banner17

Gelenek bizi iyi eder.

Öyküleri Dergâh dergisinde yayınlanan Mukadder Gemici'nin ilk kitabı Asla Pes Etme geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Gemici ile öykülerini ve kitabını konuştuk.

Gelenek bizi iyi eder.

İlk kitabınız hayırlı olsun diyelim öncelikle. Mukadder Gemici’yi kısaca tanıyabilir miyiz?

1974 İstanbul doğumluyum. İmam-hatip mezunuyum. Radyo-TV Yayımcılığı’nı bitirdim. 7 sene kadar Kanal 7’de çalıştım. Televizyonda çalışmaya başladıktan sonra kendi kendime senaryolar, sinopsisler yazıyordum. Yazma faaliyetim bu küçük çabayla başladı diyebilirim. 2003 yılından bu yana da bir kamu kurumunun basın müdürlüğünde çalışıyorum.

Mustafa Kutlu
Mustafa Kutlu

Kitapta yer alan hikâyeler daha önce Dergâh’ta yayınlandı. Dergâh dergisinin –özelde Mustafa Kutlu’nun- hikâyenizdeki yeri nedir?

Mustafa Bey ile uzun yıllar öncesinden, televizyondan tanışıyorduk. O dönemlerde hikâye konusunda bir ortak paydamız yoktu. Ben işimle ilgili program metni ya da kendimce senaryo yazma çabasındaydım daha çok. Sonrasında Kanal 7’den ayrıldım. Kamu kurumu basın müdürlüğü ile basın duyuruları, gazetelere tekzip, cevap metinleri, kurum tanıtımına yönelik yazılar kaleme almaya başladım. Bir taraftan hayal dünyam işlemeye devam ediyordu. “Yaz” diyen yoktu, “Şöyle yap” diyen yoktu ama olaylar, insanlar, bazen bir eylem, bazen bir söz yani hayatın kendisi sürekli dürtüklüyordu. Bu sefer ben rotamı değiştirdim ve hikâye yazmaya başladım. Yazdım ve çekmeceye attım uzun süre. Beni etkileyen bir cümle, bir olay bazen kısa süre sonra hikâye oluyordu. Bazen de dosyayı açıp sadece iki cümle yazıp bırakıyordum. Çünkü zaman zaman “Yazıyorsun da nereye varıyor bu çaba?” karamsarlığının etkisi altında kalıyordum. Böyle yirmiye yakın dosyam hala durur. Ama bu durum yazmaktan da alıkoymuyordu, tuhaf bir şekilde içten gelen bir dalgayla yazmaya devam ediyordum. Çok az insanla paylaşıyordum yazdıklarımı.

Geçen yılın başlarında Dergâh dergisine mail olarak gönderdim yazdıklarımı. Ertesi gün telefonum çaldı, arayan Mustafa Kutlu’ydu ve ilk sorusu da şuydu “Sen bizim Mukadder misin?” Böylece Dergâh’ın kapısından içeri girdim. O güne kadar dünya görüşü olarak sahip olduğum, ait olduğum bir yer vardı elbette. İşte burada Mustafa Bey’in bana iki katkısı oldu. Birincisi kendi kendine devam eden yazma serüvenime yön verdi, hikâyelerime güvendi ve beni yazmaya daha çok itti. İkincisi, kendi düşünce dünyasının tereddütsüzlüğünü, netliğini, berraklığını bana yansıttı. Bunun çok da kolay olduğunu sanmasın kimse. O süreçte ben çok yazdım, seneler önce bitirdiğim ya da başlayıp bıraktığım hikâyelere yeniden döndüm. Sıfırdan yepyeni hikaleyeler de yazdım. Tekrar tekrar yazdım. Mustafa Bey’in önüne en düzgünlerini çıkardım.

Mukadder Gemici, Asla Pes EtmeHikâyelerinizde hep bir hüzün var, öne çıkan. Kahramanlarınız hüzünlü… Neden bu kadar hüzünlü kahramanlarınız?

