Girişimciler, postmodern dünyanın filozoflarıdır

Nazif Berat, klasik tabirle bir girişimci. Ama klasik girişimciliğin sınırlarını sorgulayan, işine ‘kendilik’inden emin bakışın gücü ve ışıltısı ile yaklaşan biri. Serdar Arslan, Nazif Berat ile girişimciliği, gelecekte bizi nelerin beklediğini konuştu.

Girişimciler, postmodern dünyanın filozoflarıdır

Dünyanın hızla değiştiği, değişirken dönüştüğü ve dönüştürdüğü bir zaman dilimindeyiz. Bu değişimden kendimizden oldukça emin bir şekilde haberdar olduğumuzu farz etsek de meselenin derinine vakıf olduğumuzu söylemek zor. Daha çok lâfzî bir farkındalık bu. “Batı’da o var ama bizde de bu var, aslında bizden almış Batı” gibi kompleksli yaklaşımlarla yaklaştığımız için işin özüne genelde vakıf olamıyoruz. Bir de kavramlara mesafemiz ya da kavramları yanlış kavramamız söz konusu. Bu konulara parmak basmak, konuyu kişisel düşünce gündemimize almak noktasında, klasik tabirle bir girişimci olan fakat klasik girişimciliğin sınırlarını sorgulayan, ‘kendilik’inden emin bakışın gücü ve ışıltısı ile meselelere yaklaşan Nazif Berat ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Öncelikle sizi kısaca tanıyabilir miyiz? Kimsiniz, neler yaparsınız?

Merhaba, ben Nazif Berat. Fikir mühendisiyim. Sosyolojik analiz yapar, psikagrafik ölçümlemeler eşliğinde fikirler geliştirir, sonrasında da mühendislik disipliniyle projeler üretirim. Baştan sona yenilikçi bir iş modeli kurgulayıp, bunun eyleme geçirilmesi noktasında da bir ‘girişimci’ olarak Türkiye’de ve yurtdışında çalışıyorum. Fikirler enteresan, kişiler enteresan, dolayısıyla çalıştığım şirketler de enteresan oluyor. Özünde kimsiniz, diye sorarsanız, inanın ben de bilmiyorum. Bilseydim zaten arayışımı tamamlamış ve üretmiyor olurdum. Ne yaptığıma gelince de, tersinden cevap vereyim. Allah’ın bana bahşettiği bu değerli zamanı boşa harcamamaya gayret gösteriyorum, geriye bakmıyorum, yörüngesinde ‘insan’ olmayan hiçbir işle uğraşmıyorum.

Siz bir girişimcisiniz. Neye, neden ve nasıl girişiyorsunuz?

Girişimci, tasası olan kişidir, dünyaya kendi penceresinden bakılsın ister. Pencere yoksa inşa eder, süsler ve insanların hizmetine sunar. Girişimci olmak postmodern dünyanın filozofu olmakla eşdeğer bana göre. Eskiden düşünürlerdi, şimdi girişiyorlar ve fark yaratıyorlar.

Benim projelerimin odağında da tasa ve farklılık oluşturmak var. Proje mutlaka bir sorunu çözmeli, topluma bir faydası olmalı ve yenilikçi değerler içermeli. Düşünüleni düşünmeye, yapılanı yapmaya, tekrarlamaya gerek var mı? Bence yok.

Hayal kurarım, okurum, hepsini birbirine karıştırıp ortaya çıkan şey/şeyler üzerinde de bir stratejiyle işe başlarım. Gerisi Allah’tan…

Bir yazınızda zaman içinde duygu analistleri, sosyal medya psikoloğu, etik iş yapma (kontrol) mühendisi, ruha göre şarkı ve beste yapan ruh sanatçıları, bilgisayar - insan etkileşim yöneticisi gibi yeni meslek dallarının ortaya çıkacağına dair öngörüleriniz var. Bu öngörüde bulunmanızı gerektiren durum nedir? Dünya nereye gidiyor?

Tabii, dahası da var. Bir gün bizim de robot bir başbakanımız olacak. Olabilir demiyorum, kesinlikle olacak diyorum. Makinenin insanları yönettiği yıllara yaklaşıyoruz. ‘Makineleşmek’ insanoğlunu kendisini sorgulamasına ve kendi özüne dönme arayışına itecek. Hastalıklarımız, sorunlarımız teknolojiyle birlikte dönüşüyor, dallanıp, budaklanıyor. Facebook’ta attığı postu beğenilmedi diye bunalıma giren insanlar var. Beğenilmenin, paylaşılmanın ‘ihtiyaç’ haline geldiği bir ortamda yeni mesleklerin de ortaya çıkması kaçınılmaz bir hal alıyor ister istemez.

