H. Salih Zengin: Çocukları prizden çekmek lazım!

"Çocukluk büyülü bir süreçtir, hayret makâmıdır insanın. O makâmın önünde çocuğa doğru eğilebiliyor ve unutmuyorsan, onun kalbine açılabiliyorsun."

H. Salih Zengin: Çocukları prizden çekmek lazım!

Gazetecilik, dergicilik, editörlük, muhabirlik, çocuk edebiyatı yazarlığı, seyyahlık, sonradan gurmelik(!), radyo programcılığı… Size atfedilen birçok uzmanlık alanından ziyade ve ötede size göre ‘Salih Zengin’ aslında kimdir?

Şimdi sizin saydığınız şeyleri görünce “Ne ortaya karışık bir adammışım” fikri uyandı zihnimde. Ama genel olarak bu farklı şemsiyeleri kapatıp altına sığınacak olursam ortada bariz bir şemsiye var: O da yazarlık. Yani dergi, gazete, editörlük, gurmelik, seyyahlık ve hatta sesle iletişim kurulan radyo bile harflerin hükümran alanına giren kaleler değil midir? İşim kelimelerle ve cümlelerle. Kendini cümleleriyle var eden ya da Salih Zengin’i kendi cümleleriyle yok edip farklı masalara servis yapan biri konumuna sokan şey yazarlığım. Herkes gibi kendini arayan, hayal kuran ve hayallerini yazan birisiyim.

Mavikuş’lardan Şişkonun Bütün Adamları’na; Çok Mavi Hikayeler’den Çok Serin Hikayeler’e; Devekuşları Plan Yapmaz’lardan Gazoz Kapağı’na ve nihayet ‘Dede Korkut Hikâyeler’ine doğru salınan çok geniş, masalsı bir yolculuğunuz var. Bu yolculukta size refakat eden en önemli içsel motivasyonunuz nedir?

Büyümemek ve hayal kurmaya devam etmek! Büyümüş insan taklidi yapıyorum. Ve bu sırada durup çocuklara yazıyorum. Kelimelerimin çocukların dünyası kadar sürreel ve hayalsi olmasına özen gösteriyorum. Belki de beni bu kitapları yazmaya iten şey, okuyamadığım kitapları okuma duygusuyla yazmamdır.  Yazdıklarım yazılmış olsaydı, büyük ihtimalle yazıyor olmazdım. Çocuklar için yazıyor olmak, müthiş bir ruh huzuru sağlıyor. Yeni çiçeklenen bir ağaca bakmak, çimenlerde kaygısızca oturmak ya da ağzında leblebi tozuyla ıslık çalmak gibi bir şey çocuklara yazıyor olmak. Buna bir de çocukların okurken aldığı keyfi ekleyin ve bana cevap verin: Niye yazmayayım?

Ülkemizde çocuk edebiyatı ve süreli yayınları henüz emekleme dönemindeyken dahi siz tünelin ucundaki ışığı görmüştünüz. Bugün bu alanda bereketli zamanlar yaşıyor olsak da ‘önden giden atlı’ olmak farklı. Tünelin ucunda görmüş olduğunuz ışığı tarif eder misiniz, evvel/ahir neden ille de çoçukluk?

Çünkü hayatın var olduğunu ve var olacağını imleyen şey çocuktur. Her çocuk, yeni bir dünya için taze bir başlangıcın adıdır. Ve geleceğe gönderdiğimiz canlı mesajlardır. Hangi işi yaparsam yapayım, çocuklar her zaman zihnimin ve kalemimin bir yanında oldu. Bu sorunun cevabı aslında çok uzun. Çocuk söz konusu olduğu zaman anlatacak çok şey var; her çocuk büyük bir evrendir çünkü. Dünya teknolojik olarak ne kadar ilerlerle ilerlesin, her şey ne kadar mekanikleşse mekanikleşsin bir çocuk sesi hep var olacak ve bu masum ses, bütün kurgulanmış sistemleri parçalayacak. Çocuğun ve çocukluğun evvelinin ve âhirinin sonsuzluğu fikri ve onların kelimelerle büyüyen kalbi beni, çocuk edebiyatının içinde kalmaya itti. Ve ne kadar doğru bir şey yapmış olduğumu bugüne bakarak daha iyi anlıyorum. Herkesin çocuk edebiyatını ‘çocuk işi’ gibi gördüğü dönemden bugünlere geldik. Çocuklar için yazmanın önemi her geçen gün artıyor, sunilik çoğalmaya devam ettikçe artmaya da devam edecek. 

