Gözlerim artık ışığın içindeki çekirdeğe dikildi

Galatasaray Üniversitesi’nde felsefe okuyan delişmen bir zekayla faydalı ve kışkırtıcı bir söyleşi.

Gözlerim artık ışığın içindeki çekirdeğe dikildi

 

Galatasaray Üniversitesi’nde felsefe okuyan delişmen bir zekayla söyleştim. Fatih Öztoprak'la. Gece iki buçuk sularında biten bu uzun söyleşinin faydalı ve kışkırtıcı olacağına inanıyorum.

Konya'dan İstanbul'a geldin. Galatasaray'da felsefe okumaya. Nelerdi seni bu üniversitede felsefe okumaya sevk eden sebepler?

Aslında anlaması basit olan sebepler, ama bayağı değil. Biraz romantik de görünecek. Makine mühendisliği okurken de felsefe okuyordum. Konya bana yetmemeye başlamıştı. "Seçkin" sayabileceğim insanları bulmaya çabaladım uzun zaman. Mühendislik okurken çoğu zaman camiye kaçardım. Çokça yalnız kalırdım. Camide ağlar, şiir yazardım. Böylece hâlden hâle zamanım geçti. Ama içimdeki garip huzursuzluk hiç dinmedi.

Bu huzursuzluğu yenebilmem için çok şeyi tanımam gerektiğine inandım bir zaman. "Düşünme"yi yenemedim. Kendi içimde patlamak için hazır bekleyen ve ne zaman patlayacağı belli olmayan o sabırsız "şey"e engel olamadım.

Bir akşam odamda volta atarken bir anda dizlerimin bağı çözüldü ve olduğum yere oturdum. Ve kendi kendime şunu söylediğimi hatırlıyorum: "Bu böyle olmayacak." Hemen ertesi gün gidip bir dershaneye kaydoldum ve Galatasaray'a uzanan süreç başlamış oldu. Felsefe biraz ceberrut gibi oldu benim için. Fazla bölüm tercihi yapamıyordum bir kere. Ortak alan bölümlerini gözetmem gerekiyordu. Felsefeyi seçtim. Çünkü insanlığın bütün temel problemleri için ancak sağlıklı bir düşünce dünyasının, sağlam bir entelenjansiyanın ve en önemlisi kendi düşünsel, bilişsel ve duygusal süreçlerini iyi takip edebilecek bir bilinç hâlinin (ki buna ben kemâlât diyorum artık) gerekli olduğuna inanmıştım. Temel olarak felsefenin her akımın, her üretim aracının, her keşfin, dahası yaşamın ve zamanın daima önünde olduğunu gördüğümü sanıyorum.

Seninle oturup konuştuğumuzda o sabırsız 'şey'in patladığını ama yeni patlamalar, belki sıçramalar beklediğini hissediyorum. Yanılıyor muyum? Nerelerdesin şimdi? Huzursuzluk bitmiş gibi görünmüyor...

Maalesef, biteceğine gerçekten inanmayı çok isterdim. Kendimden ne hoşnut olabiliyorum ne de kendimi "olmak istediğime" yakınsamaya cesaret edebiliyorum. Amerikalı bir arkadaşım bir fotoğrafım hakkında "dünyadaki her şeyi görmüş ama bundan hiç memnun olmamış bir adamın yüzü" yorumunda bulunmuştu. Hayatımda beni en çok vuran cümlelerden biridir.

Her ne görürsem göreyim her birini eninde sonunda tüketeceğimi öngördüğümde kıyametim koptu sanki. Sürekli tedirgin, sürekli denetim hâlinde ve sürekli huzursuz olmak büyük bir felaket. Artık bu durum "arayış"tan da çıkmış durumda ve beni nereye götürüp bırakacağına dair en ufak bir fikrim yok. Sıçramalar ve patlamalar yakamı bırakmıyorlar, yoksa ben onlardan hoşnut olduğumdan değil. Yine de huzursuzluk da, patlamalar da, sıçramalar da benim misafirim. Ama ben onları nasıl hoşnut tutacağım?

Burda tasavvuftan ve ariflerden bahis açmanın uygun olacağını düşünüyorum. O büyük müminlerin tecrübeleri, kitapları ve canları terbiye edip azat eden yolları nerde duruyor? Nasıl nazar ediyorsun oraya? Onlar ve devam eden 'yol'lar bu çağın muzdarip ruhlarını zaptetmeye yetmiyor mu?

