkartacaklar. Sokrat’ın tabiriyle ruhumuzu yüceltecek bir şey varsa o da bu uğraştır. Ruhun yücelmesi buradadır. Bulmak ödül olacaktır. Biz zaten yitiğimizi arayışımızı sürdürüyoruz. Yani daha önceden sahip olduğumuz bir yitiğimizi arıyoruz. Bugün hayatın içinden baktığımız zaman cennetimize bile “yitik cennet” diyoruz. Aslında biz biraz da kendimizi cennetin yitiği olarak görmeliyiz. Oradaydık çünkü. Oradan geldik. Tekrar dönebilirsek bilgimiz, daha doğrusu bilme çabamız bizi oraya ulaştırırsa biz doğru bilginin üzerinde olmuş olacağız. Asıl yücelme de budur. Yol yanlışa çıkarsa, yani bilgileri doğrultusunda yol alan bir insan sonunda uçuruma düşmüşse bir yücelmeden bahsedemeyiz.

Bu uğraştan, bu çabadan niye kendinizi mesul hissediyorsunuz? Niçin böyle bir rol biçiyorsunuz ki kendinize?

Uğraşımız bizim çabamızdır. Bizim eylemimizdir. Yani ona sahip çıkmayacaksak neye sahip çıkacağız? Yaptığımız ne varsa… Eylem olarak, çaba olarak, uğraş olarak yaptığımız ne varsa onun arkasında bizim bütün donanımımız vardır. Bilgimiz vardır. Birikimimiz vardır. Tecrübelerimiz vardır. Tevarüs ettiğimiz ne varsa onlar vardır. Motivasyon kaynağımız da onlardır. Onlarla bir şey yaparız. Onlar sonucunda yaptığımız şeyler önemsiz midir? Onları önemsiz mi sayacağız? Öyleyse önemli olan nedir? Ben çizgi çiziyorsam çizdiğim çizgiyi önemsiyorumdur da. Bunca yıl sonra ve hâlâ kakara kikiri, şöyle böyle şeyler yapmamaya özen gösteriyorsam, yaptığıma önem veriyorsam bunun içindir. Bu da beni ayrıca motive ediyor tabi. Daha iyisini yapabilir miyim dürtüsü, itkisi beni motive diyor. “Çok güzel yaptım, artık tamam” deseydim… Tam kırk dört yıl önce bunu demiş olsaydım tam o an benim işim biterdi. Çabam biterdi. Enerjim biterdi. Nasıl sürdürebilirdim ki? Ayrıca kimse de yaptığım şeyle ilgilenmezdi. Hem niye ilgilensinler ki… Adam aynı şeyi yapıyor, aynı şeyleri söylüyor der geçerledi. Merdivenin basamakları gibi… Kaçıncı basamakta olduğumu bilmiyorum. Ama derdim bir sonraki basamaksa o merdiven beni bir yere taşıyordur zaten. Çalışmalarımı, çabalarımı da böyle okumaya çalışıyorum kendi adıma.

Bu tam olmadı hissi bir ömür devam eden bir şey galiba…

Ve hiç de tam olmayacaktır aslında. Yani oldu dediğim, tamam bu çizgi benim için bitmiştir dediğim zaman imzamı atarım. Artık onun eksik tarafları, şöyle çizseydim ya da böyle yapsaydım diyeceğim tarafları zamanla kendini gösterir bana. E o şeyleri bir sonraki çizgide gidermeye çalışırım. Eğer eksik varlık isek -ki insanız- bizim çabalarımızın tamlığı da aslında eksikliğindedir. Çünkü kendimiz eksiğiz. Çünkü bizim eserlerimizin tamlığı kısıtlılığındadır. Çünkü biz kendimiz kısıtlıyız. Ve bizim eserlerimiz baki değildir. Geçicidir. Fanidir. Çünkü biz kendimiz faniyiz. Geçiciyiz. Başka türlüsü de mümkün değildir. E o zaman eserlerimizin tamlığı, eserlerimizin güzelliği ve olgunluğu bence eksikliğinde ve bize göre oluşunda aranmalıdır.