Dünyanın nereye gittiğini inanın hiç bilmiyorum. Ama şundan eminim. Hepimiz yalnızlaşacağız, ülkelerin dünyasından kişilerin, küçük toplulukların dünyasına doğru bir eğilim var. Teknolojinin insanoğlunu tahammülsüzleştirdiği apaçık ortadayken, yakın gelecekte, herkes kendisi gibi düşünenlerle bir arada olmak isteyecek. “Kitap okumayı sevenlerin ülkesi”, “Sadece Çikolata Sevenler”, “Dindar Gençlerin Ülkesi” gibi ilgi alanlarına göre bağımsızlıklar ilan edilebilir. Bir bakmışız, “Dünya Bizim” diye bir ülke kurulmuş, neden olmasın?

İhtiyaçlar dönüşüyor, bu devinim yeni sorunları hayatımıza dâhil ediyor. Burada da yenilikçi çözümler bulmak ve geliştirmek gerekiyor.

Hazlar dünyasına dönüşüyoruz. Mesela kitap okumuş gibi gözükmek kitap okumaktan daha değerli hale geliyor. Trafik kazası geçirdiğinde sosyal medyadan yazanlar, ikinci rekâta geçtik diye tweet atanlar imaj dünyasına doğru yol aldığımızı gösteriyor.

Tabii bu teyp bitince öteki gerçeklik dışarıda, tüm memnuniyetsizliğiyle bizleri bekliyor olacak.

Hem Türkiye’deki hem de Batı’daki yaşam kodlarını, maddi ve manevi yaşam pratiklerini iyi bilen birisiniz. İkisi arasında ciddi farklar mevcut mu yoksa temelde yaşam pratikleri ve ihtiyaçlar git gide benzeşiyor mu?

Tek fark şu: Sorunlar ayrı sorular farklı.

Yaratılış itibariyle hepimizin zaafları benzer, istekleri benzer. Sevilmek, inanmak, önemsenmek, en önde olmak, başarılı olmak vb. Bütün ülkeler bu değerlerin etrafında politikalarını şekillendiriyor, kendi toplumuna bu paradigmaları pompalıyor.

Sorulara gelince iş değişiyor. Neyi, neden ve nasıl yaptığınız tamamen sorulara göre şekil alıyor. Maden bulmak için barutu üreten insanoğlu, “Neden bunu insanları yok etmek için de kullanmayalım?” dediğinde farklılıklar oluşmaya başlamış.

Gelecekte tüm dünya ülkeleri birbirine daha yakınlaşacak, sorunlar aynı hizada saf tutacağı için beraberlik kaçınılmaz bir hale gelecek. Küresel ısınma, hazcılık, robotların gelişi savaşın boyutunu insan-insan ekseninden insan-robot eksenine çevirebilir.

Buzulların erimesiyle Avrupa’nın kısmen yok olması nihayetinde tüm dünyayı etkileyecek. “Bana ne” deme lüksümüz ortadan kalkacak. Müslüman’ın görevi insanlık adına projeler üretmek olduğu için bizlerin konuya daha hassas yaklaşması gerektiğine inanıyorum.

Peki, kullanılan kavramlar düzeyinde ne tür farklılıklar mevcut? Mesela iş yapma pratiğinde çok önemli bir kavram haline gelen “inovasyon”a karşılık bizde ne var? Bu ve buna benzer örnekler...

İletişimde çok bariz bir şey var: Deneyimler.

Aynı deneyime sahip olmayan kişiler aynı kelimeyi kullanamaz. Öncesinde benzer bir deneyim yaşamalıyız ki onun bizdeki karşılığını arayalım. Bundan dolayı her bir kelime ayrı bir kültür, ayrı bir deneyim ve ayrı bir hikâyedir.

İnovasyon”a gelince, bizler her şeyi abarttığımız gibi bu kelimeyi de çok abarttık ve içini boşalttık. İnovasyon, taze demektir. Bu kadar! Bizdeki karşılığı budur.

Yabancılarla aramızdaki farkların tepesinde onların basitlikten, sadelikten yana; bizlerin gösterişten, karışıklıktan yana taraf tuttuğumuzu ifade edebilirim. Bir iş ne kadar basitse o kadar kötüdür anlayışından kurtulmamız gerekir.

İkincisi, bizde insanlar birbirini kötüleyerek başarıya ulaşacağını düşünürken yabancıların “o bunu yaptıysa benim daha iyisini yapmam gerekir” diye birbirlerini büyüttüklerine kaç yüz defa şahit oldum.

Peki, doğrularımızı, değerlerimizi, kültürümüzü yaşıyor muyuz sizce?

Yaşamak için önce öğrenmek gerek. Biz bilmiyoruz ki neye sahip olduğumuzu. Bilmediğimiz bir şeyi nasıl yaşayabiliriz? Bizim her şeyi bir kenara koyup, öğrenmemiz lazım. Yabancıyı, tarihimizi, geleceği, geçmişi…

Batı’yı anlatıyoruz ama özenmekten öte kendi yol haritamızı çizmemiz gerekiyor. Bunu da ancak kendi yöntemlerimizle, kültürümüzle ve ortaya koyacağımız değerlerimizle yapabiliriz.

