banner17

Halid b. Velid'i 30 kere okudum

Arkadaşımız Abdüssamed Bilgili Tarık Tufan ile uzun uzun konuştu..

Halid b. Velid'i 30 kere okudum

Tarık TufanArkadaşımız Abdüssamed Bilgili Tarık Tufan ile uzun uzun konuştu. Konuşmanın sinema ve Zarifoğlu ile ilgili bölümlerini ilerleyen zaman içinde sizlere takdim edeceğiz..

Birçoğumuz Kur’an ve Karabaş Tecvidi’nden başka kitap olmayan evlerde doğduk, sizin de böyle miydi?

Bizim evimizde muhtemelen Karabaş Tecvidi de yoktu. Kur’ani Kerim vardı evet. Annemin hala okumaktan vazgeçmediği. Evet, evimizde hatırladığım tek kitap Kur’an ı Kerim’di.

Peki yazmakla okumakla irtibat ne zaman, nasıl başladı? Var mıdır bir ilginç hikayesi?

Klasik anlamda hani insanın okula başladıktan sonra bir kitap ilgisi merakı gelişiyor yani. Okuduğun kitaplar biraz müfredatın sana önerdiği kitaplarla başlıyor ama bu müfredat dışı, bu formel olmayan kitap ilgimi tetikleyen bir adamdır. Aslında kim olduğunu da hatırlamıyorum. İlkokul üçü bitirmiştim belki de. Bir yaz tatilinde Gedikpaşa’da çalışıyordum. Çemberlitaş’ın hemen arkasında Gedikpaşa’da bir iş hanında kunduracı atölyesinde. Evimizde Unkapanı’ndaydı. Zeyrek tarafında oturuyorduk. Gedikpaşa’dan çıktıktan sonra işte Çemberlitaş, Bayezit ve Vezneciler yolu…

Tarık Tufan ve Abdüssamed Bilgili - Foto: Bünyamin Karabaş
(+)

O yolu kullanarak yürürdüm. Bazen de otobüsle giderdim. Eskiden otobüs biletleri diye bir şey vardı. Otobüs biletlerinin daha eskiden böyle diyelim ki bir bilet destesi olurdu. Onun altında da aynı boyda daha kalın kartonumsu bir şey olurdu. Aynı renkte. Yerlerde onlar olurdu. Otobüs bileti satan adamlar bilet koçanı bittikten sonra onları atarlardı. Ben onları alıp otobüse biletmiş gibi atıyordum. O bilet kutularının içinde de ateş yakarlardı otobüs şoförleri. Böylece biletler onun içinde yanıp biterdi. Dolayısıyla yandığını gördüğüm zaman da daha bir rahatlıkla biletmiş gibi atardım. İşte bu yüzden bazen otobüsle gidiyordum, bazen de yürüyerek eve gidiyordum oradan.

Yürüyerek gittiğim günlerin birinde akşamüzeri bir tane adamla karşılaştım. Yürürken o da yanımızda yürüyordu. Bana “kitap okur musun” dedi. Ben de hani biraz lafı geveledim filan. Çünkü henüz kitap okuma alışkanlığı yoktu. “Sana bir kitap versem okur musun” diye söyledi. Ben de okurum dedim. Bana Halid bin Velid’in hayatını anlatan bir kitap verdi. Galiba Aslan Yayınları’ndan çıkmış bir biyografi kitabı: Halid bin Velid. O kitabı muhtemelen otuz kere filan okumuşumdur yani. Dolayısıyla benim hayatımda okulun, formal müfredatın önümüze getirdiği bir kitapla iletişim ortamının dışında kitap denilen şeyin hayatıma girişinde en azından şu an düşündüğümde aklıma gelen olaylardan biri de o adamın Halid bin Velid kitabını bana verdiği o andır.

Tarık TufanHiç  tanımadığınız bir adamın verdiği kitap hayatınızı  değiştirdi yani…

Valla bilmiyorum tüm hayatımı değiştirdi mi ama en azından hayatımda böyle köklü bir değişikliğin sebepleri arasında yer alıyor diyebilirim. Ondan sonra da mütemadiyen kitap okudukça bu merakım da gelişti. Bir dönem de sıkı bir şekilde Teksas, Tom Miks, Zagor, Teks, Kinowa, Kızılmaske… O dönemin çizgi romanlarını çokça da okudum. O yüzden onlar da biraz okuma hayatımı geliştirmiş olabilir.

Çoklarının okuma süreci üniversite yıllarında belirginleşir, benim öyle oldu mesela. Sizin üniversite yıllarında okumalarınız nelerdi?

Üniversitedeki okuma sürecimi belirleyen şey İslamcılık anlayışının temelini oluşturan kitaplar oldu. Üniversite dönemi benim çok yoğun okumalarımın olduğu bir dönem oldu. Ve bugün de aslına bakarsan zihnimi, kalbimi, hayatımı inşa eden önemli cümleleri üniversite döneminde okuduğum kitaplardan aldım diyebilirim. Özellikle Ali Şeriati, Cemil Meriç, Sezai Karakoç’la, Atasoy Müftüoğlu’yla, Nuri Pakdil’le, Seyyit Kutup’la, Hasan el Benna’yla, Mevdudi’yle tanışmam bu döneme karşılık geliyor. Üniversitede okumaya başladım bu isimleri.

