“Geleneği kopyalamak nereye kadar!”

SELÇUK KÜPÇÜK ile 'BİZİM DİYAR' dergisi bir söyleşi yapmıştı ama dergi çıkamadı. İşte o söyleşiye ulaştık.

“Geleneği kopyalamak nereye kadar!”

“ Biz, arkamızda temsil ettiğimiz bütün bu yenilmiş, sömürülmüş, acılı toprakların müziği için konuşmalıyız. ”

 

 

-Türkiye'de tüketime endeksli, bir ''derdi'' olmayan, adeta uyuşturucu vazifesi biçilmiş bir müzik anlayışı mevcut. Bu müzik de kitle tarafından çılgınca tüketilmekte. Siz, Tebessüm Provaları adlı albümünüzle bu ''melodi yığınlarına'' direnen az sayıdaki müzisyene katıldınız; bu albümle ve ardından dinleyiciyle buluşan Kurutulmuş Gül Mevsimi ile de bu ''direnişçi'' müzisyenler arasında farklı bir alan açtınız. Tabii bu alan kendi ''arayıcılarını'' da çağırdı. Son albümün çıkışından itibaren bu ''arayıcılar'' sizi çok aradı ve yeni sesinizi çok özlediler. Bu gecikmenin nedenine değindikten sonra, ilk albümünüzden bugüne kadar geçen süreyi kendi müziğiniz ve müziğinizin ''derdi'' açısından değerlendirir misiniz?

 

Tek cümle ile konuşmak gerekirse ben kirlenen ve etikten uzaklaşan müzikal alan içerisinde kurtarılmış bir zeminden seslenmek istiyorum. Kuşkusuz bahsettiğim zemin öncelikle zihinsel bir temizliği imliyor. Bütünüyle müziğin varoluşunu artık yeniden yorumlamak gerekli. Ahlaklı müzisyenler kapitalist işleyişten, popüler kültürden mi yana, yoksa karşı tarafta mı artık bunu netleştirmek, safları yeniden belirlemek gerekli. Ben müzikal bağlamda, artık bir tür ayırımından ziyade bu karşı duruşun asıl ayrım mevzusu olduğunu düşünüyorum. Ancak bunu yaparken de müziği araçsallaştırmadan, salt kendisi için varolan bir koridordan akıtmak gerekli. Yoksa statükonun karşısında yer almak ille de ideolojik bir araç olmayı gerektirmiyor. Ben müziği başından beri salt kendim için yaptım.

 

Kurumlar, ideolojiler, kişiler üzerinden yapılanan bir müzik ancak bütün bu saydıklarımın ömrü kadar süre ile konuşurlar. Kendi bireylik mücadelem için varım. Sivil olmayan bir şeyin sanat olduğunu da düşünmem. Ama bütün bunları söylerken de yerli kalmanın en büyük erdem olduğunu iddia ederim. Yerli olmayan bir şeyin, bu toprakların dili ile söyleşmeyen bir şeyin ötekileştirici ve dışarıdan bir bakış açısı ile kurgulanma tehlikesi vardır her zaman.

 

Benim bütün bu müzikal kaygılarım zaman zaman geri çekilmeme yol açıyor. Çünkü sizinle ortak bir dili kullanmayan yapımcı bulamazsanız dolayısı ile ürünlerinizi ilgililerine ulaştırabilecek işlevselliği de kaybedersiniz. Diğer bir konu ise çevremdeki insanların müziğe, sanata ve aslında hayatın geneline araçsallaştırılmış bir zihinsel fakirlik ve hatta köylülük ile bakmalarıydı. Benimle ortak dili kullanan insanların çevremde giderek azalması beni merkezin dışında, periferide kalmaya zorladı. Bu zaman diliminde birkaç arkadaş ile beraber sivil iteatsiz bir söylem üstlenen Kumyazıları adlı bir dergi çıkardım. Günümüz şiirini temsil eden Dergâh, MerdivenŞiir, Yedi İklim, Kitap Zamanı, KitapHaber, KavramKarmaşa, Kertenkele, Ada, Sonra Edebiyat gibi dergilerde şiirlerimi, müzik sosyolojisi merkezli yazılarımı yayınladım. İkinci albümüm 1998 yılında çıkmıştı. Yeni çalışmam Artık Kuşlarını Uçur ise 2005 yazında. Arada uzun bir zaman dilimi mevcut. Bu zaman aralığında zihinsel bir arınma, yenilenme, iyileşme, dönüşme, sahihleşme yaşadım. Okumam gereken epey kitap vardı. Önce onları devirdim. Adorno"dan, Baudrillard"a, Seyyid Hüseyin Nasr"dan, İdris Küçükömer"e, Fikret Başkaya"ya kadar. Aralarında eskiden okuduğum isimler de vardı. Ancak bazı kitapları birkaç yılda bir sanırım yeniden okumak gerekli. Kuşkusuz bu arada yeni besteler birikti. 7 yıllık aralıkta 20"ye yakın yeni beste gün yüzüne çıktı. Birkaç yapımcı ile görüştüm. Ama kader bizi Çınar Müzik ile karşılaştırdı ve 2005 Mart ayından Haziran ayına kadar fasılalarla devam eden bir stüdyo sürecinden sonra Artık Kuşlarını Uçur adlı albümle kaldığım yerden yolculuğuma devam etmeye başladım.