Zeki insanları “akıllı insanlar” haline getirmekle işe başlayabiliriz mesela. Eğitimli insanları ayrıca “ahlaklı insanlar” haline getirmekle yola devam ederiz. “Hadi amcana bir söv oğlum”dan, “hadi amcana bir hikâye anlattır oğlum”a döndüğümüz gün ise bir şeyler öğrendik demektir.

Müslüman bir ülkeyiz. Sizin iş alanınızda eminim en fazla duyduğunuz kelime ‘yaratıcı’ kelimesidir, 'yaratıcı’ fikir, ‘yaratıcı’ düşünme vs. gibi tamlamalar içerisinde. Sizce Müslümanlık ve ‘yaratıcılık’ dengesi nasıl kurulabilir? Tabi sorunun fıkhî yönüne dair hassasiyetlerin farkında olarak soruyorum soruyu. Tırnağı onun için kullandım.

Creative” kelimesi Türkçe ’ye “yaratıcı” olarak çevrilmiş. Çok net söylüyorum, yanlış bir ifade.

Kelime yanlış olduğu için anlam darlığı çekiyoruz, tam tanımlayamıyoruz ve zihnimize de oturmadığı için çelişkiler yaşıyoruz.

İnanmak, iman etmek gibi içsel mevzuların derinliğini yeterince hissedemiyoruz. Dünya bir estetik düzende yaratılsa da içinde “iman” olmasaydı bunca şeyi nasıl açıklayabilirdik?

Mesela bu söyleşiye şu an İstanbul’dan cevap veriyorum. Buna niçin inanıyorsunuz? Şu an beni görebildiğiniz için mi yoksa bana inandığınız için mi? Bunu dışarıdaki bir insana anlatmak epeyce zor.

Müslüman ülke olmamızdan ziyade tembellikle, karakterle, soru soruş tarzımızla alakalı bir sorunumuz mevcut. Dengeler de haliyle bunun üzerine kurulu. “Niyet etmek” gibi bir kavram mevcut dinimizde. Dua etmek gibi bizi güçlendiren, motive eden bir husus varken “yaratıcı” kelimesini kullananları inançsızlıkla itham etmek bence komik ama gülünç değil.

Bu tarz mevzuları bırakıp üretmemiz, üretecek zemini hazırlamamız ve çok çalışmamız gerekiyor. Bizim en büyük eksikliğimiz çalışkanlık.

Mikro dünya aklın karşılayamadığı daha derin ihtiyaçlara ve güdülere yanıt veremiyor. Narsistik inatçılık diye adlandırabileceğimiz tek bencilliğe doğru bir gidiş varken bir Müslüman’ın bu noktada ortaya koyacağı ahlaki çalışmalar bizi farklı noktalara taşıyabilir, Müslümanlara karşı önyargıların yıkılmasında büyük pay sahibi olabilir.

Eklemek istedikleriniz varsa buyrun lütfen…

Evet, dünya bizim… Aslında hepimizin. Reality şovların “varolanı öne çıkarıp temsili olanı geriye attığına” şahit oluyoruz her geçen gün. İnteraktiflik burada anahtar bir olgudur. Bizler de etkileşime daha çok önem vererek, benden öte bize, hepimize dönersek çok şey değişecek.

Değiştikçe özümüze döneceğiz. Özümüz bizi özgürleştirecek, özü hür insanlar olarak çokça üreteceğiz.

 

Serdar Arslan konuştu

Güncelleme Tarihi: 18 Ağustos 2015, 00:32
YORUM EKLE
YORUMLAR
Mecbur
Mecbur - 4 yıl Önce

Girisimcileri filozof diye nitelemek, en iyi niyetli yaklasimla, isini yuceltmekle ilgili bir naifliktir. Nazif Beyin gerek gelecekle ilgili cikarimlari ve gerekse girisimcilikle ilgili yuceltici sozleri daha acik ve secik aciklamalarla -mumkunse- aklanarak bu konusmadaki yuzeyselliklerinden kurtulmali bence. Kendisi degerli bir insan ve iyi bir girisimci. Fakat girisimcilige yukledigi anlam gercegi yansitmiyor.

Duygu Arslan
Duygu Arslan - 4 yıl Önce

Girişimcilik tüm fonksiyonların iyi çalıştığı bir organizasyondur, hem yeterli donanıma sahip olmak gerekir hem de altyapıyı iyi oluşturmak..Nazif Bey in insanı Tanıma üzerine yaptığı yorum girişimciliğin Dışa dönük olan ve hayata geçtikten sonraki bölümüyle ilgili daha çok.. Ayrıca Girişimcilik adı altında insanları sömürmek için çalışanlara karşı da dikkatli olmak gerekiyor, medyayı vitrin olarak kullanıp kirli işlere imza atanlar var malesef...

banner19