O zamanlar şöyle diyormuşsunuz: “Üniversitedeydim ve tek tek insan hayatlarıyla ilgilenmek yerine toplumsal yaşam projelerinin ütopik ve büyülü havasında yaşamayı tercih ediyordum.”

Okuduğumuz kitapların pek çoğu aslında kendi ülkelerindeki sosyolojik süreçlerin sonuçlarına karşılık gelen kitaplardı. Zaten böyle kitaplar da dönemin konjonktürü olarak basılıyordu. Mesela Ali Şeriati’nin Yalnızlık Sözleri o dönem basılmamıştı aslına bakarsan. Ali Şeriati’nin insanın o bireysel dünyasındaki derin yalnızlığını, derin acılarını, yaralarını açığa çıkaran, kendisini, evreni, tanrıyı, dünyayı sorgulayan o çok acıtıcı cümlelerini zaten görmemiştik, çevrilmemişti bunlar.

Dönemin konjonktürü bu tarz bireysel, insanın varoluş acılarına karşılık gelen cümleleri basmak, yayınlamak gibi bir zaruret görmüyorlardı. Her şey daha politik süreçlerle anlaşılmaya çalışılıyordu. Dolayısıyla bizim önümüze gelen kitaplar da bu yazarların kitapları da daha çok o hep toplum projesine bakan taraflarıyla önümüze geldi. Bir de bunlar sonuç cümleleriydi. Yani diyelim ki Mısır hareketinin geldiği noktada Seyit Kutup’un yazdıklarıydı bunlar. Biz bu sosyolojik süreçlerin hiçbirine tanıklık etmeden bu sonuç cümleleriyle muhatap olduğumuzda doğal olarak dünyayı böyle bir politik pencereden görüyorsunuz. Ve böyle yaşamaya başlıyorsunuz. Tek tek insanların hayatları, bir insanı gece vakti uykusuz bırakacak varoluş kaygıları çok konuştuğumuz, tartıştığımız şeyler değildi. Doğal olarak bu memleket, bu ülke diye başlayan bu dünya diye başlayan cümleler kuruyorduk. Bu gereksiz midir? Hayır! Gereksiz olduğunu savunmuyorum ama bir gencin bu cümleleri kurmadan önce kendi varoluşuna bakan, kendi metafizik acılarına bakan, yaralarını görmeden, tanımadan, dokunmadan bu üst perdeden cümleler kurması çok inandırıcı değil. Seni çok doğru bir yere götürmüyor dolayısıyla.

Tarık Tufan - Foto: Bünyamin KarabaşYani üniversite yıllarında hayatı  anlamlandırmadan bütün bir yaşamı  değiştirmek düşüncesi…

Kesinlikle…Henüz daha kendi hayatını  -bırak bir başkasının hayatındaki hakikati anlamlandırmayı-kendi hayatının hakikatini bile sahih bir bilgi ve duyguyla anlamlandırmadan bütün bir insanlığın dünyasını kurmaya çalışıyorsun. Mesela Kur’ani Kerim okurken bile Kur’an’ın daha insanın kendisine dönük buyrukları, nasihatleri değil de daha politik süreçlere cevap olabilecek ayetleriyle daha çok muhatap oluyorduk. Ne demek istediğimi anlatabiliyor muyum?

İnsanın kendi tekâmülüne katkı sağlayacak, bireysel ahlakına katkı sağlayacak ayetlerden daha önceydi o politik süreçlere karşılık gelen ayetler. Çünkü onlar daha kullanılışlıydı. Böylece mevcut dünya konjonktürüne uygun ayetleri alıp çeşitli yerlerde kullanabiliyorduk yani. Kuran’ı bile bu gözle okuyorsan doğal olarak kendi tekâmülünde bir problem ortaya çıkacağı aşikârdır diye düşünüyorum.

Soruyu şöyle tamamlayıp sorayım o zaman: O yıllarda hayatı anlamlandırmaktan ziyade onu değiştirmek isteyenleri bugün hayat/şartlar çarçabuk değiştirdi… Böyle bir tespit yapabilir miyiz? Gerçi klasik bir İslamcılık eleştirisi de yapmak istemiyorum ama…

Son dönemde İslamcılık eleştirisi de bir popülerleşti. Enteresan bir şekilde popülerleşti. İslamcılığın eleştirilecek pek çok yönü var. Fakat bu eleştirileri yapan adamlar da sanki konjonktürle ilgili yapıyor gibi geliyor bana. Yani içten olduğunu düşünmüyorum pek çoğunun eleştirisinin. Hesaplı kitaplı eleştiriler yapıldığını düşünüyorum. Yani evet bu süreçten fazlaca yorulmuş, bu süreçten fazlaca yılgınlaşmış, fazlaca aşınmış, yaralanmış olanların eleştirileri… Zaten hepimiz yaşamış olduklarının sahiciliğine inanıyoruz. Ve belki bu eleştiriler yeni kuşaklar üzerinde bir takım şeyleri değiştirebilecek. Ama bir de konjonktürel eleştiriler var ki bunların samimiyetine hiç inanmıyorum. Önüne gelen de buradan ağzını açıyor. Mefhum bir şeyden söz ediyor insanlar. İslamcılık derken neyi eleştirdiklerini daha açık söylemeliler bence. Kimi eleştiriyorsunuz, kim bu İslamcılar?