Kurgu aşamasında karakterlerinizi oluştururken özellikle esinlediğiniz / ilham aldığınız bir kaynak var mı?

Çocukluğumun büyülü atmosferinden bugüne taşınanlar, kalemime ve hayallerime güç veren bir zemin. Çocukluk büyülü bir süreçtir, hayret makamıdır insanın. O makamın önünde çocuğa doğru eğilebiliyor ve unutmuyorsan çocuğun kalbine açılabiliyorsun. Çocukluk çemberinden çıkmamayı başarmak galiba asıl mesele. Çocuklar en büyük ilham kaynağım. Onlarla konuşmak, birlikte akıp giden hayata bakmak, oyun oynamak beni besleyen şeyler. Günümüz çocuklarının durumuna, ilgilerine, ihtiyaçlarına, yalnızlıklarına bakmak yeterince fikir veriyor zaten.

Çok erken denilebilecek yaşta aldığınız iki tane ‘Çocuk Edebiyatı’ (TYB 1997/2003) ödülünüz var. O dönemdeki ödül kriterleri ile günümüz kriterlerini karşılaştırabilir misiniz?

Sanırım ödül veren kurumlar arttıkça kriterlerde zayıflıyor gün geçtikçe. Verilen birçok ödülün ölçülü ve değere matuf kriterlerden geçtiğini düşünmüyorum artık. O kadar çok ödül dağıtan var ki, kurumlar ödül verecek yazar arar hale geldiler. Bir plaket sunulmasından ibaret gibi artık ödüller. Medyada kurumunun adının geçmesi için herkese gülücük dağıtılan bir zemine doğru ilerliyor. Bir PR nesnesi haline geldi ödül dağıtmak. Yani birkaç ciddi kurum dışında sırf medyada boy göstermek için dernek, vakıf, üniversite gibi kurumların bol keseden ödül dağıtarak bir sempati enflasyonu oluşturmalarını doğru bulmuyorum. Gerçi benim bulmamam neyi değiştirir ki? Plaketler basılmış ve dağıtılmaya hazır.

"Çocuğa bir şey öğretmeyi dayatmıyor, ona masal anlatıyorum. Çocuk masalın içinden sözcükler yoluyla hayata açılıyor. Köprüyü sağlam kurmazsanız, o köprünün altından sonra çok sular geçiyor.” demiştiniz. Bugün ‘çocuk olmak’ artık ekstra bir çaba ve direnç gerektiriyor. Görselliğin, teknolojinin ve temponun bu kadar yoğun saldırısı altında; çocukların etrafına ördüğünüz surlar nelerdir?

Evet, kabul edelim ki artık teknoloji çağındayız, herşey, herkesin parmakları ucunda. Bu durumda ‘çevrimiçi çocukluğa’ edebiyatla seslenmek biraz romantik kaçmıyor mu? Kaçmaz olur mu, kaçıyor. Ama söyler misiniz, romantik olmanın zararı ne? Bu anlamda bütün yazarlar gibi romantiğim. Peki, saf çocukluk nasıl korunacak? Onu koruyacak sağlam bir suru, kelimelerle ve cümlelerle inşa etmek mümkün mü? Bir dergi, bir kitap, bir metin, bir çizgi, bir duygu bu gidişat karşısında bir itiraz, bir duruş ve bir nida anlamı taşımayacak mı? Taşısa da hükmü ne olacak? Bir hüküm taşıma iddiası yoksa o zaman bunları yazıyor ve konuşuyor olmanın anlamı ne? Dünya üzerinde 15-24 yaş arası gençlerin yüzde 71’nin çevrimiçi olduğu, 18 yaşından küçük çocukların dünyadaki internet kullanıcılarının üçte birini oluşturduğunu düşünürsek çocuklara hâlâ kitapla sesleniyor olmak neyi kurtaracak? Bir sürü deli saçması soru işte. Cevaplarını düşünüp kafayı yemektense yazmaya devam etmek lazım. Yazmak zaten deliliktir ve bir iddiadır. Çocuklara yazmak ise daha büyük bir delilik ve daha büyük bir iddiadır. Dünya nereye evrilirse evrilsin, nasıl kurgulanırsa kurgulansın bildiğim tek bir gerçek var: Geleceği ancak okuyan ve hayal kuran çocuklar kurar ve kurgular. Tek gerçek bu! İşte bu yüzden çocuk edebiyatı! Gerçeğin taarruzuna karşı hayalden tuğlalar örüyorum. Ve biliyorum ki hayaller gerçeklerden daha güçlüdür. Çünkü gerçekler hayalleri takip eder, hayaller gerçekleri değil.