Yani asıl sır asla tamamlanmayacak olan o yarım kalmışlıkta...

Yarım kalmışlıkta tabi ki. O sırrı hiçbir zaman çözemeyeceğiz de…

Sona ermeyecek olan bir eksiklik…

Ermez… İnsanız…       

Belki de iyi ki ermiyordur…

Çok şükür.

Yine yakın zamanda Yunus Emre divanından derleme bir eser koyduğunuz ortaya. Eserlerinizde ve konuşmalarınızda da Yunus Emre’nin etkisini oldukça yoğun görüyoruz. Yunus Emre, Feridüddin Attâr, Niyazi Mısri, Mevlana, Fuzuli… Bu isimlerin sizdeki karşılığı nedir? Niçin Dostoyevski, Balzac, Charles Dickens gibi isimlerde değil de onların söylediklerinde arıyorsunuz peşine düştüğünüz şeyi?

Herkesin kişisel tecrübesiyle bildiği basit bir kural vardır: Yürüdüğünüz yol gideceğiniz yere varıyorsa doğru yoldur. Misal, kimse Mekke’ye gitmek için Moskova’ya Pekine ne bileyim Newyork’a giden yola düşmez. Şimdi bir yoldaysanız başka bir yolda olanlardan, başka bir istikamete yol alanlardan kılavuzluk beklemezsiniz. Onların enformasyonu, yardımları, destekleri ne işinize yarar ki? Çünkü başka bir yoldadırlar. Ama sizinle aynı yolda ve aynı istikamette olanlar varsa -yani geçmişin bahsini ettiğiniz isimleri gibi- onların izleri size yardımcı olur. Onların o yolculuktaki tecrübeleri size yardımcı olur. Yaşadıkları sıkıntılar size yardımcı olur. Çözdükleri meseleler ve problemler size yardımcı olur ki o yüzden bu isimler yüzlerce yıl önce yaşamış olmalarına rağmen hâlâ unutulmamış ve aynı yolda olanlara kılavuz olmuşlardır. Yolculuklarını kolaylaştıran öncüler olmuşlardır. Ben böyle bakıyorum. Kendi yolumda olan, bu yolda olan öncülerdir onlar…

Aslında insanlık hep aynı şeyler etrafında dönüp duruyor gibi geliyor bana. Yazanlar, çizenler, konuşanlar hep aynı şeylerden bahsediyorlar sanki. Aşk, umut, acı, hüzün, özlem, kıskançlık… İnsanlığın evrensel ve temel meseleleri belli ve oldukça da az diye düşünüyorum. Dünya tarihinin parlak kafaları da o büyük eserlerinde hep insanlığın o temel ve evrensel meselelerini ele alıp işliyorlar. Siz o evrensel ve temel meseleleri Batılı parlak kafaların ele alış şekline değil de bu coğrafyanın parlak kafalarının ele alış ve işleyişine odaklanıyorsunuz. Neden?