 

 

-Bir internet sitesinde sizinle ilgili olarak yapılan bir yorumda,''bambaşka bir tarz. Varolan hiçbir türe oturmuyor, tanımlamak çok zor!'' deniliyordu. Sizce de yaptığınız müziğin tanımını yapmak bu kadar güç mü?

 

Şimdi, son 20 yıldır postmodern dalga ile beraber sadece müzikte değil hayatın bütün katmanlarında bir melezleşme mevcut. Biliyorsun modernite ayrıştırmak üzerine kurgulandı. Her şeyi sınıfladı. Kendisinin dışındakileri ötekileştirdi. Sömürdü. Postmodernite ise buna karşı çıkarak ötekileştirilmiş kültür kodlarını yeniden tanımladı : Etniklik.. Kuşkusuz bu da yeni bir sömürü dalgası. Bütün bunlardan haberdar olarak konuşmak gerekli. Yani türlerin belirsizliği biraz da bununla ilgili.

 

Kendim için şunu söyleyebilirim. Ben kendimi bir kent ozanı olarak tanımlarım. Bestelerimi bağlama çalarak yapıyorum. Türküler ile şekillenen bir ses evreninde büyüdüm. Ancak iletişim teknolojisinin her şeyi kayıt altına alabilmesi anonimleşme sürecini tamamlattı. Kırsaldaki ozan da artık 60"lardan itibaren kente indi. Müzikal izleği, söylemi değişti, kendisi dışındaki müzikler, kültürler ile karşılaştı, zenginleşti. Bu zenginleşme aynı zamanda yapmış olduğu müziği de teknik anlamda etkiledi. Neşet Ertaş"tan Mahzuni"ye ve nihayetinde bugünkü yapılan çalışmalara uzanan yerli bir damar gelişti. Yaptıklarımı bu bağlam içerisinde değerlendirmek isterim. Kişisel duruşlarımız kuşkusuz yaptığımız eserlerin yorumuna, beste formuna hatta sahne performansına dahi etki ediyor. Geleneksel formların dönüşerek sağlıklı bir şekilde devam etmesi gerektiğini paylaşanlardanım. Tabiî ki klasik formlar ve icra anlayışlarını yaşatmak da bizim sorumluluğumuz ama klasiği bugüne taşımak anlamında da bir şeyler yapmak gerekli. Geleneği sürekli kopya etmek nereye kadar?  Şunu da söylemek isterim ki biz sadece Anadolu topraklarında üretilen müzik ile sınırlarımızı belirleyemeyiz. Pakistanlı Nusret Fatih Ali Han ile Neşet Ertaş, İmam Alim Sultan"la Ümmü Gülsüm aynı ezgiyi söylüyorlar aslında. Doğu topraklarında üretilen hiçbir şey bize yabancı değildir. Biz arkamızda temsil ettiğimiz bütün bu yenilmiş, sömürülmüş, acılı toprakların müziği için konuşmalıyız. Birbirimize o kadar yakınız ki, sözlerini anlamasak da müzik mutlak bize tanıdık geliyor bu yüzden.

 

 

-''Özlemi'' nihayete erdiren ARTIK KUŞLARINI UÇUR  albümündeki bestelenen eserleri seçerken belirleyici olan kaygılarınız neydi?

 