Partiyi eleştiriyorsanız partinin adını verin ve deyin ki bunlar böyle böyle yaptılar. Bir takım İslamcı aydınları düşünüyorsanız isimlerini verin. Yani aşikâr olsun. Mefhum bir şeyi eleştiriyoruz kimse de bu eleştiriyi üstüne almıyor işin garibi. Yani herkes de eleştiriyor? Ne olduk peki? Nerde bu insanlar? Yani niye hala aynı hastalıklar devam ediyor? Kim alacak bu eleştirileri üzerine. Dolayısıyla ben genelleştirmeler yapmak istemem sizin sorularınız üzerine. Yani şu anda kim, nerde çok da umurunda değil açıkçası. Ben kendi hayatıma bakıyorum. Ahlakı muhafaza etmeye çalışıyorum kendi hayatımda. Ve buna yakın gördüğüm insanlarla zaman geçirmeye çalışıyorum daha çok. O yüzden kim nerde ne yapıyor? Elbette değişiyoruz, hepimiz savruluyoruz. Dönemsel olarak… Böyle var oluyoruz yani. Çok da bilmiyorum…

Üniversite yıllarında kimlerle oturup kalkardınız peki? Kimler var şu anda? O yıllardan kalan arkadaşlar, dostlar var mı hala?

Elbette hala görüştüğüm kişiler var üniversiteden. Üniversitede tanıştığımız, görüştüğümüz, samimi olduğumuz… Şu an işte her biri kendi meslek dallarında olan sevdiğim arkadaşlarım var. Üniversite tabi farklı şehirlerden gelen insanların oluşturduğu bir mekân. Bir de üniversiteden sonra iş tercihleri de insanları farklı şehirlere itebiliyor. Dolayısıyla yani büyük çoğunluğuyla görüşüyoruz diyemem ama görüştüğümüz arkadaşlarımız var.kekeme cocuklar korosu.jpg

Sanırım en kült kitabınız Kekeme Çocuklar Korosu. Buradan Edebiyat Fakültesi yıllarına dönersek anfi 10 önleri, hareketli üniversite yılları ve aşk… Tüm bunların gerçeklik payı nedir?

Kekeme Çocuklar Korosu da aslında dönemin o politika algılarına dönük bir takım eleştiriler taşıyor. Fakat bu eleştiriler çok yüksek perdeden yapılmış eleştiriler değil. Çok içe dönük… Yani bir bireyin geçmişe dönüp baktığında içinde sızılar yaratan şeyler aslına bakarsan. Kekeme Çocuklar Korosu’nda anlatılan olayların, durumların büyük oranda gerçek olduğunu söyleyeyim yani. Elbette…

Anlatılanların belki tamamına yakını gerçek. Ama gerçek kurgu üzerinde de biraz oynuyorum ben. Bütün öyküleri anlatırken bir takım gerçekliklerden hareket ediyorum ama isimler değişiyor, olayların kahramanları bazen değişiyor filan ya da yer değişiyor. Mekânları ve zamanları değişebiliyor.  Gerçeğin üzerinde oynamayı seviyorum. Pek çok anlattığım şey bir gerçekten hareket etse de o gerçek işte böyle kendi içinde kaymalarla anlatılıyor. Kekeme Çocuklar Korosu’nda anlatılanlar da o anlamda birçoğu gerçek.

Aslında bütün kitaplarda o zaman bu gerçeklik var. Hangi kitapta olduğunu söyleyemeyeceğim ama, tatil dönemlerinde çalışan bir çocuk, Esma öğretmenin onu görmesi, “utançla başımı eğdim görmesin diye” diyorsunuz… Bunlar…

Evet, evet gerçek.

O zaman tüm kitaplarınızdan bir Tarık Tufan biyografisi okuyabiliriz…

Yani olabilir evet, dört kitabı  yan yana koyduğunda bir biyografi çıkabilir.

Galiba Kekeme Çocuklar Korosu’nda: Kırık dökük bir kuşağı temsil ediyoruz… Bunu biraz açalım istiyorum. Bir de bu kırık döküklüğü (1990’la 2000 kuşağıyla) bugünkü kuşak o günkü kadar hissetmiyor bana kalırsa.

Bizim kuşağımızda şöyle bir arada kalmışlık var. Biz o 80’li yılların apolitik ortamında, darbe sonrası apolitik dönemde çocuktuk, çocukluktan çıkmaya çalışıyorduk diyelim. Bu arada da Türkiye’nin ideolojik zemini yeniden kurulmaya başlanmıştı. Yani darbe sonrasında farklı inanç grupları, ideolojik örgütlenmeler kendilerini yeniden kurmaya, inşa etmeye, tanımlamaya başlamışlardı. Bu arada da 1979 İran Devrimi’nin sonrası gelişen, bütün dünyada hareketli olan İslami hareket bu süreçte Türkiye’de yeniden milliyetçi-muhafazakâr söylemlerden arınarak kendisini inşa etmeye başladı. Fakat bu inşa süreci ayaklarını bastığı toprağa çok yakınlaşamadı ne yazık ki. Yani bizim dönemin İslamcı kuşağı kendi anne babalarıyla bile doğru bir iletişim dili kuramadı.

