banner17

'Geçimim okumak yazmaktan olsun'

Mutlu yayınlarının sahibi, yazar İsmail Mutlu ile enine boyuna kendisini, yetişmesini, kaynaklarını konuştuk.

'Geçimim okumak yazmaktan olsun'

Çocukluğunuzun geçtiği Sivas’a gidecek olursak o günlerde yaşadıklarınızı ve genel manada Türk toplumunu anlatabilir misiniz?

O zamanlar biz çok sıkıntılarla yetiştik. 1970’li yıllar dini hayatın çok az olduğu bir dönemdi. Özellikle Kangal’da bu daha az... Arkadaşlarımızla sohbet yapabilme imkanı bulamıyorduk, gidebileceğimiz bir zemin yoktu. Ancak yollarda sohbet ediyorduk. Ama son gittiğimde Kangal’ın da çehresinin bir hayli değiştiğini gördüm. İnsanlar daha güzel yerlerdeler, daha güzel imkanlarla İslam’ı öğreniyorlar inşallah. Ama bizim zamanımız çok sıkıntılıydı, çok problemliydi. Olaylar vardı. Yeterince kitap yoktu. İslami radyolar yoktu. Haliyle o zamanki şartlarla bugünkü şartlar bir hayli farklı. Ben okumayı seven biriydim. Kur’an Kursunda uzun yıllar Kur’an tahsiliyle meşgul olduk. Bir amcamız vardı. Manifaturacı ve o da kitap getiriyordu. Harçlığımızla kitap alıp okuyorduk. Şimdi öyle değil. Şimdi imkanlar çok gelişti.

Yazı hayatına nasıl başladınız?

Bizim bulunduğumuz memlekette yazar bilinmez, kitap okunmazdı. Ama kader-i ilahi, bende çocukluğumdan beri yazmaya bir arzu oluştu. Bu benim irademin dışında oluştu. İlkokuldan beri ben böyle bir yerde kitap yazmaya başladım. Bazı kitaplar vardı, onlardan bir şeyler yazıyordum, başka bir yerden alıp başka bir şey yazıyordum. İlk yazım 1980’li yıllarda Hakses Dergisi’nde yayınlandı. Ondan sonra bu yola devam ettik. Yani kendi iradem dışında, bir yönlendirici olmadan oldu. Bizim memlekette yazar olacağım deseniz önünüzde bir imkan yok. Tamamen ilahi bir ikram oldu. Bugün bir hayli kitabımız var. Demek bugünler için Rabbim o gün bizi yönlendirdi, yolumuzu açtı. Tamamen ihsan-ı ilahi. Bu ne kendi irademle, ne de ailemin desteğiyle oldu. Tamamen rabbimin bir sevki oldu. Haza min fazl-i rabbi.

Hakses’teki yazınız çıktığında siz Sivas’ta mıydınız?

Sivas Lisesi’nde yatılı öğrenciydim. İlkokula 3. sınıftan başladım ben, okumayı da kendim öğrendim. Ben Kur’an Kursuna giderken yaşıtlarım okula gidiyordu. Sonra kader-i ilahi biz de okula gittik ama onların bazısını geçtik, bazısıyla aynı sınıfa gittik. Ben 3. sınıftan başlamama rağmen çok başarılı bir ilkokul ve ortaokul hayatı yaşadım. Kangal gibi bir okuldan Sivas Lisesi’ni yatılı olarak kazandım. Bunlar benim zekamla ait değil... Yatılı olarak o günün şartlarında bir liseyi yatılı olarak kazandım. Ondan sonra da tahsil hayatımıza devam ettik. Yoksa Kangal şartlarında kalsaydık tahsil hayatımız devam etmeyebilirdi. Tamamen kader-i ilahi ve sevk-i ilahi. Rabbimizin bize bir lütfu olarak görüyorum. Bunlara kendimizin sahip çıkmamız mümkün değil. Yolumuz açıldı. Bugün dönüp geriye baktığımızda bunu anlıyoruz. Neden bu lütuflara mazhar olduğumuzu bugün elhamdülillah çok net bir şekilde görebiliyorum. İsmail Coşar

Ankara’da yazı hayatınız nasıl devam etti?

Hakses Dergisi’nde yazım çıktığında yazıya daha da önem verdim. Sürekli yazmaya başladım. 1980’de Ankara İlahiyat Fakültesi’ne kaydoldum. Bu defa hayatım hep yazmak ve araştırmakla geçti. İlahiyat Fakültesi’ne giderken derslere pek girmezdim. Kütüphanede hep yazardım, araştırırdım. Hakses’in başında İsmail Coşar vardı, gidip tanıştım. Din Görevlileri Federasyon Başkanı’ydı, sonra Milletvekili olunca bize çok desteği oldu. Gittiğimde “Daktilo senin.” demişti. Daktilo, kağıt ne lazımsa verirdi. Kitaplarımızın tanıtımını yaptı. Diyanet Gazetesi’nde benim çok yazılarım çıktı. Ahmet Efe ağabeyimiz bizim elimizden tuttu. Hakses’te, Diyanet Gazetesi’nde ve Diyanet Çocuk’ta benim çok yazılarım çıktı. İlahiyat 2. sınıfta “İslam’da Örtünme” diye bir kitap yayınladım. Sonra bir tane daha, sonra bir tane daha, sonra bir tane daha. Öğrenciyken dört tane kitabı yayınlamış oldum. Kapak olarak, görüntü olarak kaliteli kitaplar değillerdi. Onlar da bizi hazırlama safhası olduğu için talebe harçlığımızla bunları yaptık. Onlar bizim için bir basamak oluşturdu. Sonra Yeni Asya, Tasvir Gazetelerinde çok çok yazılarım çıktı. İstanbul’a gelip yazar olmak için çok gayret verdik. Rabbim onu da nasip etti. Zor, meşakkatli bir imtihandan sonra gazetede yazmaya başladık. Gazetede günlük yazmaya, kitap çıkarmaya başladım. 1992’de kendi adıma bir yayınevi açtım.