Misal aşk… Aşk aslında insani hallerden bir haldir. Dolayısıyla bütün insanlığı ilgilendiren bir yanı vardır. Fakat bir aşk medeniyetinden söz edilecekse eğer, bunun Müslümanlar eliyle inşa edildiğini görebiliriz. En basit tabiriyle aşk, karşılıklı iki cins arasında yaşanır. Kuran’ın bizlere verdiği haberler üzerinden gittiğimiz zaman -kendi adıma diyorum- o haberlerde bizim için Allah’ın seçtiği isimler vardır. Öncelikli olarak bu isimlerin öne çıkan bir tarafı vardır. Hz. Adem’den bahsederken, Hz. İbrahim’den bahsederken yahut Hz. Musa’dan bahsederken… Bütün peygamberler Allah’ın seçtiği isimlerdir. Onların haberleri verilirken bir taraftan da onların aşklarından da bahsedilir. Mesela Hz. Havva’nın yaratılışını Allah’ın haber verişi vardır. Ona ünsiyet edici bir eş yaratır. Ünsiyet edici, muaşeret edici, yalnızlığını giderici, neşe verici olarak yaratır Allah onu. Hz. Havva annemizin konumu ve pozisyonu budur. İnsanlık olarak yaşayageldiğimiz dünyaya ayrı ayrı köşelerinden ayak basarlar. Sonra destanları aşan bir arayışla -ki yüzlerce yıl sürdüğü söylenir- birbirini ararlar; kavuştukları yere o gün bugündür Arafat -buluşma, bilişme yeri- denir. İnsanoğlunun muhteşem yeryüzü hikayesi böyle başlar işte. Hz. İbrahim olayına baktığımızda da Hz. İbrahim, Nemrut’un ateşinden çıktığında yanında hanımı vardır... Hz. Sâre annemiz… Birlikte uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkarlar. Filistin’e kadar gelirler. Yolda Hz. Hacer de katılır onlara. Mısır’da… Hacer’in kelime anlamı taştır. Taş demektir Hacer. Yani ismi olmayan bir kadın… Mısır’da o da katılıyor kendilerine. Şimdi kimdir bu isimsiz, öncesinin kim olduğunu bilmediğimiz insan? Neden orada bekler? Neden Hz. İbrahim’in yolu oraya düşer? Yani ben bugünden baktığım zaman evet Hz. Hacer orada beklemek zorundaydı. Çünkü kıyamete kadar gelecek olan soyu var onun. Biz yani… Biz bekliyoruz. Hz. Musa’nın olayına bakarsak Mısır’dan kaçışında yeryüzünde sığınacak bir yeri yoktu. Bir melce arar kendine, sığınak... Fakat sığınabilecek yer bulamaz yeryüzünde. Arkasında firavun ve muazzam ordusu... Akşam karanlığında Medyen denilen yere gelir, bir su kenarında durur. Orada bir haksızlık görür. Karanlıkta sıra bekleyen genç bir kız... Koyunlarını sulayamaz. Çobanlar fırsat vermezler. Hz. Musa gider ve müdahale eder. Hz. Musa’ya gıkını çıkaran olmaz. Kız her zamankinden erken gider evine. İhtiyar babası -ki zamanın peygamberi Hz. Şuayb aleyhisselamdır- sorar. Bugün erken geldin der. O da böyle biri geldi o yardım etti der. Babası git onu çağır der. Kız tekrar gider o su kenarına. Musa oradadır. Gidecek yeri yoktur... Çaresizdir... “Allah’ım, bana indireceğin her iyiliğe muhtacım!” diye dua etmektedir. Ve iyilik olarak o kız gelir. Peygamber kızı... Utanarak “Babam çağırıyor,” der. Sekiz on yıl sonra Hz. Musa Mısır’a dönerken artık hanımı, çocukları ve malları vardır yanında. Şimdi en güzel aşk hikâyelerini kim anlattı diye baktığımız zaman bir kere Yusuf suresinde Allah bir aşk hikâyesi anlatıyor. Orada güzel bir aşk hikâyesi anlatıyor Rabbimiz. Hem de en ince ayrıntılarına kadar. Ve çok bize göre bir hikâyedir üstelik. Peygamber üzerinden anlatılıyor ve Allah anlatıyor. Buradan baktığımız zaman Fuzuli bizim o destansı aşk hikâyemizi ne güzel anlatıyor değil mi? Leyla ile Mecnun… Hâlâ dillere destan... Fuzuli’nin burada payı yok mudur? Olmaz mı?! Yani ben bu kendimizden olanları hazır bulmuşum zaten. Niye sağda solda arayayım? Niye bunlar varken başkalarının peşine düşeyim? Ve üstelik de sözünü ettiğimiz bu hikâyeler, bu aşk hikâyeleri beni başka başka yerlere götürmüyor. Yani başka yollardaki hikâyeler değil bunlar. Beni gideceğim yerlere götürüyor.

Buna nasıl kanaat getiriyorsunuz peki? Götürdüğü yerin sizin istikametiniz olan yer olduğunu nasıl anlıyorsunuz?