Tarık Tufan ve Abdüssamed Bilgili - Foto: Bünyamin Karabaş

Dindarlığını yaşamak ideolojik bir tutuma dönüşünce bu ülkedeki büyük oranda, yani hakikaten mübarek kitabı eline aldığında kalbi hızla çarpan, secdeye vardığında gözlerinden yaşlar akan bu ideolojik düşünüş biçimi, politik algıları belki çok gelişmemiş ama neticede bütün bir var oluşunu bir Müslüman olarak kuran geniş insan topluluklarıyla bir yabancılaşma yaşadı. Öteki taraftan Türkiye’deki o kapitalizmin yeniden Türkiye pazarlarını -bütün hayat tarzlarıyla da ilgili söylüyorum bunu- hem ekonomik hem de sosyolojik olarak kurmaya başlayınca o ara dönemi yaşadı bizim kuşak. Yani 80’li yılların sonundaki o hızlı İslami hareket süreçleri, 90’lı yıllar bir taraftan da aktüel siyasette de Refah Partisi süreçleri filan son derece hareketli ve heyecanlı bir ortam… Ama köklerle toprakla temas edememe hali, dolayısıyla bir türlü dik duramama, güçlü duramama hali… Arkasından 2000’li yıllar gelince bütün bu tüketim ahlakının dindarları da teslim almasıyla birlikte o heyecanı yaşamış adamların birden büyük hayal kırıklıkları… Burada belki bireysel öyküler üzerinden okumalar yapmak bize o ruh halini daha iyi anlamamızda yardımcı olacak. Yani başörtülü kadınların bireysel öykülerine bakalım mesela. Bireysel öyküler lafının altını özellikle çiziyorum. Çünkü sosyolojik grup okumaları gerçek acıları, gerçek kırılmaları, gerçek hayal kırıklıklarını anlamamıza, hissetmemize engel oluyor. O yüzden bireysel öykülere bakalım.

Başörtülü kadınların tek tek yaşadıkları durum, farklı ülkelerdeki, farklı coğrafyalardaki savaşlara cihad ruhuyla gidip oralarda kalan, şehit düşen genç adamların ruh halleri… Aktüel siyasete bulaşıp bürokrasi sınıfında yer alan bir dönem kardeşlik hukuku ile bağlı olan arkadaşların bu kez hiyerarşik olarak müdür olan, sınıf atlama çabasıyla bütün değerlerini yok sayan adamların kişisel öyküleri. Kendi içine dönen bütün bu kirli pazarlıklara bütün bu konforun izine düşmeden kendi ahlakını kurmaya çalışan kimi adamların o kendi içine dönük hayat öyküleri. Yani biraz bu hikayeleri görmemiz lazım. Bunların romanını yazmamız lazım. Bunların şiirini yazmamız lazım. Bunların sinemasını yapmamız lazım. O zaman daha gerçek bir durumdan bahsediyor olabiliriz. Çünkü bu dönem okumalarının tümü işte bu akademik soğuklukla, sosyolojik tespitlerle dolu okumalar…

Onlar bir takım şeyleri kaçırıyor diye düşünüyorum. Yani doğru okuyamıyoruz. Bugünün dindar kuşağı, bir takım genellemelerle hak yemek istemem yine ama neticede evet bize hiç benzemiyorlar. Başka duygularla hareket ediyorlar. Doğrusunu söylemek gerekirse pek çok şeye vakitleri yokmuş gibi geliyor bana. Popüler kültür İslamcılığın kavramlarını da kurmaya başlayınca yeni kuşak popüler kültürün üzerinden kendini tanımlamaya başlıyor. Dolayısıyla da pek çok aslında bugün ihtiyaç hissettiğimiz adamlarla da derin ilişki kurmamıza da engel oluyor bu durum. Diyelim ki Sezai Karakoç’la ilgili konuştuğumuz şeyler Sezai Karakoç belgeseli üzerinden tartışmalarla gidiyor. Oysa bu magazinel bir tartışmadır. Biz Sezai Karakoç’u Sezai Karakoç belgeseli üzerinden yani magazinel bir tartışma üzerinden okuyamayız ki. Geride koca bir birikim var yani. Diriliş fikrini ne kadar aşinayız? Bunu kimse konuşmuyor mesela ya da televizyon programları üzerinden, magazinel tartışmalar üzerinden İslamcılar kendi mahallerinde bir takım şeyleri konuşuyorlar. Oysa bırakalım bunları yani.

meksikasınırr.jpgBurada bu duruma Meksika Sınırı da çok katkı yapmadı mı?

Meksika Sınırı’nı benim bırakmamın sebeplerinden biri de budur aslında. Yani magazinel bir figür oluşuyor ve ne yazık ki birileri bunu çok ciddiye almaya başladı. Anlamlar yüklemeye başladı. Bir sorumluluk yüklemeye başladılar. Televizyonun kendi içinde üretebileceği anlamlar dünyası son derece kısıtlıyken Meksika Sınırı’nı bunun üzerine taşımak bence doğru değildi. Bir şeye ancak aracılık ediyorsa anlamlı olabilir. Yani diyelim ki Meksika Sınırı programı yapılmaya başladıktan sonra Türkiye’de bizim mahallede muhalif düşünme biçimi, eleştirel düşünme biçimi, farklı kültürlerle, edebiyat ürünleriyle, farklı sanat üretimleriyle, felsefi metinlerle temas arttıysa o zaman bir şeyden söz edebiliriz. Ama daha mı çok şiir okunmaya başlandı?