Kadrosunda, çocuk edebiyatının önemli isimlerinden; Mevlâna İdris, Mustafa Ruhi Şirin, Yalvaç Ural ile Fatih Erdoğan'ın yer aldığı iki dergi; ‘minikaGo (7-14 yaş) ve minikaÇocuk’un (3-6 yaş) genel yayın yönetmenisiniz. Bu isimlerden Mevlâna İdris’i aile kontenjanından değerlendirir misiniz? Bu işin genetik miras olmak gibi bir yönü var mı?

Edebiyatın işi kontenjanla, komplimanla yürümez; çocuk edebiyatının işinin oyunla yürümeyeceği gibi… Türkiye’deki çağdaş çocuk edebiyatının gelişmesindeki atlılardan birisidir Mevlâna İdris. Hem benim abimdir hem de çocuk edebiyatının abisidir. İşin genetik kısmına gelirsek galiba mirastan yiyoruz. Babam da şiirler yazıyor. Rahmetli abim Nedim Ali de bir şair ve yazardı. Küçük bir ilçede, Andırın’da olmamıza rağmen babamın kitaplarla dolu bir kütüphanesinin olması sanırım okumaya ve yazmaya dair hissiyatı doğal olarak insanın içine koyuyor.

Genetik miras demişken; ozanların, söz üstadlarının, yedi güzel adamların bereketli havzası ‘Maraş’ın sizin yolculuğunuzdaki yeri nedir?

Evet, belki de tüm bunların ötesinde bunu Kahramanmaraşlı olmaya bağlayıp işin içinden çıkalım. Toprağın, suyun, havanın kısaca coğrafyanın insan üzerindeki tesiri tartışılmaz. Türk edebiyatına yön veren bir çok şair ve yazarın Maraş’tan çıkması şehrin karakteri ile ilgili. Bir duruşu olan ve insan ruhunu besleyen bir şehir. Aynı zamanda Maraşlının şairi ve şiiri benimsemesi, şehrini şairler üzerinden tanımlaması da verimli kalemlere cesaret veren bir şey. Bu yüzden Maraş’ın ruhuma kattığı çok şey var.

Yayın yönetmenliğini yaptığınız minikaGo ve minikaÇocuk’un yayın politikasında dikkat ettiğiniz temel kriterler/kırmızı çizgiler nelerdir?

Her iki dergimiz de bütün çizgiler mavi! Edebiyat ve eğlenceyi bir araya getiren ve tamamen yerli-telif eserlere yer veriyoruz. minikaÇOCUK (3-6 yaş) ve minikaGO (7-14 yaş) isimli iki dergide, dijital bir ekrana hapsolan çocuklara nefes aldırmayı amaçlıyor. Okuyan, irdeleyen ve sorgulayan, düşünen çocuklar için yayınlıyoruz dergilerimizi.  Bu dergilerin farkı, gerçekten iyi düşünülmüş ve her sayfasıyla hiçbir şeyi atlamadan zengin bir içerik sunması... Bu iki dergideki hem yazı hem de çizer çeşitliliği hiçbir dergide yok. Türkiye’nin en iyi yazar ve çizerleriyle çalışıyoruz ve her geçen gün kadromuza yeni isimler katıyoruz. Bir derginin yayınlanma amaçlarından birisi de budur: Hem yazar ve çizere bir alan açmak hem de yeni yazar ve çizer yetişmesini sağlamak. Bir köprü görevini üstleniyoruz. Aynı zamanda 5 kişiden oluşan çocuk yayın kuruluna sahip Türkiye’nin tek dergisiyiz. Kapak konusunu takip eden ve bunu eğlenceden bilmeceye, teknolojiden bilgiye kadar bütün sayfalara yayan dergi sadece biziz. Klasik ve didaktik bir anlatım değil, edebi bir üslup önceliğimiz. Dergilerimiz Turkuvaz Medya Grubu içinde çıkıyor ve haliyle arkasında sağlam bir grup desteği var. Bu, birçok dergide olmayan bir şey elbette. Bu, bir imkân ve avantaj. Biz de bu avantajı daha çok çocuğa ulaşma noktasında kullanmaya gayret ediyoruz. Bu çıtanın altına düşmemek, öncelikli hedefimiz. 