Mecnun’la ilgili derler ki “Leyla, Leyla derken Mevla” demeye başladı… Yani bir kere şunu görüyorum, o hikâyenin beşeri yanı bittiğinde artık öbür eşiğe geçiyorsunuz. Sizi o eşiğe getiriyor. Ötesi artık insanüstü başka bir şey... Yani kul için Allah aşkının üstünde bir aşk olmaz... Ötesi olmaz... Bizi o eşiğe taşıyan aşklar vardır beşeri planda. İki karşı cins arasında olan da buna en müsait olandır. O yüzden buradan anlatılmıştır.

Biraz önce Hz. Havva için Hz. Adem’in yalnızlığını da giderdi dediniz…

Evet, Allah öyle söylüyor bize.

İnsan insanın yalnızlığını gidebilir mi? En nihayetinde kendisiyle baş başa kaldığında koyu bir yalnızlıkla karşılaşmaz mı insan?

Tecrübî olarak bildiğimiz bir şey var. Büyük kıtaller olmuşsa biz onlara savaş diyoruz. Küçüklerine cinayet... Peki, insanlar niçin birbirlerini öldürürler? Mesela anlaşamadıklarında uzaklaşsalardı birbirlerinden. Yani o yeryüzünün tenha olduğu zamanlarda arz genişti. Birbirlerinden uzak uzak yerlere gitselerdi misal.

Burada Habil ile Kabil örneğini anmak gerek belki de. Yeryüzü henüz bakir bir arazi iken iki kardeş…

Tabi ki. İlk örnek… İlk cinayet… Yani şuraya gelmek istiyorum. Her halükârda insan insanı arar. Çünkü hikâye insanın insanı aramasıyla başlıyor yeryüzünde. Yani Hz. Havva bir yerde Hz. Adem bambaşka bir yerde. Ve ikisinden başka insan yok. Yeryüzü alabildiğine bakir… Böylesi bir yeryüzünde birbirlerini arıyorlar. Ve gün geliyor buluşuyorlar. Demek ki affa mazhar oldular. Bir tepede buluştular. Bugün biz oraya Arafat diyoruz. Fakat Arafat diye adı konulmuş bir yer yok o sıralar. Dolayısıyla orası yeryüzünde ilk beşer lisanıyla isimlendirilmiş yerdir aynı zamanda. Hâlâ insanlar, yani onların çocukları dünyanın her tarafından akın ederek o buluşma yerine gelip o tepeye çıkıyorlar. Ve ilk anne babalarının buluşmalarını bir anlamda yâd ediyorlar. Yeryüzündeki hayat ilk olarak oradan şekilleniyor. Yeryüzü oradan isimlenmeye başlıyor... Hz. Adem’in çocukları birbirini öldürüyor. Şu ya da bu sebepten… Sonuçta kan dökülüyor ve artık yeryüzü sınavı başlıyor. Bir ayrışma yaşanıyor. Bu defa bir grup Kabil’in diğer grup Habil’in tarafını seçiyor. Bugünlere kadar gelen bir şey bu... Fakat bildiğimiz bir şey var. Şimdi bir mekânda buluşmuşsak oralardan buralardan geliyor ve tam da burada buluşuyoruz demektir. Niye buluşuyoruz peki? Niye insan insanı arıyor? Bu insanlar neden toplaşırlar da şehirler oluştururlar? O şehirleri birbirlerinin elinden almak için neden savaşırlar? Birbirlerini neden kırarlar? Ülkelerini almak yahut toprağın altındaki cevherleri, zenginlikleri, madenleri, petrolleri şunları bunları sömürmek için niye eşsiz cinayetler işlenir? Ve sürekli bu konularda strateji geliştirirler. Peki bütün bunlar olurken hâlâ insan insanı arar mı? Evet, insan insanı arar. Hatta evlenirler. Gelecekteki kendi soylarını arıyorlar çünkü. Kendi çocuklarını... Düşünsenize karşı iki cins bir zamanlar dünyada yokken gün geliyor biri dünyanın bir köşesinde diğeri başka bir köşesinde dünyaya geliyor. Sonra bunlar birbirlerini arayıp buluyorlar. Yani özel olarak biri diğerini mimleyip ben bunu bulacağım demiyor. Ama bir gün beraber olacağı insanı buluyor ve aileler oluşuyor. Yeni nesiller geliyor dünyaya. Peki neden çok severiz ki onları? Çünkü gelecek nesiller gözümüzün aydınlığıdır bizim. Umutlarımızı onlar çoğaltır.            