Daha mı çok felsefi metinlerle insanlar muhatap olmaya başladı yoksa oradaki popüler kültür dili insanların sahici olmayan gündelik temaslarını mı arttırdı böyle şeylerle? Ben bunu istemem açıkçası. Yani bu televizyon programı bir popüler dil üretti: Meksika Sınırı. Bu da cazip geldi. Ama bununla yetinecekse eğer kuşak o zaman çok acınası bir duruma düşeriz. Esas olan şey burada sözünü ettiğimiz temel düşünce üretimleriyle daha derinlikli ilişki kurmanın yolunu aramaktır. Bunu yapıp yapmadığımızdan ben çok emin değilim.

 

Yani bütün bu söylediklerinizden sonra Kafa Dengi programıyla başka bir kanalda devam ediyorsunuz. Meksika Sınırı ile Kafa Dengi arasında bu kadar büyük fark var mı?

Var tabii ki. İkisi de farklı. Meksika Sınırı başka bir şey…

Kafa DengiMeksika Sınırı’ndaki popüler dil Kafa Dengi’nde yoktur diyebilir miyiz?

Her ikisinde de var olan şeyler bir diğerinde yok diyebiliriz. Diyelim ki Kafa Dengi sayesinde benim de yeni tanıdığım pek çok adam oldu. Ve gerçekten bir takım şeyleri oturup adam akıllı konuşabileceğimiz adamlar oldu yani. Bunlar bize artı değerler mesela. Meksika Sınırı’nda zaman sınırı olmaksızın kendimiz çok rahat konuşabiliyorduk. Bu başka bir kazanımdır mesela. Yani her ikisinin de kendi içinde artıları eksileri var aslında. Neticede bir televizyon programı biter, öbürü başlar.

Bunlar bizim şu aşamada rızkı temin süreçlerimiz. Yani televizyona başka benim şahsen yüklediğim bir anlam yok. Ben bir televizyon ekranından irşat etmekle kendimi vazifeli hissetmiyorum. Ben televizyonda çalışıyorum yani. Dün o programı yapıyordum bugün bu programı yapıyorum. Yarın başka bir program yapabilirim ama inşallah kalkıp da böyle bütün kendi var oluşumu inkâr edecek bir dil ve üsluba düşmem. Benim için en önemlisi budur.

Uğur Arslan geldi aklıma, Allah muhafaza… Daha sonra soracaktım ama madem Meksika Sınırı’na filan girdik oradan devam edelim. İsmail Kılıçarslan Meksika Sınırı’ndan ayrıldı. Sonra Gerçek Hayat Dergisi’nde başladı. Bir takım yazılar yazdı. Bazı kırgınlıklar var gibi o yazılarına baktığımızda… Nedir durum? İsmail Kılıçarslan Meksika Sınırı’na rest çekti gibi şeyler konuşuldu, konuşuluyor…

Hayır öyle bir şey yok. Yani Meksika Sınırı’na rest çekmek diye bir şey yok. Meksika Sınırı devam ederken de mütemadiyen benim Selahattin’in, İsmail’in “ya işte bıraksak mı, şurda mı bıraksak, burda mı bıraksak diye” gel-gitleri olmuştur. Böyle bir restle filan ilgili hiçbir şey yok. Ama bu magazinel merak bir takım şeyleri üretti. Dolayısıyla da bu sizin müdahil olamayacağınız şeylerin üremesine sebep… İnternette bir sürü şey yazılıyor. Bir tanesi mesela, İsmail Gerçek Hayat’ta bir yazı yazmış, yazıyı yazarken benim yanımda oturuyordu yani. Şuradaki bilgisayarda oturdu yazdı. O hafta bir internet sitesinde bir baktım “İsmail Kılıçarsalan Tarık Tufan’a mı geçirdi” diye. Yan yana gördük. Telefon açtık o internet sayfasının editörü olan arkadaşa. Yani nasıl böyle bir şey yazıyorsun? Bir arkadaş söyledi, diyor.

Kim bu arkadaş? Falanca “nickli” arkadaş, diyor. Şimdi bak nasıl gerçeklikten uzaklaşıyoruz. Yani birisinin birisi hakkında ağır bir yazı yazdığını internet sitesinde yazıyoruz. Arkasından nerden aldın bu haberi? Bir arkadaş söyledi. Dönüyor, kim o arkadaş? Falanca “nickli” bir arkadaş. Yani hiçbir gerçeklik yok bu süreçlerde. Dolayısıyla Meksika Sınırı restleşmelerle bitmiş bir şey değil. Üç ay öncesinden aslında biteceği kesinleşmiş bir şeydir yani. Onun dışında da bir şey yok.

Tarık Tufan ve Abdüssamed Bilgili - Foto: Bünyamin Karabaş

Meksika Sınırı’nı  bitiren sebepleri paylaşabilirmisiniz?