Artık Kuşlarını Uçur isimli bu yeni albümdeki besteler de ilk iki albümün uzantısı aslında. Tabiî ki zihni gelişimim yaptığımız bestelere yansımıştır. 20"ye yakın yeni beste arasından en acil sunmamız gereken 10"unu belirledik bu çalışmada. Şunu da söylemek gerekli ki, aranjörüm sevgili Gündoğar"ın bana çok özel yardımları oldu. İyi bir aranjör belirliyor çünkü son aşamada eserin orkestrasyonunu ve saundunu. Benim eserlerimin bir kısmı hemen algılanabilir bir söz ve müzikal diziden oluşmadığı için, her aranjörün tercih edeceği bir müzisyen değilim. Eserlerimin bazısının sözlerini Modern Türk şiirinin bugünkü örnekleri oluşturuyor. Ve serbest formdaki bu şiirlerin bestelenmesindeki zorluk, aranjeyi de zorlaştırıyor. Artık Kuşlarını Uçur isimli şarkı mesela 4 ana omurga üzerine oturur. Oysa klasik bestelerde bir ana melodi bir de nakarattan oluşan 2 bölüm mevcuttur. Benim daha çok yapmak istediğim şeyler bu tür deneysel açılımı olan çalışmalar. Yoksa akılda kalıcı olsun, kolay algılansın vs. gibi tercihlerim hiç olmadı. O yüzden benim albümlerim çok satmaz. Herkes beni dinlesin gibi kaygıları da gütmedim. Bu albümde başkalarının daha evvel yapması gereken bir şeyi yaptım bir de. Çeçenistan"ın şehit müzisyeni İmam Alim Sultan"a bir şarkımı ithaf ettim. Unutturulmaya çalışılan bir trajedi yaşanıyor Kafkas topraklarında. Ve biz bütün bu topraklardan sorumluyuz. Tarih bu sorumluluğu getirip önümüze bırakıyor. Bizden başka bu acıyı duyacak kimse kalmadı yeryüzünde. Artık Kuşlarını Uçur"daki bestelerin sözlerini Adem Turan, Osman Sarı, Özcan Ünlü, Osman Yüksel Serdengeçti, Abdurrahim Karakoç gibi şairlerimizin şiirleri oluşturuyor. Önceki çalışmalarda olduğu gibi besteler bütünüyle bana ait. Ben bundan sonra da genel olarak salt kendi bestelerimi okumak istiyorum. Çünkü müzikal poetika açısından bir iddia sahibiyim ve bu iddiayı temellendirecek şeyleri kendim yapmak isterim.

 

 

-Müzisyen kimliğinizin yanında şairliğinizin de olduğunu biliyoruz. Seçtiğiniz şiirlerden yola çıkarak, ''Türkçe'nin şiiri''nin genel olarak müzikle ilişkisini nasıl yorumluyorsunuz?

 

Biliyorsunuz Orta Asya"da şamanlar aynı zamanda şair idiler. Ateşin etrafında şiirlerini okurken kopuz çalarak söylerlerdi. Hatta bugünkü Alevi-Bektaşi geleneğinin bağlamaya ve türküye verdiği önemin merkezinde bu kültür kodunun etkisinden söz edilir. Semaha ilişkin ritüelde de benzer kazılar yapılabilir. İlkel zamanlarda zaten şiir ile müziğin iç içeliği söz konusu. Lirik şiir dediğimiz zaman, eski Yunanda “lir” isimli müzik aletini çalan insanların aynı zamanda şiir okumaları ile de ilgiliydi bu durum. Bir şiiri okuduğumuz zaman bize haz veren şey, o şiir içindeki seslerin müzikal değerleri ve uyumudur. Ahmet Haşim mesela şiir ve müzik ilişkisini çok önemser. Şiiri Üzerine Bazı Mülahazalar adlı o önemli poetika yazısında bir şiir dizesini okuyup çıktığınızda aldığınız duygusal tadın, bir müzik partisi dinledikten sonraki aldığınız tada eş olduğuna benzer şeyler söyler. Keza bugün İlhan Berk de birçok söyleşi ve yazısında benzer konuları tekrar eder. Her şiirin kendi içerisinde taşıdığı bir müzik var aslında. Belki biz o müziği somutlaştırıyoruz. Bu müzik ve şiir ilişkisi apayrı bir poetik tartışma. Vaktiyle bazı edebiyat dergileri salt bu konu ile ilgili dosyalar yapmıştı. Ludirgirra dergisi vd..

 

 

-Son olarak; müziğin sosyolojik işlevi konusunda düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz.?

 

