Gülten İkizoğlu: “Kendi iç sesimizden bizi uzaklaştıran her meşguliyet sonunda başımıza iş açacaktır.”

“Aynaya bakmadan kendi yüzümüzü göremediğimiz gibi kendi duygu, düşünce ve davranışlarımızı görebilmek için de bize ayna olacak bir araca ihtiyacımız vardır.” Deniz Demirdağ’ın Psikolog Gülten İkizoğlu ile yeni çıkan kitabı “Ötesi” üzerine söyleşisi.

Gülten İkizoğlu: “Kendi iç sesimizden bizi uzaklaştıran her meşguliyet sonunda başımıza iş açacaktır.”

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Mesleki olarak yaptığınız çalışmalar ve odaklandığınız alanlar hakkında bilgi alabilir miyiz?

Beş çocuklu bir ailenin ikinci çocuğuyum. İlkokulu Fatih Oruçgazi İlkokulu’nda, ortaokul ve lise tahsilimi Galatasaray Lisesi’nde, lisans eğitimimi de 1997 yılında Boğaziçi Üniversitesi Psikoloji bölümünde tamamladım. O yıllarda psikoloji şimdiki gibi bilinen popüler bir meslek değildi. Buna rağmen insan ruhunu anlama ve inceleme, insan davranışları üzerine düşünme merakım dolayısıyla psikolojiye yöneldim. Lisans eğitimimi tamamladığımda, bu mesleğin sadece alfabesini öğrendiğimin farkındaydım. O günden bu tarihe kadar çeşitli psikoterapi eğitimleri ve süper vizyonları almaya devam ederek ruhsal bilmeceyi çözme çabası benim için hem tutku hem mesleki bir sorumluluk oldu. 2008 yılında hâlâ hizmet vermeye devam ettiğim Sıra Dışı Aile Danışma Merkezi’ni kurdum. 2017 yılında klinik psikoloji yüksek lisans eğitimimi tamamladım. Psikoterapist olarak ergenler, yetişkinler ve çiftlerle çalışmaktayım. Grup terapileri, atölye çalışmaları yapmakta, alanımla ilgili çeşitli konularda seminerler ve eğitimler vermekteyim.  Psikoterapi yaklaşımımı psikodinamik yönelimli bütüncül terapi olarak tanımlayabilirim. Travma tedavisinde güçlü bir teknik olan EMDR terapistiyim. Grup terapilerinden psikodrama eğitimi alarak “Co Psikodramatist” unvanını aldım. Sanat terapisi eğitimimi tamamladım. Duygusal travmalarını çözümleyerek kendi yolunu bulan her insanın içindeki gizli olan güçlü kaynaklara ulaşarak kendini keşfetmeye doyamadığı bir hayat sürebileceğine inanıyorum. Bu sebeple mesleğimi çok önemsiyorum.

Kitabınız Ötesi okuruyla buluştu. Kaleme aldığınız bu kıymetli çalışma hakkında neler söylemek istersiniz? Yazım aşaması ne zaman başladı ve bu süreç nasıl gelişim gösterdi?

Aslında psikoterapi deneyimlerimi kaleme alma isteği içimde hep vardı ama nasıl, ne zaman yapabilirim bilemiyordum. Ancak aktif çalışma hayatım bitince yazmaya vakit ayırabileceğimi düşünüyordum. Eylül 2018’de babamın ani vefatıyla beraber ölümü yakinen hissetmek bana yapmak istediğim şeyleri ötelememem gerektiğini hatırlattı. Kendime şu soruyu sordum: “Ölüm kapını çaldığında neyi yapmadan gitmiş olmak seni üzer?” Ve cevabım netti: Mesleki deneyim ve bilgilerimi bir kitapta toplamadan gitmiş olmanın beni gerçekten üzeceğini hissettim. Hani derler ya yazmasaydım gözüm açık giderdi. Babamı kaybetmenin yas duyguları içindeyken bir arkadaşımın “Senin yaptığın her hayırlı işten babanın hanesine de sevap yazılır.” demesi de beni iyice motive etmişti. Bu motivasyonla başladım ancak hemen hemen on sayfa sonrasında yoğunluktan zaman ayıramayıp uzun süre duraklama dönemine girdim, yazdıklarım öylece kaldı. Pandeminin ilk aylarında eve kapanmamızla beraber fırsat bu fırsat dedim ve kitabın üçte ikisi pandeminin ilk üç ayında tamamlanmış oldu. Ağustos 2020’de son noktayı koyup yayınevine gönderdim. “Ötesi” yıllardır zihnime yerleşen bilgilerden, duygularıma işleyen anılardan, terapi deneyimlerimden süzülen öz bir kitap. Özümsemediğim, duyumsamadığım hiçbir bilgiye, hiçbir kelimeye yer vermedim diyebilirim. Gerçek kendiliğe ulaşma yolunu gösteren bu kitabın her bir satırının da gerçek kendiliğimden gelen ses olmasına özen gösterdim.

