banner16

Gökhan Özcan: Ya Tahammül Ya Sefer Kitabı Türkiye'nin İnsanî Tarihinin Önemli Bir Sayfası

‘’Kitap seçmeyi kitap okumaya dahil bir arayış olarak görür ve öğretici bulurum. Sezgilerimi de önemserim, bazı kitapların beni çağırdığını hissederim, bunu önemser, peşlerine düşerim. Bazen bir kitap beni götürüp başka bir kitabın kapısına bırakır.’’ Bugün Dünyabizim Kitap Söyleşileri'nde Gökhan Özcan’ın dingin dünyasına misafir oluyoruz.

Gökhan Özcan: Ya Tahammül Ya Sefer Kitabı Türkiye'nin İnsanî Tarihinin Önemli Bir Sayfası

Dünyabizim Kitap Söyleşiler’inde bugün Gökhan Özcan’ın derin ve dingin dünyasına uzanıyoruz. Albatros, Birey, İkindi Yazıları, Ârâf, Hece, Kaşgar, Mavi Kuş gibi dergilerde yazıları yayınlanan Özcan’a pek çoğumuz Hiçbişey, Atmışikiden Tavşan, Ruh yordamı, Günlerin Gölgeleri, Göz Ağrısı ve Serçe Parmağı gibi deneme ve öykü kitaplarından aşınayız. Elbette Gerçek Hayat dergisi ve Yeni Şafak gazetesindeki köşe yazılarını da bunlara eklemek lazım.

Yazılarıyla bizi gündelik koşuşturmaların dışına çıkaran, gelip geçici meşguliyetlerden bir nebze de olsa uzaklaşmamızı sağlayan, sürekli değişip dönüşen gerçeklere mukabil değişmeyen ve mutlak olan hakikatlere davet eder Gökhan Özcan. Sözü kendisine bırakalım:

Şu an başucu kitaplarınız hangileri? Döne döne okuduğunuz kitaplar var mı? Tabii niçin bunlar?

Sezai Karakoç'dan özellikle Şahdamar Körfez Sesler'i, İsmet Özel'den Erbain, Bir Yusuf Masalı ve Üç Mesele, rahmetli Cahit Zarifoğlu'nun Yaşamak kitabı... Yine Edip Cansever, Oğuz Atay, Exupery, Kurt Vonnegut kitapları... Az ama sürekli kılmaya çalışarak tefsir, hadis, İslam tarihi... Hazreti Mevlana'dan İmam Gazâlî'ye, Yunus Divanı'ndan Mısrî'ye, Fütuhat-ı Mekkiyye'den Ruh-ul Beyan'a kadim metinler... Ayrıca Chittick, Gai Eaton, Martin Lings, Seyyid Hüseyin Nasr ve olabildiğince Guenon... Özel olarak da Ayşe Şasa ve Muhyiddin Şekur kitapları ve merhum Tosun Bayrak'ın Esmaü'l Hüsna kitabı ... Burada unuttuklarım da vardır mutlaka... Hem başucu kitaplarım, hem de döne döne okuduklarım bunlar... Hem bana iyi geldikleri için, hem eksiklerimi gidermek, boşluklarımı doldurmak için...

Çalışırken, yolculuk yaparken veya okurken ne tür müzikler dinlersiniz?

İlle şu tür olsun diye bir tercihim yok, o sıra beni çeken şey ne ise ona bırakıyorum kendimi. Tasavvuf musikisi de olabilir, klasik müzik de... Alaturka ya da nefesler de olabilir. Hatta belki film müzikleri, caz ya da rock... Önemli olan yapılan işin ticari olmaması, belli bir seviyeyi tutturması ve duygusunu aktarmayı başarması... Okurken pek müzik dinlemem, bu hem müziğe, hem kitaba haksızlık olur gibi geliyor bana... Belki de ben iki şeyi bir arada yapamayanlardanım.

Nasıl okumayı severseniz? Sizin için ideal bir okuma biçimi ve ortamı var mı?

Daha ziyade gece geç saatlerde okuyorum, etraf sessizleşince... Ama genel olarak kitap okumak için özel şartlara ihtiyaç duymam. Kitabın yanında iyi demlenmiş çay olursa gayet iyi olur. İyi demlenmiş kitap ve iyi demlenmiş çay... Loş ışıkta oturmayı sevdiğim için kitap okurken lokal aydınlatmaya ihtiyaç duyuyorum, şimdilerde bir de yakın gözlüğüne... Yavaş ve dikkatle okurum, sürümden kazanmaya çalışmam. Şunları şunları mutlaka okumak lazım gibi dolduruşlara gelmem. Hazır listelere, okuma sırası dayatmalarına itibar etmem, bunları çok ciddiye de almam. Kitap seçmeyi kitap okumaya dahil bir arayış olarak görür ve öğretici bulurum. Okuma listem güncel kitaplardan oluşmaz çoğu zaman, kitaplarımı kendim seçmeye, kendi ihtiyaç ve yönelimlerimle onları arayıp bulmaya çalışırım. Sezgilerimi de önemserim, bazı kitapların beni çağırdığını hissederim, bunu önemser, peşlerine düşerim. Bazen bir kitap beni götürüp başka bir kitabın kapısına bırakır. Otobüste, trende, hareket halinde iken okuyamam, bu pek iyi gelmiyor bana. Etrafı seyrederim daha çok, o iyi geliyor.