Pek çok sebepleri var. Ben mesela kendi açımdan bir sebep söyleyeyim. Meksika Sınırı büyük karşılıklar görünce insanlardan pek çok çevreler, pek çok popüler kimlikler Meksika Sınırı’ndan söz etmeye başladılar. Bize de ulaşmaya başladı bunlar. Ben artık son geldiğimiz noktada bir şeytanın kalbime musallat olduğunu fark ettim açıkçası. Bu programda büyük cümleler kurmalıyım duygusuna zaman zaman kapıldığımı fark ettim. Nefsim bunu istedi yani. Bu da beni rahatsız etmeye başladı ve bu samimiyeti yitireceğim endişesi mesela beni çok kez bu programı bırakma duygusuna itti. Sebeplerden biri bu. İkincisi bizim kurumsal olarak Ülke TV’den ayrılmış olmamız. Orda devam etmedik, bir takım şartler gereği. Üçüncüsü de izleyici Meksika Sınırı’nı çok sevdi ama bir sene daha devam etseydi bana kalırsa, “bu adamlar hep aynı adamlardan söz edip hep aynı şeyleri söyleyip duruyorlar” diye aynı izleyici tersine de dönebilirdi. Söyleyebileceğimiz şeyi kıvamında, zamanında söyleyip bırakmak da yerli yerinde gibi geldi bana. Yani bunlar benim rahatsızlıklarım. Diğer arkadaşların da kendilerine göre zikrettikleri rahatsızlıklar oldu dönem dönem. Kimi şahsi, kimi yine programla ilgili. Herkesin bu tür rahatsızlıları oldu dönem içinde.

Özetle Meksika Sınırı ekibi arasında bir sıkıntı yok diyebiliriz o halde…

Meksika Sınırı’nı yapmamıza sebep olan motivasyonlar bitince program da bitti diyelim yani. Herkesin kendi adına biten motivasyonları oldu.

Anlaşıldı  bir problem yok!

Bir problem ne olacak ki yani?

İsmail KılıçarslanAma son zamanlarda İsmail Kılıçarslan'ın göndermeleri sanki Meksika Sınırı’yla ilgiliymiş gibi. Bir takım imkânları ben de kullandım. Tövbe ediyorum filan. Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır gibi ifadeler…

Neyi eleştirdiğini bilmiyorum. Onu da herhalde İsmail’e sormak lazım. Ama bu eleştiriler Meksika Sınırı’na mı yapılmış? Bu okuma bence biraz aşırı yorum gibi geldi. Yani öyle olsa yazar yani. Meksika Sınırı’yla ilgili kısımlarını yazar diye düşünüyorum. Neticede Meksika Sınırı üç kişinin yaptığı bir programdı. Bir toplumsal yapı, grup, cemaat filan değil yani. O programa dönük eleştirisi varsa eğer programı direkt söyleyip eleştirebilir yani.

Pekala… O zaman yine Tarık Tufan’a dönelim. TV programları filan çok zamanınızı alıyor mu? Televizyona çıkmak yazıyor olmayı nasıl etkiliyor?

Aslında televizyon programları çok zamanımı almıyor şu an. Sadece haftanın bir akşamı gidip yapıyorum. Öncesine oranla daha az vaktimi alıyor. Fakat hiç şüphesiz televizyonda konuşmak yazmaya kısmen mani bir durum. İnsan içindeki doğruları dökünce yazıya yeteri kadar zaman ayıramıyor. Bunun başka sebepleri de olabilir açıkçası. Televizyonun bu anlamda kitapla yazıyla bozucu bir etkisinin olduğunu düşünüyorum. Bunu çok tanımlayamıyorum. Ama zaman almasından başka bir bozucu etkisi var gibi geliyor bana. Sadece zamanla ilgili değil yani.

En son “Hayal Meyal” 2007 yılında yayınlandı. Yeni bir kitap ne zaman? Ufukta bir kitap görünüyorsa ismi belli mi?

Hayal Meyal, Tarık TufanValla ismi filan henüz yok. İşte bir şey yazıyorum bitmek üzere. Böyle çok küçük olaylarla ilgili çok küçük notlar. Kimi yeni yazdığım kimi daha önceden yazdığım. Onları derleyip inşallah bir kitap olarak basacağım. Bir taraftan da üzerinde çalıştığım bir öykü daha var ama o daha çok başında yani. Dolayısıyla bir zaman vermem şu an için mümkün değil. Bilinç akışıyla yazılmış bir takım notlar var. O daha çabuk tamamlanabilir inşallah. Bir iki ay içinde tamamlanır gibi geliyor.

O zaman üç dört ay içerisinde kitap elimizde…

İnşallah…

Bu elimizdeki dört kitabınıza baktığımızda ne var? Ağlayan bir genç kız, bildiriler, hayal kırıklıkları, bir genç adamın yenilgisi, tutunamayanlar… Hayatla irtibatlandırmasını sağlıklı kuramamış olanlar veya ideal olanla reel olanın çatışması vesaire… Kitaplarınızla ilgili bir nevi Tarık Tufan biyografisi tespiti de yapmışken bunların gençlik dönemi kitapları olduğunu söyleyebilir miyiz? Bundan sonraki kitaplarda ikinci bir dönem…

Valla bilmiyorum açıkçası… Böyle bir dönem kendi içinde konumlayamıyorum ben. Var mı böyle bir şey bunu bilmiyorum açıkçası. Ama kötülük sorunuyla aslında kafa yoruyorum yani. İnsanın o kötücül duygularıyla, insanın hayatındaki o karanlık noktayla çok ilgiliyim ve zihnim beni ona doğru çekiyor. Benim başucu kitabım “Yer Altından Notlar”dır mesela.

Kırk yaşını  geçmemiştirsiniz inşallah…

Dönüp dolaşıp onu okuyorum aslına bakarsan. Dostoyevski’nin o insanın hayatını kuran, o karanlık noktayla bu kadar derin ve sahici bir bağ kurabilmesi beni çok etkiliyor. Kimilerinin karamsarlık, umutsuzluk diye gördüğü şey aslında insanın bu duygularıyla benim fazlaca haşır neşir olmamdan kaynaklanıyor. Yani bir kalabalıkta bile insanların neşeyle izledikleri bir şeyin içinde küçücük bir ayrıntı benim uzun uzun orada düşünmeme sebebiyet veriyor.