 

“Ötesi” isimli kitabınızı kaleme alışınızın temel dinamiği neydi? Bu kitapla okuru hangi duygusundan, hangi noktasından yakalamak istediniz? “Ötesi” ile bize neyi göstermek istediniz?

Dünyaya gelen her canlının, insanın varlığı çok kıymetli. Hepimiz kendimize özgü gizli bir hazine ve bu hazineyi ortaya koyma isteği ile doğuyoruz. Bir tohumun hâl diliyle “Beni toprağa ek ki çiçek açayım.” demesi gibi her bir insanın şahsına münhasır kendiliği de beni ortaya çıkar, der âdeta. Bunun ortaya koyulamaması kişinin kendi özünden uzaklaşmasına, kendisiyle temasını kaybederek psikolojik semptom ürettiği huzursuz bir hayata sürüklenmesine sebep olur. Gerçek kendiğimizden uzaklaşıp sahte bir kendillik geliştirmemizin sebebi; doğduğumuz an itibarıyla çevremizdeki kişilerin hataları, tutumları ve yaşadığımız küçük ya da büyük duygusal travmalardır. Psikoterapi süreci geçmiş travmalarımızın sebep olduğu duygusal ve düşüncesel yaralarımızı şefkatle sarıp gerçek kendiliğimizle kucaklaşma yolunu açar. Bu kıymetli yolu herkesin deneyimlemesini isterdim. Ancak psikoterapi herkesin ulaşabileceği bir hizmet olmadığından, insanların daha kolay ulaşabileceği onlara âdeta terapist gibi yaklaşan terapötik etkisi olmasını istediğim bir kitap yazma fikri “Ötesi”nin kaleme alınmasına sebep oldu.

İstedim ki okur, her durum ve olaydan kendine doğru giden bir yol olduğunu keşfetsin. Bu yol ne kadar zorlu da olsa kendisiyle kucaklaşmanın her şeye değdiğini, kendisinden asla vazgeçmemesi gerektiğini kitaptaki kahramanların hikâyelerinde görsün ve hissetsin. İçimizde yolunda gitmeyen bir şey varsa bunun mutlaka bir sebebi ve çözümü olduğuna inanarak kendine olan inancını kaybetmesin. “Ötesi” ile okurun kendini anlama, keşfetme, ihtiyacı olanı fark ederek kendisi ile bütünleşme isteğini uyandırmak istedim. Bunun yanında okuyucuya psikoterapi sürecinin ne olduğunu, kişiyi nasıl iyileştirdiğini, terapistin duruşunun bakışının nasıl olması gerektiğini göstermek gibi bir amacım da vardı. Sanırım “Ötesi” ile anlatmak istediklerimi kısaca böyle özetleyebilirim.

“Ötesi”, okurlarına travmaları ile yüzleşmesi için bir fırsat sunuyor. Anlatılanların gerçek hayattan hikâyeler olması bu yüzleşmeyi daha da kuvvetlendiriyor. Peki, insanların travmaları ile yüzleşmesi neden ve ne derece önemlidir?