Müzik de toplumun ürettiği kültürel kodlardan birisi. Dolayısı ile göstergeler içeriyor. Anlamlar yükleniyor. Özellikle modern zamanlardaki birçok müzik türü aynı zamanda arızi nitelikler taşır. Yani varoluşuna ilişkin sebepler konusu aynı zamanda tartışmalı konulardır. Rock anti-kapitalist bir zihniyetin ürünü idi. Yani kapitalizmin doğurduğu bir müzikal alandı aslında. İlk rockçılar işçi sınıfının çocukları. Ezilmiş, sömürülmüş kesimin protestosunu içeriyordu bu yüzden. Blues"u siyahların müziği olarak anlatmamızın kuşkusuz sosyolojik sebepleri olmalı. Sebepsiz, türedi müzikal akımlar ya zorla dayatılır, ya da varlık gösteremezler zaten. Türk Beşlerini bugün kaç kişi hatırlıyor. Yani Türklerin sokaktaki gerçeği ile ortak bir dili paylaşmayan müzik nasıl yaşayabilirdi ki. Orhan Gencebay"ı ortaya çıkaran şey hem müzikal sınırların zorlanılması gerekirliliği hem de kente akan kırsal ile ilişkilerin yeniden merkez tarafından gözden geçirilmesi gerekirliliği idi. Arabesk periferinin başıboş kentlileşme çabasının uzantısı olduğu kadar, bu kesimin merkeze ilişkin cevaplarını da içeriyordu. Arabesk belki içerik bağlamında protest bir dil kullanmıyordu ama bizatihi kendisinin tür olarak yaşama çabası bir protesto idi. Resmi ideoloji tarafından ötekileştirildiğini düşündüğümüz zaman sivil bir müzik bile diyebiliriz arabesk için. Gerçi bugün arabeskin sivilliğinden bahis açamayız ama 70"lerde öyle idi. Aynı şekilde rock müzik de bugün sivillik olgusunu kaybetmiştir. Toplumsal anlamı olan bir şeyin de sürekliliği ve kalıcılığı oluyor bir bakıma. Tüketim kültürü ile, ritme endeksli pop müzik arasında kuşkusuz sıkı bir ilişki söz konusu. Hiper Marketlerde sürekli ritmi ve volümü yüksek müzik çalınmasının, alıcının beynindeki alış verişi güdüsünü tahrik ettiğini sanırım çoğu yerde okumuşsunuzdur. Pop müzik masum bir müzik değildir. Masum olmayan bir şeyden yana rey"imizi koyamayız. Karşısında durmamız insan olmanın, acı duymanın ve ahlaklı olmanın bir gereğidir.  Çağdaş Alman düşünür T. Adorno"nun bu konuda önemli makaleleri mevcut. Müzik eğitimi verilirken aslında bu tür isim ve yazıların da öğrencilere öğretilmesinin daha iyi şeyler ortaya çıkmasına vesile olacağını düşünüyorum.

 

 

SELÇUK KÜPÇÜK : 1971 doğumlu. Gazi Üniversitesi"nde Psikolojik Danışma ve Rehberlik öğrenimi gördü. Selda Bağcan ve Hasan Sağındık başta olmak üzere birçok sanatçı tarafından besteleri seslendirildi. Dergâh, MerdivenŞiir, Yedi İklim, KavramKarmaşa, Kitap Zamanı, KitapHaber, Sonra Edebiyat, Sühan, Gerçek Hayat, Yenidünya, Kertenkele, Ada, Sonsuzluk ve Birgün gibi günümüz şiir ve edebiyatını temsil eden dergilerde yazı ve şiirleri yayınlandı. Bir grup arkadaşı ile beraber Kumyazıları (14 sayı) isimli fanzin bir derginin çıkışına öncülük etti. Türkiye"nin birçok yerinde sivil toplum kuruluşlarının organize ettiği organizelerde konser veren sanatçının müziği, 2008 yılında Ankara Ün. DTCF Halk Bilimi bölümünde “Halk Ozanlığından Kent Ozanlığına Geçiş” isimli bir teze konu oldu.

 

 

Konuşan: Onur Ercan

 

Not: İnternet Explorer"da izleyebilirsiniz

http://www.umutfm.com/izle.php?id=447

Güncelleme Tarihi: 27 Mart 2009, 09:22
YORUM EKLE
YORUMLAR
selim
selim - 10 yıl Önce

ilk defa dinledim sanatçıyı şarkı çok hoş

GUL AKMAN
GUL AKMAN - 10 yıl Önce

Liseli olduğum zamanlarda etkisi fazlasıyla hayatımdaydı.
Sesin Var olsun , Daim olsun abicim...

yldry
yldry - 10 yıl Önce

selçuk küpçük önemi giderek daha da anlaşılan bir sanatçı. bu piyasadaki birçok sanatçının sloganik ve ajitatif söylemine eklemlenmeden kendi özgün yolunu belirlemiş nitelikli bir müzik yapıyor. en son -sizin de şu an yayınladığınız- Artık Kuşlarını Uçur isimli albüm bence bu piyasada ve bana göre aslında genel müzik piyasasındaki en sıkı albümlerden birisi. siteye teşekkür ediyorum bu güzel söyleşi için...

murat kalaycı
murat kalaycı - 10 yıl Önce

selçuk küpçük... benimde lise yıllarımın ve hatta üniversite yıllarımın sanatçısı. Artık Kuşarını Uçur gerçekten müthiş bir albüm...
heyecanla yeni çalışmasını bekliyoruz...

banner19

banner13