İnsan insanı arar dediniz. Fakat insan insanı bulduğunda da ondan kaçmak istiyor. Bu uğurda şan, şöhret, itibar her neyi var ise hepsini geride bırakıp kendini çöle vuranlar da var. Buradan baktığımızda da insan insanı bunaltmaz mı?

Bunaltır elbette. Uç örnekler vardır. O örnekler üzerinden gidersek hikâyeyi yitiririz. Oysa bu uç örneklerin dışında o kadar çok örnek var ki… Kaçmıyorlar birbirlerinden. Yani çok basit ben kendi adıma konuşayım. Benim anne tarafımda da baba tarafımda da bana gelinceye kadar hiç boşanma olayı yoktur. Yeryüzünde o kadar şey olmuş. Cihan harpleri. Hele hele Osmanlı’nın yıkılışı… Ailesinin bir kısmı Balkan Harbi’nin acı tecrübelerini yaşamış birisiyim. Ama hikâyemizde hiç boşanma olmamış. Çok şükür. E bu insanların birbirlerini rahatsız eden yanları yok muydu?

Kahır çekmek mi yoksa tahammül mü?

Tahammül… Tahammül… Dayana dayana dayanma... Emanete sahip çıkma… İnsan insana emanettir.

Kurdu değildir yani?

Allah korusun. Öyle şey olur mu? İnsan insanın cennetidir. Çünkü insan yeryüzünde huzuru, yeryüzünde mutluluğu bir başka insanla yaşar. İnsanlar içinde yaşar. Siz en kutsal günleri… Bayramları diyelim. İnsansız bayram düşünebiliyor musunuz? Cemaat bile iki insan olmadan olmuyor.

İsmini de zikrettik biraz önce. Yunus Emre, insanın içinde bir sır havuzu olduğundan bahsediyor. İnsanın taşabilmesi için önce o havuzun dolması gerektiğinden… Teşhirin, reklamın, öne çıkıp görünür olmanın tek geçer akçe olarak algılandığı böyle bir zaman diliminde nasıl sakınmak gerekir? Ya da o sır havuzunu doldurmak adına gerçekten sakınmak gerekir mi? Sandığını açıp içindekileri dökmek… İnsanı boşaltır mı?

Boşaltır tabi. Boşaltmaz mı?! İçi dışı kalmaz insanın. Şimdi iç niye vardır? Sır küpü diyelim. Küp niye vardır? İçindeki şeyi koruması, muhafaza etmesi için. O küp, dolmadıkça taşmaz. Oraya bir damla bir şey düştüğünde onu dışarı atıyorsanız orada hiçbir şey birikmez. Fakat biliriz ki bir küp dolmadıkça da taşmaz. Çatlak değilse, sızdırmıyorsa taşmaz. Dolması lazım taşması için. Bir küpünüz varsa bütün doğuşlar, bütün açılımlar, ulaştığınız şeyler, etraftan ne kadar etkileniyorsanız onlar… Onlar kabınızın muhteviyatını oluşturur. Siz onlarla dolarsınız. Ama orada bir oluşum da söz konusudur. Bunlar birbirini fermente eder. Muhteviyat başka bir şeye dönüşür. Onu taşıncaya kadar muhafaza etmek daha doğrusudur. Güç ister. Sabır ister. Taşırmamaktır aslolan. Fakat insan buna güç yetiremez. Sonunda kaptan taşan bence eserdir ve kıymetli bir şeydir.