Doğduğumuz andan hatta anne karnından beri yaşadıklarımızı biz geçti sanıp hatırlamasak da aslında geçmiyor. Olumsuz anlar, anılar bilincimizden kaybolsa bile bilinçdışında saklı kalıyor. Bilinçdışında saklı olan özellikle duygusal şiddeti yüksek travmatik etkisi olan anılar biz fark etmeden hayatımızı devralıyor. Kendimizi tanımlarken kimi zaman huzursuz, belki huysuz belki kaygılı belki çabuk parlayan ya da melankolik, şıpsevdi, çabuk pes eden, kolay güvenmeyen vs. gibi sıfatlarla tanımlıyoruz ama gerçekte bunlar bizim gerçek kendiliğimize ait sıfatlar mı yoksa çözümleyemediğimiz travmaların duygusuyla yüzleşmemek için kendimizi koruduğumuz bir iç sistem mi? Kişiliğimiz karakterimiz dediğimiz şey aslında hiç de bize ait olmayan bir savunma mekanizması olabilir. Bununla yüzleşip gerçek duygularımıza temas edemediğimiz sürece kendimizle, tüm insanlarla ve tüm dünyaya ilişkimiz sahte, kopuk ve keyifsiz olur. Bu temassız kopuk hâl, varlığımıza, yaratılışımıza ters olduğundan büyük evrensel sistem yani kader karşımıza zorlayıcı yaşantılar çıkarır. Çünkü kaderin odağı ruhsal tekâmüldür. Yüzleşip işlemleyemediğimiz travmanın duyguları bazen fiziksel ya da ruhsal hastalık olarak karşımıza gelir.  Yani ruhsal rahatsızlık olarak tanımlanan depresyon, panik atak, yeme bozukluğu, kaygı bozukluklarından tutun da ara ara ortaya çıkan iç sıkıntısının altında bile fark edilmemiş, çözülmemiş büyük ya da küçük travmalar olabilir. Yüzleşmek zorlayıcı da olsa bizi büyütür, güçlendirir, hayatla gerçek bir temas kurmamızı sağlar. Bu temas çok kıymetli ve önemli çünkü kendimizi ve hayatı duyumsayarak olduğu gibi kabul edip yaşamamızı sağlar.

Terapide hikâye kullanmanın ne gibi faydaları vardır? İnsanların kendi hikâyelerine benzer hikâyeler ile karşılaşmaları, okumaları onlara ne gibi kazanımlar sağlar?

Aynaya bakmadan kendi yüzümüzü göremediğimiz gibi kendi duygu, düşünce ve davranışlarımızı görebilmek için de bize ayna olacak bir araca ihtiyacımız vardır. Zira kendimize kör olan bir tarafımız var. Kendimizle ilgili düşünürken zorlanırız. Başkasının hikâyesine bakarken hikâyedeki kişinin yaşadıkları üzerinden düşünmek daha kolaydır. Terapiye başlayan kişilere ilk görüşmelerde sorduğum bir soru vardır. “Anneni, babanı tarif eden, anlatan üç olumlu üç olumsuz sıfat söyleyebilir misin?” Danışanlar çoğunlukla buna cevap vermekte zorlanmazlar. Sonrasında kişinin kendisini anlatan üç olumlu, üç olumsuz sıfatı sorduğumda ise genellikle zorlanırlar. İnsan kendine bakmakta kendini tanımlamakta zorlanır. Bu sebeple kişinin başka hikâyeleri kendine ayna yapması, hikâyelerden kendine giden bir yol yapması daha kolay olmaktadır. Bir de ne kadar farklı yaşantılarımız olsa da insanın ortak acılar ve duygular içinde olduğunu görmek de kişiye yalnız olmadığını hissettirerek güç verir. “Ötesi”nde bir çiftin, bir yetişkin kadının, bir erkeğin, bir ergenin ve terapistin hikâyelerini ele alarak aslında her yaş grubunun kendinden bir şeyler bulacağı bir kitap olmasını istedim.

Günümüzde artık kendimizi daha az sever olduk sanırım. Hep daha iyiyi, bizde olmayanı arıyoruz. Kendimizi daha iyi anlamak ve affetmek için ne yapmamız gerekir?

Gözlemlemek, düşünmek, uğraşmak, farkına varmak, vazgeçmemek, okumak, keşfetmek, ilişki kurmak ve yetmiyorsa mutlaka psikoterapi sürecine girmek. Kendimizi kabul edip sevmek, kendimize karşı şefkatli davranmayı da peşinden getirir.

Bir başkasını anlamaya ve onu olduğu gibi kabul etmeye çalışırken kendi sınırlarımızı nasıl çizeriz?