Aslında bana sorarsanız, en alt tabanda "yeter" diyebilirim. Neden yeter; çünkü "tâlim ettirme"ye dayalı ekoller karakteri ve kişiliği baştan aşağı evirmenin derdine sahiptir. Arif olmak da böyledir, en azından benim nazarımda, bir yerde öyle duruyor. Büyük zâtlarda olan şeyin ne olduğu hakkında gerçekten kafa yoran bir insan, aslında kendiliğinden o zâtların mirasçısı olmayı kabul etmiştir. Tasavvuf sisteminin bugüne doğrudan doğruya eskilerin yaptığı etkiyi yapıp yapmadığı tartışılabilinir. Bence tartışılmalıdır da.

Günümüzdeki "hiper tasavvuflanma" ve "aşksal patlama" bizi nereden alır, nereye götürür? Bunca ehemmiyetli bilginin pervasızca orta yere dökülmesi bizim hakikatte yararımıza mı, bunu soruyorum kendime son zamanlarda. Ama görünen o ki, kümülatif bilginin gölgesinde kalmayan başka bir "öz" var. Bu öze sahip çıkmak, bütün bunların yapacağı işleri insanın üzerinde ehliyetli bir şekilde tecessüm ettiriyor, en azından kendime olanda bunu görüyorum.

Eskilerin sevişi ve aşkı bizim şimdimizin neresinde kalıyor? Canın terbiye edilmesiyse asıl mesele, bu insanın kendiyle kendinden kendisine bir derttir. Eğer buna samimiyetle tutunulursa, ne aşk ne tasavvuf ne de bilgi bir perde olabilir. Akil adam, ârif adam bana göre en başta bunu gözeten adamdır. Bugün ehil olan-olmayan herkesin önüne döküldüğü hâliyle aşk ve tasavvuf, otomatik olarak büyük bir tezgâh hâline geliyor. İnsanı terbiye eden yanı belki ölmemiş olsa da, insanı öğüten bir yanı da var. Bu da sistematik bir şey değil, tamamen insan faktörünün gittiği her yere taşıdığı temel problemlerden müteşekkil. Bu gidişât bir yerden döner mi, bilmiyorum. Ama kendi kendime inanmak zorunda kaldığım bir şey var, o da: kendime sahip çıkmak. Kendime sahip çıkmadığım sürece aşk da, tasavvuf da, can terbiyesi de üzerimde bir tahakküm sahibi olamaz. Kendimi takip edemiyorsam eğer, terbiyecimi de takip edemem. "Bilmek" zaten büyük bela. "Bildiğini kabule zorlanmak" ise çok daha büyük bir bela. Dikatomik olarak bu "bilmek" ve "bildiğini kabule zorlanmak", bu terbiye sisteminin kendisini insanın üzerinde tahakkuk ettirmesine engel oluyor bana göre. Bu kemâlât işinin bir sonu yok ve iyi ki de yok. Yoksa yaşamak adına, son tahlilde, kimse bir bahane bulamazdı.

Benim vaktim azalıyor. Yarın gençlere ders anlatacağım ama bu sohbeti de kesmek istemiyorum. Yirmili yaşların başındasın ve kümülatif bilgi 'hallaç'lığı yapıyorsun. Yorucu, yıpratıcı bir ameliye. Var mı okulunda, çevrende yakıcı bir dert ile, sancı ile sana eşlik eden arkadaşların? Okulundaki ve çevrendeki kişilerin ahvalinden anlat biraz da...

Gönül suyum bulanık görünebilir, buna itiraz etmeyeceğim. Ama maalesef kimse kendisinin ve "mesele"nin farkında değil. Sadece "çırpınmak" var onlarda. Bir yerden, bir daldan tutunmak onlara yetiyor. Ama ben maalesef yetiremiyorum, tutunamıyorum, tutunup kalamıyorum. Hep "daha üstünü var" hissini kendimden söküp atamıyorum. Her şeyin üzerine basıp geçiyorum adeta.