Ekrandaki yabancı kahramanlar yerine yerli kahramanları olan dergiler kılavuzluğunda, ekranı şekillendiriyorsunuz. Bu anlamda karakterler ilk önce dergilerde görücüye çıkıyor; icazet alırsa televizyon dünyasına giriş yapıyor. Bunun tespitini nasıl yapıyorsunuz?

Türkiye’deki genel kullanım şekli televizyonda tutan bir kahramanın dergisini ya da kitabını çıkarmak şeklinde tezahür ediyor. Bunun örneği bahsettiğiniz örnekten daha çok. Bizim grubunda dergi ile aynı ismi taşıyan televizyon kanalları var. Ama biz bu kolaycılığa düşmedik. Bir kahramanı alıp dergisini yapmak belki daha çok tiraj getirirdi ama o zaman da istediğiniz gibi kanat çırpamazsınız; çünkü karakter sizi sınırlar. Biz kanallarımızla dergilerimizin entegrasyonunu sağlayacak projeler peşindeyiz. Burada yayınladığımız kahramanların ekrana taşınmasının çocuk dünyasına daha büyük katkı sağlayacağına inanıyoruz. Takdir edersiniz ki televizyonun diliyle yazının ve çizgi romanın dili aynı şey değil. Biz ortak bir dil oluşturmanın derdindeyiz. Ama öncelikli hedefimiz şu; izletmek değil okutmak ve hayal kurdurmak.

Çizgi roman geleneğimizde geçmişten günümüze özellikle zikretmek isteyeceğiniz karakterler ve çizerleri kimlerdir?

Çizgi romanlar bir dönemin en önemli iletişim aracıydı. Teksas, Tommiks, Zagor, Kaptan Swing ve Kızıl Maske ve daha niceleri. Benim de gizlice okuduğum ve beslendiğim kaynaklar arasındadır çizgi romanlar. Ama çizgi romanların eski gücü artık yok, kabul edelim. Suat Yalaz'ın Karaoğlan'ı ile Necdet Şen'in Hızlı Gazeteci'sini zikretmek lazım en başta. Sezgin Burak(Tarkan), Hasan Kaçan (Eşşek Herif), Şahap Ayhan (Tengiz), Ayhan Başoğlu (Malkoçoğlu), Oğuz Aral (Utanmaz Adam, Avanak Avni), Bülent Arabacıoğlu (En Kahraman Rıdvan), Suat Gönülay (Bahriyeli Bahri), Haldun Sevel (Ustura Kemal), Ali Recan (Yüzbaşı Volkan, Kaptan Venüs), Necdet Konak, Şahin Erkoçak ve Galip Tekin, niceleri… Hepsinin kalemine sağlık…

Türkiye’de günümüz çizgi roman / karikatür dünyasını nasıl değerlendirirsiniz?

Çizginin eski gücünü kaybettiği zamanlardayız. Çünkü ekranın büyülü ışıltısı bütün çizgileri soluklaştırıyor. Çizgi roman kitapları artık neredeyse basılmıyor. Çizgi sadece karikatür ve mizah dergilerinde yaşıyor. Ve bunlar da daha çok siyasal ve ideolojik bir zemine mahkûm görüntüsü veriyor. Oysa çok iyi, yetenekli ve bugünkü kuşağın mizah anlayışına seslenen çizerler var. Çıkan bütün mizah dergilerini takip ediyorum. Tabi, bu dergiler çocuklardan çok gençlere hitap eden dergiler. Daha kuşatıcı mizah ve çizgi roman dergilerine ihtiyacımızın olduğu açık. 

Son çıkan eseriniz ‘Dede Korkut Hikayeleri’nin çıkış mottosu nedir; altını çizdiğiniz kadim bir mesaj var mı?