Yani diyelim ki varoşlarda bir düğün salonunda gelinle damadın etrafına, ayağa kalkıp halaya duran insanlar, herkes büyük bir mutlulukla bakarken ben bu insanların hayatlarındaki o derin yaralara, derin acılara, bir an ara verip o iki insanın mutluluğunu paylaşabilmek için canhıraş halaya durmaları… Bende mesela başka bir duyguyu açığa çıkarabiliyor. Orada böyle büyük bir mutlulukla bakamıyorum. Anlatabiliyor muyum? Ben hayata biraz böyle bakıyorum. Baktığım yerde böyle şeyler görüyorum. O da yazdığım şeylere sirayet ediyor açıkçası.

Kekeme Çocuklar Korosu’na tekrardan dönmek istiyorum. Tek kitap: Üç önerme ve üç bölüm. Birinci önerme: “Eğer hala nefes alıp verebiliyorsan hayatta bazı şeyleri değiştirebilme şansın var demektir”.  İkinci önerme: “Hala nefes alıp verebiliyorum.” Üçüncü önerme: “Hayatta bazı şeyleri değiştiremem.” Felsefe bölümü mezunu olduğunuza göre önermenin mantıksal çıkarımının “hayatta bazı şeyleri değiştirebilirim” olduğunu biliyorsunuz demektir. Neden bu öncüllerden yanlış bir sonuç çıkardınız?

 Evet, doğru.

Dinliyorum…

Kekeme Çocuklar Korosu’nun anlattığı dönemin kendi içindeki öncülleriyle bu dönemin sonundaki o sonuç cümlesinin kendi içindeki tutarsızlığını işaret etmek için öyle bir şey yaptım. Yani bu kuşak başka öncüllerle hareket etmişti aslına bakarsan. Bu öncüllerin ilk bakışta başka sonuçlara yol açması gerekirdi ama bugün geldiğimiz noktada bu umulan, hedeflenen, beklenen idealize edilen sonuçlara ulaşmadı. Arada bir fay var. Bir kırık fay hattı var ve o bütün her şeyi değiştirdi. Kekeme Çocuklar Korosu insan duygusuyla ilgili arkeolojik bir çalışmadır. O benim ısrarla insan öykülerine dönüp bakmak gerekir telaşımın ardında yatan da budur aslına bakarsanız. Bunu niye bu kadar çok söylüyorum?  Çünkü bu kırıklığı görebilmek için o insanların hayatlarındaki kimi anlar biraz önem taşıyorlar. Kekeme Çocuklar Korosu da böyle bir arkeolojik çalışmadır diyebiliriz, kısmen.

Hani çok meseleyi de abartmak istemem ama içe dönük bir acaba, derinde neler var aslında. Bizim sadece sonuçlarını gördüğümüz, birer sosyal olay basmakalıplığıyla gördüğümüz şeylerin derininde neler var? Bu da arkeolojik bir çabayı gerektiriyor. Dolayısıyla Kekeme Çocuklar Korosu böyle bir şey ve kitaba önsöz olarak ne yazacağımı da çok bilmiyordum. Beşinci baskıda ancak bir önsöz yazabildim. O zaman ne düşündüğümü ne anlatmak istediğimi daha iyi anlatabileceğimi hissettiğim anda bir önsöz yazdım.

Sizin kitaplarda iki damar var. Biri bireyin içsel durumları, onun irdelenmesi. Diğeri de bir takım toplumsal olaylar. Mesela Mc Donald’s’daki o buzdolabına atılan çocuk haberi. Ben de hatırlıyorum o olayı. O kız çocuğunun dolaba hapsedilmesini…

Yani bir fast food dükkânında -diyelim buzdolabına, işte etrafa zarar veriyor duygusuyla- buzdolabına kilitlenen bir kızın oradaki karanlığı ve yalnızlığı bana dünyadaki her şeyden daha önemli geliyor. Orada sadece kız o buzdolabına kilitlenmiyor. Bizi insan yapan ne varsa aslında o kızla birlikte oraya kapatılıyor ve biz bunu görmezden gelirsek kendi ölümümüze de aslında rıza göstermiş oluyoruz. İyi olan, ahlaklı olan, temiz olan her şeyin o kızla birlikte o buzdolabına kapatılmasına rıza göstermiş oluyoruz ve bu da alçaklık aslına bakarsan. Bunu görmezden gelemeyiz yani. O yüzden benim hani o bir takım sosyal olayları da anlatırken o sosyal olaylardaki kendi bireysel parmak izlerimizi bulmak, göstermek için yazıyorum.

Bizim oradaki suç ortaklığımızı bir biçimde deşifre etmek için yazıyorum. Çünkü oradaki olaylar basit birer olay deyip geçiştirebileceğimiz şeyler değil. Bir zihnin, bir inanma, algılama biçiminin ürettiği şeyler. Kapitalizmin ürettiği bir duygu durumunun sonucudur oradaki insanlara zarar verdiği endişesi ile bir kızı bir yere kapatmak. Yani bu bir hayat kurgusu. Rastgele, adi bir olay değil. Bir hayat kurgusunun kendi toprağında büyüttüğü duygular bunlar zaten. Ve biz eğer o hayat kurgusuna kayıtsız kalırsak, yokmuş gibi davranırsak bizim bütün yaşam alanlarımızı bütün insani değerlerimizi böyle tek tek yok edecekler.