Bir yerde inanılmaz bir şey bu. Öyle şeyler buluyor ki insan, bunların bir adı ve kavramsallaştırması olsaydı eğer... Ama yok, sığmıyor hiçbir şeye. Bu "hallaç"lık kendimi bildim bileli var bu yüzden. Gerçekten de berbat bir şey bu. Açıkçası iki-üç seneye kadar bu zihinsel çöplüğün içinde kayıp durumdaydım. Ama şimdi pek çok şey çok ama çok net. Gözlerim sanki artık hâleye değil de ışığın içindeki çekirdeğe dikilmiş durumda. O çekirdek beni öldürebilir. En çok arzu ettiğim şey de o. Bir rüyam var: Hz. Peygamber'in kapısında, elimde O'nun bıçağını Kendisi'ne teslim etmek üzere bekliyorum. O kapının önünde bekliyorum senelerden beri. "Duymaktan ve görmekten vazgeçtiğinde bulacaksın." denilmişti bir kere rüyamda. Bu "hallaç"lık da tükenecek bir gün, diye umut edip duruyorum. "Bir gün benim de dünyevî işlerim bitecek" diye umuyorum. Ölümün kendisi gelmeden beklediğim o "ölüm"ün gelip beni bulmasını istiyorum. Ne sabır, ne sabırsızlık... Buna hiçbir şey çare olamıyor.

İnsanlar bana hayran oluyor beni dinlerken. Bunu nasıl karşılamam gerektiği konusunda en ufak bir fikrim yok. Ben bir büyücü olmaya hiç azmetmedim. İnsanların kendisine tapacağı bir adam olmayı hiç istemedim. Bundan her şeyden korktuğumdan daha da çok korkuyorum. Ama maalesef bununla karşılaşıp durmaktan kendimi kurtaramıyorum. Derdi, sancısı, ateşi olan arkadaşlarım elbette varlar. Ya onlar bir şey yaptı ve kendilerini kurtardılar ve ben meydanda öylece kalakaldım zelil bir hâlde, ya da diğer türlüsü. İkisini de düşünmek beni kahrediyor.

Peki bunca söz ve kıvranış kağıda dökülse, paylaşılsa, belli bir yöntem tutturularak veya geldiği gibi yazılsa hoş olmaz mı sence? Yazmak biraz asrileşmiş olsa da hakikati tebellür ettiren bir yönü de var gibi. Yazacak mısın?

Yazmayı hem istiyorum hem istemiyorum. Açıkçası teknik zaaflarım olduğunu görüyorum. Yani bir kaprisim olduğundan değil, ama okunmayacaksam yazmam sanırım. Kendimi okutamazsam yazmamın bir anlamı yok gibi geliyor bana. İnsanların yüzleşmeye en çok korktukları şeyleri yüzlerine vuruyorum. Birazcık da olsa deruni kavrayışa yakın değilse bir adam, bana ana-avrat söver; ki başıma çok geldi-geliyor. Yazmak gerekli. Yazarlık ve şairlik gibi meşguliyetlerin altı maalesef çok boşaltıldı. Çok ama çok ciddi yazmamız lâzım, ki bu zaafları meydana getirenler kendiliğinden tasfiye olsunlar.

Ama daha önemli bir mesele var: "Ortalama"nın zekâ seviyesi, "ortalama"nın kavrayışı ve "ortalama"nın hissiyâtı. Bunlara kendimi uydurmayı reddediyorum. "Yazma"nın bunlara kurban verilmesine ezelden karşıyım. Eğer bütün bunlardan kurtarılmış bir bölgem olursa orada yazabilirim gibi geliyor bana. Açıkçası ciddi bir tabana ihtiyaç duyuyorum. Kendimi bir şey olarak gördüğümden değil bu. Düşünsel yapılanmam ve yazınım çok rahatsız edici olabiliyor. Çünkü insanların sahiplendiği pek çok kavram, benim nazarımda (özsel olarak) tamamıyla mesnetsiz ve boşlukta. Ya bunların asıl eksenlerine teslimini sağlamak lâzım, ya da insanların dönüp neye inandığına tekrar tekrar bakmalarını sağlamak lâzım.

Eyvallah Fatihim. Sınırları epey zorladık. Daha soracaklarım vardı. Belki başka zamana. Çok teşekkür ediyorum sana ve hayırlı geceler diliyorum kardeşim.

Tamam abi. Kusuruma bakma, uzun uzun yazdım, seni çok beklettim. İnşallah abi, siz ne zaman isterseniz. Hürmetler ederim, hayırlı geceler.

 

Mustafa Nezihi gece fetihlerine devam edecek inşallah

Güncelleme Tarihi: 11 Ekim 2013, 15:12
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13