Dede Korkut her şeyden önce bizim en önemli kültürel mirasımız. Türk edebiyatının 15. yüzyılda ilk defa yazıya geçirilen metinlerinden olması nedeniyle, dünya kültür ve sosyal tarihi açısından öneme haiz. Benim altını çizeceğim kadim bir mesaj yok, zaten çizeceği kadar çizmiş Dedem Korkut. Bu bir çocuk kitabı değil elbette, muhatabı büyükler. Ben bunu bugünün çocuklarının anlayacağı bir dile ve keyif alacakları metne dönüştürmeye gayret ettim. Neden? Çünkü böylesine yerli, milli ve evrensel nitelikleri de bulunan kahramanlarımızın çocuklara sevdirilmesi ve tanıtılması önemli. Tarihi kahramanlar, çocuklara bir aidiyet duygusu yanında kolektif bir gurur şuuru kazandırır. Dede Korkut her hikâyede ortaya çıkan bilge kişiliğiyle çocukların tam da aradığı bir kahramandır. Öne çıkan en önemli meziyet hiç şüphesiz kahramanlık. Ki bu her çocuğun ve bu topraklarda yaşayan herkesin ortak bir mizacıdır. Aileye önem, büyüklere hürmet, kadınlara verilen değer ve çocuk eğitimine dair sayısız ipuçları ile dolu hikâyeler. Çocukların ve gençlerin terbiyesine, nasıl bir kişilikte olmalarının gerektiğine dair sayısız terbiye kuralları içeriyor her biri. Evrensel değerlerden olan doğruluk, adalet, güzellik hep yüceltilir ve örnek olarak sunulur. Zaten bunlar bugünün toplum ve devletlerinde var olan hasletler olsa dünyanın başka derdi kalmaz. Dede Korkut bilge kişiliğiyle bir hayat nizamnamesidir. Ve bu kahramanı sinemadan animasyona, bilgisayar oyunlarından eğitici oyuncaklara kadar geniş bir alanda yürürlüğe sokarak çocukların kahramanı yapmalıyız.

Çocukların çok küçük yaşlarda kitap/dergi vb yazın dünyasıyla ilişki kurmasını ve bu açıdan ailelerin rehberliğini önemsiyorsunuz. Anne/babaların çocuklarıyla birlikte vakit geçirmeleri için dergilere sayfalar eklendiğini görüyoruz. Ebeveynliğin; filtrelik vazifesi nasıl olmalıdır?

Her ebeveynin gerek kendi çocukluğundan ve anne-babasından gelen gerekse tecrübesiyle kazandığı filtresi var zaten. Her ebeveyn aslında kendi çocuğunun pedagogu konumunda. Herkesin nasıl çocuk yetiştireceği konusunda bir söz söyleme hakkımız yok. Biz sadece şunu söylüyoruz dergilere eklediğimiz sayfalarla: Çocuklarınızla daha çok vakit geçirin. Niye böyle bir kaygımız var. Çünkü görüyoruz ki artık ev içinde bile iletişim oldukça azaldı. Muhabbetin ağı kesildi, herkesin kendi ağı var. Annesinden, evde kurdukları WhatsApp grubundan su isteyen çocuklarla karşılaşıyorum. Yani dudaklarıyla konuşmaktan ziyade baş parmaklarıyla konuşan bir nesil var karşımızda. Kitap, dergi okumanın azalması bir yana artık konuşma da söz de azaldı. Ebeveynlerin çocuklarıyla kaliteli vakit geçirmelerini, konuşmalarını, birbirlerine temas etmelerini sağlamak için yeni sayfalar ve bölümler ekliyoruz. Ebeveynler illa filtre koyacaklarsa çocuklarının tabletlerine, bilgisayarlarına ve cep telefonlarına filtre koymalılar. Kitap ve dergi en masum şey. Çocuklarına her tür tehlikeye açık bir teknolojik alet vermeyi ebeveynlik görevi olarak görenler, bir kitap ya da dergide yanlışlık gördükleri zaman dünyayı ayağa kaldırabiliyorlar. Bu yüzden ve zaten genel olarak çok dikkatli olmak zorundayız. Ama lütfen aileler çocuklarına sundukları teknolojik cihazların tehlikelerine karşı da aynı hassasiyeti göstersinler. Zira bir çocuk günde bir saat dergi ya da kitap okuyorsa yedi saat on dakikada gözünü bir ekrana dikiyor.

Gönül teli titrerken; damak zevki incelir mi? Salih Zengin’in ‘mideden kalbe giden’ gizli bir geçidi var mı?