Diğerini anlamak kadar anlaşılmaya, diğerini olduğu gibi kabul ederken olduğumuz gibi kabul edilmeye de ihtiyacımız var. Anlamak ve anlaşılmak, kabul etmek ve edilmek karşılıklı bir dans uyumunda ise kişiye huzur verir. Bu uyum yoksa hep bir taraf kendinden veriyorsa burada sınır koymak kendimizi korumak için gereklidir. İlişkiler; bizi yoran, huzursuz eden, zorlayan, zarar veren bir yere doğru gidiyorsa karşı tarafa bu duygularımızı “Ben diliyle” anlatarak ihtiyacımızı ifade etmeliyiz. Diğer kişi bu duyguları ve ihtiyaçları anlar ve sınırlarımıza saygı duyarsa ne ala. Aksi hâlde bu ilişki üzerine düşünmemiz gerekir.

Her insanın hayatında düşüş ve dönüm noktaları oluyor. Böyle zamanlarda neler yapmalı veya yapmamalıyız? Sizi bu anlamda motive eden, bizlere de tavsiye edebileceğiniz altın harflerle yazılı kelimeleriniz var mı?

Evet, burası dünya, cennet değil. Elbette ki zor geçitlerden geçtiğimiz zamanlar olacak. Böyle zamanlarda kişinin duygularından kaçmadan, duygularını bastırmadan, duygularından utanmadan olduğu gibi yaşaması çok önemlidir. O yoğun duyguları o anda yaşayıp tüketmek gerekir. Bastırıp kaçarsak ömür boyu gölge gibi peşimizden gelir. Bu duygular içinde savrulurken kendimize şefkatli davranmak ve “Bu da geçer Ya Hu!” diyebilmek, çevremizden destek istemek bu süreci kolaylaştıracak önemli bir unsur.

Altın harflerle yazılı cümlemin biri “Zorluklar, gelişmek için fırsattır.”, diğeri ise kitabımda geçen kendi cümlem “Kuşun özgürlüğü konduğu dala değil, kanatlarına güvenmesinde saklıdır.” Yani tutunduğumuz dallar, dayandığımız dağlar yıkılabilir, insan hep kanatlarını güçlendirmeli.

Uzman bir psikolog olarak “Sağlıklı insan” tanımınızı öğrenebilir miyiz?

Sağlıklı insanı; sevgiyle üreten, coşkuyla yaşayan, doğal, özgün, spontane olabilen, geçmişi, bugünü ve geleceği arasında dengeyi kurabilen, eleştiriye ve gelişime açık, kendine olduğu kadar diğerine de saygı duyan, yerinde ve yeterince tepki veren insan olarak tanımlayabilirim. Böyle söyleyince az sayıda sağlıklı insan var gibi göründü ama en ideal tanımı verdim. Bence bunların asgari şekilde olması yeterlidir.

Mutluluk kavramı etkin bir kalkınma ölçütü olabilir mi? Refah seviyesi ve etik değerler mutluluğu nasıl etkiler?

Maslow’un kuramına göre insanların yaşam motivasyon kaynakları olan fizyolojik ihtiyaçlar, güvenlik ihtiyacı, ait olma ve sevgi ihtiyacı, saygı ihtiyacı, kendini gerçekleştirme ihtiyacının mutluluk üzerinde önemli bir belirleyici olduğunu gösteriyor.  Mutluluğun çok sayıda değişken tarafından etkilendiği söylenebilmektedir. Ben mutluluktan ziyade huzur kavramını önemsiyorum. Mutluluk her duygu gibi yaşanır ve biter. Hayatın gerçeği içinde; üzüntü, hayal kırıklığı, öfke, korku, utanç duygularını yaşayacağız, yaşamalıyız da. Sürekli mutlu olamayız. Fiziksel ihtiyaçlarını, açlık, susuzluk, ısınma, korunma gibi, asgari düzeyde karşılayabilen her insanın iç huzurunu yakalayabileceğine inanıyorum.