Daha önce de “trajik” ve “acılı” yorumlarını almıştım. Ama her seferinde verdiğim cevap aynı. Trajik değil, acılı da değil; “Gerçek”. Evet, yaradılışımda, mayamda olan hüzün ister istemez sevgili kahramanlarıma da yansıyor ama bundan çok ben onların “gerçek” olmasına gayret ediyorum. Sokaktaki insanın halet-i ruhiyesi beni çok etkiliyor. Özellikle de dertli insanların. Yazarak o derde -cami avlusunda bulunana, soba zehirlenmesinden ölene, başörtüsü yüzünden terk edilen genç kadına, alzaymırlı babasıyla yolculuk eden adama- ortak olmaya çalışıyorum.

Hâlbuki toplum olarak hüznü hayatımızdan kovmanın peşinde gibiyiz. Kahkahalar, en ufacık şeylerden bile espri çıkarma uğraşları… Siz bir hikâyeci olarak bunu neye bağlıyorsunuz?

Toplum olarak değil insan olarak, çağ olarak öyleyiz. Kötüyü, acıyı, menfiyi, hüznü, karamsarlığı ve nihayet bunların hepsini kendinde toplayan ölümü sevmiyoruz. Bu durumda çok mutlu ve neşeli olmamız gerekir değil mi? Ama öyle olmuyor, bu sefer de dünyanın neresinde olursak olalım hayatla baş edemiyoruz ve depresyona giriyoruz. Hayatı, insanı idrak etme konusunda hakikatle, hikmetle bağımız zayıf maalesef. Bâtıni olana vakıf olanların sayısının azlığından geçtik zahiri olanı anlayan insan bile çok az. Hal böyle olunca “Hadi hep birlikte eğlenelim” diyenlerin sesi baskın çıkıyor. Bu arada gülmeyi, mutluluğu sevmediğim de sanılmasın, ben de iki dünya saadeti isteyenlerdenim, en sevdiğim ses çocuklarımın kahkahası.

Günümüz insanı bazı duygulara, değerlere duyarsız mı sizce?

Tam olarak öyle değil. Ben dünyanın her yerinde iyi insanların olduğuna, iyi insan sayısının oranının da zaman içinde değişmediğine inanırım. Dolayısıyla duyarlı insan oranı değişmiyor. Modernizmle el ele tutuşmuş kapitalizmin bombardımanı, duyarsızlığı öne çıkarıp ötekileri yok sayıyor, silikleştiriyor. O zaman biz o insanların varlığından şüphe etmeye başlayıp herkesi, dünyayı “kötü” kabul etmeye hazırlanıyoruz maalesef.

Hikâyelerinizde –bir bakıma, gelenekle bağını koparmaya çalışan, çağın hızına ayak uydurmuş tipler de var. Gelenek bizi “iyi” eder mi?

Sorunuzu doğrudan cevaplayacağım; evet, gelenek bizi “iyi” eder. “Otu çek, köküne bak” der eskiler. Gelenek kökle iç içe geçmiştir ve kök çok mühimdir. “Biz kimiz? Nereye aitiz?” sorularının cevaplarını fırtınalı, karanlık bir denizde/bu çağda arayan insan için, özellikle de bizim için gelenek, uzakta yanan bir deniz feneri gibi yol gösterir.

Mukadder Gemici“Anormal Bir Durum Yok” adlı hikâyenizde soba zehirlenmesinden ölen iki çocuğu ve ailesinin yaşadığı dramı anlatıyorsunuz. Gazetelerde çokça yer alırdı bu haberler… Bu öykünün ortaya çıkışı nasıl oldu?