Damak zevki incelirken gönül teli titrer. Gönül telim titremez mi hep titriyor ama acıdan. Yanımdan acı biberimi eksik etmem çünkü. Ve dilime değdiği an her yerim titrer. Hani bir kitap vardı, “Yüreğinin Götürdüğü Yere Git” diye… Benim mottom ise şu: Göbeğinin götürdüğü yere git. Tabii göbeğinize her şey de girmeyecek. Gurme; her şeyi yiyenden ziyade, tadan kişi. İyi, kaliteli ve lezzetli yerleri bilmek lazım. Çeşitliliği bilme sanatıdır gurmelik, göbek büyütme aracı değil. Öyle olsaydı, Pavarotti dünyanın en iyi gurmesi olurdu. Farklı, güzel ve gerçekten emek verilmiş lezzetleri tatmayı seviyorum, napayım huyum kurusun. Böyle bakarsak hepimiz birer ‘sonradangurme’yiz. Bu ismi bulduğumda çok gülmüştüm, aldı yürüdü. Herkes sonradangurme şu an. İyi yemek için çok para harcamak, adaletsizlik ve saçmalık ama. Birçok mekan statü ve ambiyans satıyor, yemek değil. Çok lüks bir restoranda ya da otelde bir çuval para verip lezzetsiz bir şey yiyeceğime, seyyar arabadan güzel bir dürüm yemek benim için daha keyifli. Mideden kalbe gizli geçit var mı? Geçit gizli değil aşikâr: Helal kazanıp helalinden yiyeceksin. Çünkü insan ne yerse odur!

Eserlerinizden en çok benimsediğiniz; öpüp koklayıp, baş tacı ettiğiniz hangisi oldu?

Kim çocukları arasında seçim yapabilir ki? Ama bazı özellikleriyle önemseyebilir herhalde, bunda sorun yok. Çocukların gösterdiği ilgi ve gülümsetme özelliğiyle romanlarım “Şişkonun Bütün Adamları 1 ve 2”, deneme tadı ve nitelikli okur kitlesine seslenmesi hasebiyle “Gazoz Kapağı” ve çağdaş çocuk masalı formatıyla “Devekuşları Plan Yapmaz” isimli kitaplarımı, ayrı bir yere koyarım.

En son okuduğunuz kitap, izlediğiniz film/tiyatro oyunu, gördüğünüz sergi hangisidir?

İskender Pala’nın; Kalp, Mark Twain'in taslakları üzerinden tamamlanan; "Prens Oleomargarin'in Aşırılması", Mustafa Kutlu’nun; Fırtınayı Kucaklamak ve Mevlâna İdris’in; Anayasa kitapları… Çoklu okumayı seviyorum. Sinema olarak Sait Faik Abasıyanık'ın yaşamı ve duygu dünyasınını konu edinen “Benden Hikayesi”ni izledim. Tiyatroya uzun zamandır gitmedim. Galiba bana hitap eden bir oyun bulamadığımdan ama çok iyi bir tiyatro izleyicisi de sayılmam. Sergi olarak ise Sabancı Müzesi’nde açılan Rus Avangardı isimli sergi.

Yazarlık/çizerlik/gazetecilik bütün bir etkileşim mecranızda yokuş yukarı tırmanırken sizi en çok zorlayan, sancılandıran şey ne oldu?

Kendimi hala yolun çok başında ve sancılı hissediyorum. Sancınız yoksa zaten yazamazsınız ki. Doğurduğunuz şey o sancılarla gelir zaten. Her zaman için beni sancılandıran bir şey var: İlk cümle… Ah o ilk cümle!... Her şeyin kilit taşı o işte.

Mesleğinizi icra etmek isteyen genç kardeşlerimize, bu yolda özellikle ne önerirsiniz?

Tavsiyem kısaca şu: Hey dostum, o elindeki tableti ve cep telefonunu yavaşça yere bırak. Ve şimdi sakince bir kitabın kapağını aç! Kalbini aç…

Aktif olarak idame ettirdiğiniz projeler dışında, üzerinde çalıştığınız ya da yakın zamanda görücüye çıkacak bir projeniz var mı?

Kafamda bir sürü deli şey var ve böyle anlarda hiçbir şey yapamadan bağlanıp kalıyorum. Öncelikle, “Şişkonun Bütün Adamları” romanımın üçüncüsünü yazıp bu macerayı sonlandırmalıyım. On kitaplık bir seri var çocuklar için ve o neredeyse hazır. Her an tezgaha düşebilir. “Çizgili Tarih” isimli bir çizgi roman projem var. Ve şu an biraz da teknoloji-çocuk ilişkisine kafa yoruyorum. Çocukları prizden çekmek lazım. 

Makas dergisi, Nisan-Mayıs 2019, sayı 7

RöportajHacer Yeğin

Güncelleme Tarihi: 06 Mayıs 2019, 10:00
YORUM EKLE

banner19

banner13