Toplumsal olarak baktığımızda mutluluk refah seviyesiyle beraber artar mı? Ben her şeyde dengeli olmanın huzur getirdiğine inanıyorum. Refah seviyesinin ortalama değerlerin altında olmasının yoksunlukla beraber mutsuzluğu getirdiği gibi ortalama değerlerin çok üstünde olması da doyumsuzlukla beraber mutsuzluk getiriyor. Bu çıkarımı bireysel örneklerden yola çıkarak yapıyorum. Sosyal ve toplumsal refah seviyesi ile mutluluk arasındaki korelasyonu yapılan araştırmalara bakarak yorumlayabiliriz. Ben bir psikolog olarak hep bireysel bakmaya odaklı olduğumdan bu konuda yorumum bu şekilde.

Günümüz insanının en temel eksikliği nedir?

Sadece günümüz insanın değil bence her çağdaki insanın en temel eksiği; sevilme, onaylanma, olduğu gibi kabul edilme, olduğu hâliyle değerli hissetmektir. Günümüz insanı bu ihtiyaçlarını maddî lüksle, başarıyla giderebileceği yanılgısına daha fazla düşmüştür. Hâlbuki maddî konfor ruhsal açlığı gideremez sadece kişiyi bir süreliğine avutur.

Kendimizi tanıma ve gerçekleştirme yolculuğumuzda en önemli unsurlar nelerdir? İlk başta içinde yetiştiğimiz aile ve toplum geliyor aklımıza. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

Tabii ki başta annemiz ve ailemiz olmak üzere içine düştüğümüz sosyal ortam ki ben buna sosyal plasenta diyorum, bu yolculuğun gidişatını belirleyen en önemli kişilerdir. “Kendilik Bozukluğu” kuramının ünlü kuramcısı Masterson, bunu çevresel faktörler ve kader olarak açıklıyor. Çevresel faktör olarak en önemli unsur, annemizin özellikle ilk üç yıllık hayatımızda ne kadar kuşatıcı bir anne olduğu ve ne kadar yerinde ve yeterince annelik yaptığı ile ilgili. Annemizin sağlıklı bir anne olması, özümüzdeki kendiliğimize yabancılaşmadan, çevreyle uyumlu bir şekilde büyümemize sebep olarak kendimizi gerçekleştirme yolculuğumuzda hiç bitmeyen bir yakıtımız olur. Eğer annemiz sağlıksız bir anne ise ve kader bizi ölüm, savaş, deprem, hastalık gibi zorlayıcı yaşam olaylarıyla karşılaştırmışsa bu yolculuk daha çetin ve zorlu olacaktır.

Hepimiz geçmişin yüklerini taşıyoruz ve gerçekten geçmişin bizi şekillendirici bir etkisi olduğunu görüyoruz. Peki, geçmişteki tüm hasarlarımızı tam anlamıyla onarabilmemiz mümkün müdür?

Bence hayatın tamamı onarım ve gelişim sürecidir. Nefes aldığımız sürece bu devam eder.  Tüm hasarları değil de yolumuza taş koyan hasarları onarabilmek yeterlidir ki bunun kesinlikle terapi süreciyle mümkün olduğuna inanıyorum ve deneyimliyorum. Onun dışında kalanları tüm hayatımız boyunca onarmaya devam ederek kendimizi geliştiririz.

Modern insanda, bir telaş hâlinin söz konusu olduğunu görüyoruz. Şehir yaşamında hep bir koşturmaca mevcut. Bu telaş hâli de bunun giderilmesine yönelik bir çabaya sokuyor bizleri.  Kimimiz şehirden doğaya kaçmayı arzuluyoruz, kimimiz melankolik bir yalnızlığa sürükleniyoruz, kimimiz ise aşırı sosyalleşme çabasına giriyoruz. Bu telaş zaman zaman insanı sebepsiz yere atıl olmaya da itebiliyor. Böyle garip bir girdap var. Sizce bunun üzerine çok fazla düşünmeli miyiz? Bu telaş kaçmamız gereken bir mesele mi, yoksa “Su akar yolunu bulur.” düsturuyla akışına mı bırakmak gerekiyor?