İşten çıkıp eve gittiğim sıradan bir akşamdı. Çalışan anneler bilirler, kapıdan girdiğinizde bir kavuşma anı vardır. Ben çocuklarla ilgileniyorum, televizyonda haberler açık. Tek katlı bir evin önünde birikmiş kalabalık görünteleri üzerinde, ağdalı okunmuş haber metni, soba zehirlenmesi olayını anlatıyor. İçerden bir görevli çıktı, mikrofon uzattılar. O da yüzündeki maskeyi indirdi ve “Anormal bir durum yok, soba zehirlenmesi” dedi. Bir taraftan siyah torbaya konmuş iki çocuk cesedi kalbimi sıkıştırırken öbür taraftan bu çocukların soba zehirlenmesinden ölmesinin normal karşılanması bir isyan duygusu doldurdu içime. Ertesi gün ben de bu hikâyeyi yazdım.

Eğitiminiz basın-yayın üzerine. Kanal 7’de çalışmışsınız. Hikâyelerinizde öne çıkan bir sinematografik dil de var. Hikâyeleri yazarken –işte senaryo gibi ya da sinopsis gibi, bir şeyler yapmaya çalıştınız mı hiç?

Dedim ya, yazma serüvenimin başlangıcı buydu. “Film seyreder gibi okuduk” diyorlar kitaptaki bazı hikâyeler için. Sinematografik dili yakalamak kasıtlı yaptığım bir şey değil doğrusu, başlangıçta düşünme biçimim böyle geliştiği için bu dille yazıyorum sanırım.

Edebiyat ve sinema/tv dili çok birbirine geçmiş durumda bir de. Bazı filmleri hatta dizileri seyredince iyi bir hikâye ya da roman okumuş gibi olabiliyoruz artık. Daha doğrusu görmek/seyretmek de duygu aktarımında mahareti ölçüsünde edebiyat kadar başarılı olabiliyor. Ama yazılı metin daima bir adım önde. Çünkü orada insan beyni iki kere çalışıyor. Karakteri, mekânı hatta ses tonunu, renkleri okuyan kendi hayal dünyasında inşa etmek zorunda kalıyor.

Mukadder Gemici neler yapıyor kitaptan sonra?

Kitap çıktıktan sonra açıkçası bir kafa karışıklığı yaşadım, “Şimdi ne olacak? Ne yapacağım?” Mustafa Kutlu geçenlerde “İkincisi daha zor olacak ama hiçbir şey senden, ailenden, sağlığından, iyi kul olmaktan daha mühim değil” dedi. İkincisi evet daha zor olacak, oğlumun tabiriyle söyleyeyim “level atlamam gerek”. Bunun için bugüne kadar yaptığımın aksine olaylar beni dürtüklediğinde ya da canım istediğinde yazmak yerine daha sistematik, daha planlı bir çalışma yapmam gerekecek. Yani daha fazla cümle yazıp sileceğim, daha fazla dünya kurup bozacağım.

 

Yılmaz Yılmaz konuştu

Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2016, 14:15
YORUM EKLE
YORUMLAR
Elif-e-
Elif-e- - 8 yıl Önce

Kitabı okumadım ama röportaj beni kitabı almaya itebilir.. Gözlerim raflar arasında dolaşırken gayrı ihtiyari kitabı ellerimde bulacabilirim. Röportajı okurken şu mısra geldi oturdu odamın bir köşesine: 'yalnız hüznü vardır kalbi olanın...' Kalbi olanlar yani iyi adamlar oldukça hikaye var ve hikaye olduğu sürece kıyamete daha vakit var diye cevap verdim ben de odanın öteki ucundan:) teşekkür..

melek arslanbenzer
melek arslanbenzer - 8 yıl Önce

Mukadder Gemici yeni dönem hikayecilerin içinde belki de en iyisi. iyicil ve ümitvar bir yazar. insanları tanıyor. diyalog kurmayı biliyor. hem çok sıradan hem çok çarpıcı hikayeler yazabiliyor. kitabı hayırlı uğurlu olsun.

Ali Öztürk
Ali Öztürk - 8 yıl Önce

Çok sancı çektin ama sonunda kitap çıktı...tebrikler

banner8

banner19

banner20