Her şey üç tane köfte daha fazla satmak için…

Yani. Bunun için seni gözden çıkarabilirler. Kapitalistler bu kadar ahlaksız ve vicdansız adamlardır. Bir yerde üç tane daha fazla köfte satmak için bir insanın diyelim ki ölümüne rıza gösterebilirler. Bu kadar acımasızdırlar. Bir ülkenin sadece üç kuruş edecek yer altı kaynaklarını sömürebilmek için o ülkede milyonlarca insanın iç savaşla birbirlerini öldürmelerine razı gelebilirler. Bu kadar acımasız adamlardır bunlar.

Geldiler de zaten…İlhami Çiçek

Evet.

Birkaç  yerde birkaç kitabınızda İlhami Çiçek’e göndermeler yapıyorsunuz. Rahmetli İlhami Çiçek’le özel bir diyaloğunuzun olduğu muhakkak…

İlhami Çiçek benim dünyamda çok önemli figürlerden bir tanesi. Onun şiirinde yakaladığı dili pek az şairde gördüm ben. İlhami Çiçek’in şiir dili bana hayatı anlamlandırmamda çok acayip duygular oluşturuyor. Bende onun şiiri hem insanın içindeki karanlığa işaret eden hem de bir taraftan umudu besleyen cümleler. Onun dilinde iyi durduğu kadar bir başka adamın dilinde görmedim. Bende böyle özel bir tarafı var. Satranç Dersleri malum İlhami Çiçek’in tek şiir kitabı. Baskısı da bulunmuyor. Elimde paramparça oldu. Edebiyat Dergisi Yayınları’ndan çıkan. Mürsel Sönmez’den yürüttüğüm… Yani bir dizesi üzerine böyle günlerce düşündüğüm olmuştur. Bir dizesi üzerine böyle nefessiz kaldığım olmuştur. Allah rahmet eylesin. Olağanüstü bir adamdı. Belki de ikinci bir şiir kitabını bu bünye kaldırmazdı gibi geliyor bana. Sadece Satranç Dersleri bile kâfi miktarda insanın hayatı kurmasına katkı sağlar gibi geliyor bana. İkinci şiir kitabını herhangi bir insan bünyesi kaldırmazdı.

Söyleşinin devamı için tıklayın. 

Abdüssamed Bilgili konuştu, konuşturdu

Röportaj fotoları: Bünyamin Karabaş

Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2016, 13:39
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
halid b. velid
halid b. velid - 9 yıl Önce

Madem benimle ilgili bir kitabı okudun, o halde savaşında beni örnek almaktan sakın vazgeçmeyesin. Bu tv filan adamı bozar seni bozmasın. abdussamed güzel çocuk, ona da sahip ol, şan şöhret afettir bilsin. allahı boş zamanlarınızda anmak hastalıklarına düşmeyesiniz. kitap bile boş zamanda okunmazken allah hiç boş zamanlarda anılır mı? dimi ama? hadi sizi seviyorum, kalın sağlıcakla, uhudu hatırlayın...

Rifat Güngör
Rifat Güngör - 9 yıl Önce

Otuz sefer okumuşsunuz fakat belli ki birşey anlamamışsınız.

musahhih
musahhih - 9 yıl Önce

"Mefhum bir şeyden söz ediyor insanlar."
" Mefhum bir şeyi eleştiriyoruz."
"Mevhum: vehm edilen, kurulan" olmalı.

hızır
hızır - 9 yıl Önce

eskiden beri bilirim bu kardeşimizi.
radyoda da artisti ama harbiydi.
kitap yazdı şöhret oldu, yine bozulmadı.
fakat bu medya etkiliyor heralde.
trafik gibi bir şey olmalı, hani en sakin adamı da trafik bozar ya...

bir tavsiye yanındaki goygoycuları boşver eski harbi delikanlılarla iletişim kur.

Salim
Salim - 9 yıl Önce

Bu uzun uzun konuşma için teşekkür ediyorum. Çok faydalandım. Yapmam gerekenlerin listesine yenilerini ekledim durdum. Devamını bekliyorum.

kafa karışıklığı
kafa karışıklığı - 9 yıl Önce

tarık tufan aynı popiler dilin kafa denginde olmadığını söyleyememiş yine aynı şey.. mış gibi yapmak..

Arife Akbal
Arife Akbal - 9 yıl Önce

Cok güzel bi konusma olmus.
Yüregindekı sönmeyen ısıga saglık olsun Tarık abı :))

amarat
amarat - 9 yıl Önce

Tarık Tufan kardeşim,

İslamcıları hep eleştirmek mi vazifemiz? İslamcıların bu ülkenin onuru olduğunu unutanlar çok yazık ederler bu ülkeye. O fazlaca saldırmanın moda olduğu islamcıları bırakıp dans etmek için yarıştığımız tiplerde izzetin i'si olmayabilir. Bunu hiç düşünmez miyiz?

Siz sanatçı kişiler hiç mi hata yapmıyor? Bunu gören laik depresiflerin yaptığı gibi birileri de tutup bir genelleme yapıp " işte sanatçılar bunu yapıyor ve bu yüzden vicdansızlardır" deseler ve bunun altını doldursalar, napcaksın..


banner8

banner19

banner20