Arayıp da ulaşamadığınız veya çok zor bulduğunuz kitaplar var mı?

Bir ara kendi kitabım Altmışikiden Tavşan'ı bulamıyordum. Garip ama gerçek... Sonra yeniden basıldı da bir kaç tane edinip eve sakladım. Ben muhtemelen "Kitaplarınızı bulamıyoruz" şikâyetiyle en çok karşılaşan yazarlardan biriyim, neden böyle tam bilemiyorum ama senelerdir bu şekilde gidiyor. Kitapları arayıp bulamamak durumu işe biraz da heyecan katan bir durum... Mesela yıllarca biz bir grup arkadaş sahafta Kurt Vonnegut kitapları bulma rekabeti içine girmiştik. Sonradan yeni baskıları çıktı da herkes okuma imkânı buldu.

Basılıp tükenen, sonra da bir daha basılmayan çok sayıda kıymetli kitap var. Keşke yeniden basılsa bu kitaplar... Türkiye'de bu tip kayıp kitapları araştırmak üzere herhangi bir arama tarama yapılmıyor bildiğim kadarıyla. Mesela Şeyh Ahmed Alavî'nin Allah'a Yakarış ismiyle basılan bir münacat kitabı var, vaktiyle Gelenek Yayıncılık basmıştı. Bir dönem her kitapçıya gittiğimde arar sorardım. Birçok insana söz ettim, birçok insana hediye etmek istedim ama elimdeki dışında bir nüshasına rastlamadım. Şimdi bulunabiliyor mu, bilmiyorum. Çok istisnai, çok zengin ve ufuk açıcı naz-niyaz makamında bir metindir.

En azından yayınevlerinin baskısı tükenmiş kendi yayınlarına ilişkin talebi tespit noktasında bir çabası olması lazım... Başta yazma eserler olmak üzere henüz kapağı açılmamış pek çok hazinemiz var, birilerinin el atmasını bekliyorlar. Henüz çevrilmemiş, sağda solda yapılan atıflardan, dipnotlardan bildiğimiz eserler de var. Hem de çok sayıda... Keşke onlar da bir an önce çevrilse...

Okurken “bunu ben yazmalıydım” ya da “tam da beni anlatıyor” dediğiniz kitaplar oldu mu?

"Bunu ben yazmalıydım" gibi bir duygu oluşmuyor pek bende. Bütün kelimelerin aynı kazanda piştiğine ve herkese kabınca dağıtıldığına inanırım. 'Keşke'li cümleleri biraz arızalı buluyorum. Herkes rızkına rıza göstermeli... Bunun bir haset cümlesi olmadığının farkındayım ama ancak ve ancak olacak olanın olduğu şuurunu ezberimde tutmaya çalışıyorum. Bütün güzel kelimeler insan için... Hepimiz kendi balımızı arayıp bulalım, işin böylesi güzel...

İfadelerin beni anlattığı hissine ise sıklıkla kapılırım. Herhalde bu sadece bana da olmuyor, herkese oluyor. Çünkü hepimiz aynı 'insan'ın farklı görünümleri, tezahürleriyiz. Burada sıkıntı iyiliklerden kendimize pay çıkarmadaki arzumuzu, kötülükler söz konusu olduğunda göstermiyor oluşumuzda. Bütün kitaplar, bütün ifadeler aslında bizim için birer ayna... O aynada aydınlık taraflarımızı da, karanlık taraflarımızı da görebilir, bunun muhakeme ve muhasebesini yapabiliriz.

Filmi yapılsaydı mutlaka izlerdim dediğiniz roman, hikâye, tarihi olay ve şahsiyet var mı?

Yıllar önce Mustafa Kutlu'nun Ya Tahammül Ya Sefer'ini okuduğumda böyle düşündüğümü hatırlıyorum. Türkiye'nin insanî tarihinin önemli bir sayfasına dairdir o kitap, önemlidir, keşke daha o yıllarda filme çekilseydi. Aynı şeyi Şeyh Abdülkadir Cezairi'nin hayatını okuduğumda da hissetmiştim. İlk yarısı Ömer Muhtar'ın hayatına benziyor aslında. Ömer Muhtar'ın filmi yapıldı ve bunun etkisiyle kendisini iyi tanıyoruz. Gözümüzde Anthony Quinn olarak canlanıyor ama olsun... Şeyh Abdülkadir Cezairî'nin hayatı da olağanüstü... İlim irfan peşinde olmasına rağmen rahlesinin başından kalkıp toprağını işgalcilere karşı savunan, kabileleri birleştirerek halkına öncülük eden ve bugünkü Cezayir devletini teşekkül ettiren yiğit bir adam...