Kendi iç sesimizden bizi uzaklaştıran her meşguliyet sonunda başımıza iş açacaktır. Koşuşturmaca içindeyken bedenimizden ve ruhumuzdan gelen isyanı duymayıp ihtiyacımız olan bize nefes aldıracak alanı kendimize açmazsak bir gün savrulacağımız muhakkaktır. Tükenmişlik sendromunu içine düştüğümüzde kendimizi tamamen atalete bırakır sonra da bunun mutsuzluğunu yaşarız. Ya da kalabalıklardan yorulup kendimizi yalnızlığa bırakır, sonra yine yalnızlıktan bunalırız. Aslında zaman zaman sosyalleşmeye zaman zamanda yalnızlığa ihtiyacımız var. Bazen yoğun tempoda çalışıp bazense daha sakin bir tempoda olabiliriz. Sanatçının bir şarkıda “Elbette bazen hızla dönüp bazen duracağım, elbette bazen söyleyip bazen susacağım.” dediği gibi. Ancak bunları kendi ihtiyacımızı hissederek kendi tercihimizle yapıyorsak sağlıklı. Eğer kendi kontrolümüz dışında gerçekleşiyor ve yönetemiyorsak iyileştirilmesi gereken bir durum var demektir.

Pandemi döneminde danışanlarınızın şikâyetlerinin özellikle yoğunlaştığı alanlar nelerdir?

Aile içi iletişim sorunları ve anksiyete bozuklukları, pandemi öncesinde de sık karşılaşılan problemlerdi. Pandemi ile beraber daha fazla ve daha yoğun yaşanmaya başladı.

Meslek hayatınız boyunca danışanlarınızda ilk görüşmelerde en sık duyduğunuz şikâyetler nelerdir? Var mı böyle bir listeniz?

İsteksizlik, umutsuzluk, yaşam enerji azlığı gibi depresif belirtiler sıklıkla dile gelen şikâyetlerdir. Sürekli kaygılı olma hâli, bedenselleşmiş şikâyetler, çarpıntı, nefes darlığı, cilt rahatsızlıkları, kas spazmları yine çokça rastladığım şikâyetlerden. Duygusal dengesizlik, ani yoğun üzüntü ya da ani yoğun öfke gibi ilişkileri zorlayan durumları da yine sık rastlanan şikâyetler olarak sayabilirim.

Bugün artık “Kadın” değil bir “İnsanlık” sorunu hâline gelen fiziksel ve psikolojik şiddetin sosyolojik nedenleri nelerdir?

Biz psikologlar her duruma psikolojik açıdan bakmaya alışkın olduğumuz için bu durumu da psikolojik açıdan değerlendirip sosyolojik değerlendirmeyi uzmanlarına bırakayım. Psikososyal açıdan baktığımızda çocukluğunda şiddete maruz kalan ya da şiddete tanık olan birinin yetişkinliğinde şiddet meyilli olma riski maalesef ki yüksektir. Bunun dışında psikotik bozukluklardan manik tip bipolar bozuklukta, şizofreni ve paranoid bozuklukların akut döneminde kişinin kendine ya da çevreye saldırgan davranışlarda bulunmasına rastlayabiliyoruz. Kişilik bozukluklarından borderline, antisosyal, narsisistik kişilik bozukluklarında da şiddet içeren davranışlar görülmektedir. Uyuşturucu madde kullanımı da saldırganlığa sebep olmaktadır. Çözümü hukuktan, sosyal hizmetlere kadar ilgili tüm alandaki sistemsel çözüm önerilerini kısa zamanda hayata geçirmekle mümkün olacaktır diye düşünüyorum.

Kadına şiddetin temelinde ne vardır? Kadına şiddeti önlemenin en etkili yolu nedir?

Psikolojik açıdan temelini bir önceki soruda kısaca açıkladım. Önleyici ve tedavi edici unsurların sistemsel bir yaklaşımla ele alınıp hayata geçirilmesinden başka etkili bir yol olduğunu düşünmüyorum. Destekleyici olarak kamu spotları, halka yönelik eğitimlerin artırılması ve dizilerde ve televizyon programlarında şiddeti teşvik eden yayınların kaldırılması uygun olur. Uzun vadede tabii ki sağlıklı, güçlü kadın ve sağlıklı erkek sağlıklı aile demek olup sağlıklı ve mutlu çocuklar yetiştirecektir.

Söyleşi: Deniz Demirdağ

Yayın Tarihi: 19 Mart 2021 Cuma 13:30 Güncelleme Tarihi: 19 Mart 2021, 13:52
banner25
YORUM EKLE

banner26