Eser arızi bir şey midir o zaman? Bir tür taşırma hali…

En başta insan arızi bir şeydir zaten. Tam değildir. Mükemmel değildir. Eser de öyledir tabi. Ondan çıkan bir şeydir sonuç itibariyle. Ama eserin özü itibariyle insanın çok da künhüne vakıf olamadığı bir tarafı vardır. Özüne, sırrına eremeyip açıklayamadığı bir tarafı… O insan tarafından yani sahibi tarafından da açıklanamadığı sürece o eser bence sırlı bir eserdir. Anlamlı bir eserdir. Ve ne kadar az taşıyor ise o kadar kıymetlidir. Şunu da belirtelim. Bizim bir atasözümüz var. Küp içindekini sızdırır. İçimizde ne varsa dışımıza da o sızar. Yani bizim muhteviyatımız ne ise, havuzumuzda biriken ne varsa o çıkar. Biraz şöyle ifade edebiliriz. Gözümüz ve kulağımız var. Gözümüzle görürüz. Yani kitabi bir şeydir okuruz. Görsel bir şeydir gözlemleriz falan. Kulağımızla da işitiriz. Bu geçmişin sesleri ve haberleri de olabilir bugünün sesleri ve haberleri de... Gözümüz ve kulağımız yoluyla aldığımız şeyler içimizde birikir. Her aldığımız içimizdekilere, diğer şeylere karışır. Ve o artık taşan şey, içimize aldığımız şey değildir. Taşan şey bizden taşar... Lakin, o içimizdeki mayalanma olayı nedir? Biz göz ile görüp ya da kulağımızla işitip içimize aldığımızda onu bir de kalp gözü ile görürüz. O bir iç okumadır. Mayalanmadan kastettiğim de budur. Orada birtakım anlamlara ulaşırsınız. Fakat o da muhteviyattan ayrı bir şey değildir. Ve taşan da işte odur. Hatta onu taşırmamaya güç yetiremezsiniz artık ve yazıyla veya sözle yahut başka ifade şekilleriyle ortaya koyarsınız. Edebiyat deyin, musiki deyin, ne derseniz deyin artık. Yani sözünü ettiğimiz artık bir eserdir. Tabi ben Yunus’un bu cümlesini yorumlamak için bunları söylemiyorum. Yunus’un ifadesi odur, benim ifadem budur. Yanıldığımız yer olabilir. Bunlar ayrı şeylerdir. Dürüstçe ifade etmek gerekirse insanız haddimiz var, sınırlarımız var. Ve haddimizin dışında bir şey değiliz. Kendimizi de haddimizin içinde tutmakla yükümlüyüz. Haddimizi aştığımız ve taştığımız yanımız aynı zamanda bizim yabancılaştığımız yanımızdır. Kendimize özümüze yabancı olduğumuz yanımızdır. Çerçevemizin içinde kalmak durumundayız. Haddimiz önemlidir. Kendi içimizde oluşan anlamları sonuna kadar en doğru bir biçimde, en yalın bir biçimde ve mümkünse en samimi bir biçimde ifade etmek de boynumuzun borcudur. Yani taştı çöpe atalım değil. Taştı, bunu adam gibi ifade edelim. Bütün bu çaba boşa gitmesin. Bütün bunlar boşuna değildir çünkü.

Üslup manayı katletmesin yani…

Etmesin tabi. Niye etsin?! Birileri bizi ayartmasın. İblis vardır. İğva verir, ayartır durur. Ya da güç kudret sahipleri size müdahil olabilir. Sana dünyanın en büyük ödülünü veriyorum diyebilirler. Kulak asmayalım. Bizim ödüllerimiz kendi içimizde olsun. Ödül almaya layık olmadığımız, kendimizi ödüle layık görmediğimiz anlamına da gelmez bu. Evet, ben ödülü hak ediyorum ama veren de ödül vermeyi hak ediyor mu diye sorabilelim. Allah hak ediyor mesela. Boşver onları diyor. Eğer böyle böyle yaparsan ben sana ne ödüller vereceğim diyor. O vaadinden dönmez. Yaratan odur. Yaratıcı odur. Böyle bakmak lazım.

Çok teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.

Söyleşi: Eren Buğdaycı

  

Yayın Tarihi: 30 Mayıs 2022 Pazartesi 12:00 Güncelleme Tarihi: 02 Haziran 2022, 15:10
YORUM EKLE

banner19

banner26