Sonra Fransızlara esir düşüyor ve Fransa'da sürgün hayatı yaşıyor. O kadar etkileyici bir kişilik ki, sürgün yıllarında birçok Fransız'ı kendine hayran bırakıyor. Sonra Osmanlı yönetiminin girişimleriyle Bursa'ya getiriliyor. Kalabalık bir grupla birlikte üç yıl kadar Bursa'da yaşıyor. Ardından çok sevdiği, yolundan gittiği İbn Arabî'nin izini sürerek Şam'a gidiyor, orada talebe yetiştiriyor, eserler veriyor, irfanını yayıyor. Büyük Dürzi isyanında birçok Hristiyan'a hamilik yapıyor ve kurtulmalarına vesile oluyor. 1883'te göçüyor ve İbn Arabî hazretlerinin yanında sırlanıyor. 1966 yılında da nakli kubur ile ülkesine götürülüyor. Bu büyük hikâyenin içinde nice küçük ve olağanüstü hikâyeler var. Ama çekecek yönetmenimiz var mı, çıkar mı, bilemiyorum.

Ailece okuduğunuz veya bilhassa çocuklarınıza okuttuğunuz kitapları soralım bir de?

Bir kızım var, 13. yaşına girdi. Maşallah gayet iyi okuyor. Çocuk klasiklerinden başlayarak akla gelebilecek hemen her şeyi okudu. Exupery, Jules Verne, Samed Behrengi ve Michael Ende özellikle sevdiği yazarlar... Annesiyle birlikte özellikle Kemalettin Tuğcu okumasını istedik, onları da okudu, okuyor. Bazı pedagoglar bunu doğru bulmuyor ama ben kendi tecrübemi daha çok önemsiyorum. Bu katılaşma çağında biraz merhamete herkesin ihtiyacı var, elbette çocukların da... Dünyayı kendi mamur hayatlarından ibaret sanmamaları, yoksun ve yoksul kardeşlerine de şuurlarında, hatırlarında ve kalplerinde yer vermeleri için gerekli bu... Her çocuk gibi Mevlana İdris kitaplarını seviyor, bundan da gayet memnunum.

Malum, benim de çocuk edebiyatı kapsamında iki kitabım var, onları da okudu, sanırım sevdi. Bazen bize kitaplarından bölümler okuyor, bazen biz ona bir şeyler okuyoruz, bazen film seyrettiğimiz de oluyor beraber. En son annesiyle Küçük Prens'i izledi sinemada, Scorsese'nin Hugo'sunu da televizyondan beraber seyrettik...

Genellikle tatil nazarıyla bakılan yaz ayları başladı, siz nasıl dinlenmeyi tercih edersiniz?

Çok özel şeyler yaptığım söylenemez, düzenli tatil planları yapan ailelerden değiliz pek. Daha ziyade spontane gezilere çıkıyoruz. Benim birkaç arkadaşımla zaman zaman fotoğraf gezisi adıyla çıktığım tabiat turları var bir de. Memlekete de gidip geliyoruz. Ben denizi çok seviyorum ama seyretmek için... Aşırı sıcak havalara karşı dayanıklılığım da az... Dolayısıyla ailece bir yere gideceksek Mayıs ya da Eylül aylarında gidiyoruz daha çok. Akdeniz tipi deniz kum güneş peşinde tatil anlayışı çok bize göre değil... Daha sakin, daha hayata dönük gezintiler peşindeyiz. Bunu bir şeyleri tatil ederek değil, bir tür tebdil-i mekânla daha da canlandırmak olarak görüyorum âcizane. Klasik tatil kültürü, oteller, kalabalık sahiller, gürültü, tüketim vesaire, tahmin edilebileceği üzere hiç gündemimizde değil...

Kitaplarınızı nereden temin edersiniz?

Ben hâlâ kitapçılardan temin ediyorum kitaplarımı. Kitapçıları severim. Sahaf dolaşmayı da severim ama artık Ankara'da eski sahaf kültürünü yaşatan pek az mekân var. Bunu da yok dememek için söylüyorum. Bizim gençliğimiz kitapçı dükkânlarında geçti, hem memlekette, hem üniversite için geldiğimiz büyük şehirde. Dolayısıyla kitapçı dükkânları daha sıcak geliyor diğerlerinden. Kitap kafe tarzı mekânlara da temelde itiraz edemiyorum ama orada atmosfere hâkim olan şey kitaplar olmuyor pek. Yeme içme, sohbet, takılma hepsi bir arada... Dolayısıyla kitaplar sadece işin bir parçası...

 

Röportaj: Munise Şimşek

 

Güncelleme Tarihi: 12 Temmuz 2018, 11:55
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Adil Sarak
Adil Sarak - 3 ay Önce

"dünyabizim"de emeği geçen tüm abilerden/ablalardan Allah razı olsun. Çok güzel bir site kurmuşsunuz. Allah sa'yinizi meşkur, zenbinizi mağfur eylesin. Amin. Amin.

banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6