Kendi adıma yayınevi kurunca daha rahat oldu. Bir defa yayıncı minnetinden kurtulduk, yayıncı diyelim kitabı okuyor, şurasına itiraz ediyor, burasına itiraz ediyor; onu basmam, bunu basmam; bu ticari, bu şöyle, onlar da kendi açılarından haklı olabilirler, o ayrı bir mesele... Ama bu defa insan köreliyor. Yazıp yayınevi yayınlanmadığında peşi gelmiyor, şevki kırılıyor. Yayınevi açınca kimseye sormadan matbaaya götürdük. Hala da öyle. Kamuoyu değerlendiriyor bunu. Böyle olunca tabii önümüz açıldı. Bırak yayınlamayı, dağıtmak için bile müdahale edenler olabiliyor. Yayınevinde editörler var. Tabii bunlar çok kıymetli insanlar olabilir. Ama yazar da o kitaba yıllarını veriyor, emek veriyor. Editör “Burası böyle olacak.” diyor. Editörle de sizi karşılaştırmıyorlar. Siz editörü görmüyorsunuz, tanımıyorsunuz, size bir rapor geliyor, altında editörün ismi çizilmiş. “Bir görüşelim.” diyoruz ama aralar açılmasın diye kabul etmiyorlar. Bizim yayınevimiz olduğu için bu tarz sıkıntılar yaşamıyoruz. Kendi yayınevimizde olmamız büyük bir avantaj. Diğer arkadaşlarımızda bunu görüyorum. Mesela akademisyen arkadaşımız kitap yazıyor, yayınlayamadığı için haliyle bir sıkıntı yaşıyor. Yayınlatınca önü açılıyor, yayınlamayınca kalıyor.

Sizi yazı konusunda en çok teşvik eden ve öven kim oldu?

Açıkçası ne kimsenin teşvikini, ne de övgüsünü gördüm. Demin bahsettiğimiz Ahmet Coşar Hocamızın, Ahmet Efe Ağabeyimizin var yalnız. Onlar benim elimden bayağı tuttular. Ben kendi gayretlerimle yazmaya başladım. Bazı yerlere gidiyorduk, bize fazla ilgi göstermiyorlardı. Yardım etmiyor, daktilo vermiyor, sahiplenmiyorlardı. Bizim şartlarımız çok zordu. Yazar olmam gerçekten bir lütuf. Benim dışımda olan şeyler. Lütuf olması beni büyütmesi açısından değil. Rabbimizin bir lütfu oldu bu. Tabii herkese ayrı bir lütufta bulunuyor. Kimine mal,Ahmed Şahin kimine güç, kimine şöhret vererek lütufta bulunuyor. Ben şöhretten kaçan bir insanım. Biraz önce beni bir televizyon kanalından aradılar, ötenaziyle ilgili benden programa çıkmamı istediler. Ben reddettim. Çünkü reyting gayeli bir program. Ötenazi isteyen bir anne gelecek, orası bilginin konuşulduğu bir yer olmayacak. Bunu şunun için söylüyorum. Şöhret sevmediğim bir şey. Bediüzzaman Hazretleri “Şöhret zehirli bir baldır.” der. Ekran kaygımız, şöhret kaygımız olmadığı için bu yazarlığa kalite de getiriyor. Şunu yazarsam şu olur, bunu yazarsam bu olur gibi bir endişe taşımıyorum. Okuyucu kaybetme, kazanma değil, ulaştığımız sonucu yazıyoruz. Okuyucularımızın desteğiyle yazarlığımız ilerliyor. Ahmed Şahin Hocamın yazılarını çok hoşuma giderek okurdum. O zaman kendileriyle tanışmıyorduk, şimdi tabii tanışıyoruz. O güzel yazılar bizi teşvik etti. Okuduğumuz kitaplar noktasında bir teşvik oldu.

Ankara İlahiyat Fakültesi’nde okurken sizi en çok etkileyen hocanız kimdi?

Bu biraz garip gelecek ama ben hiç kimseden etkilenmedim. Görüyorsunuz, bir hayli kitap var. Bazen görüyorum, beni en çok şu kitap etkiledi, beni en çok şu yazar etkiledi diyorlar. Ama bende olmadı. Ben Bediüzzaman ve Risale-i Nur’dan etkilendim. O ayrı mesele. Araba kötü müdür? Güzeldir. Ama arabayı sevmiyorum. Akademisyenlik kötü müdür? Güzeldir. Ama ben akademisyenliği kendi adıma sevmiyorum. Benim birçok arkadaşım Akademisyen, Profesör, Rektör, Dekan. Ama ben kendi adıma sevmiyorum. Bir etkilenme sözkonusu değil. Ama kitap olarak herkesten istifade ederim. Bir hocadan gidip ders alma benim tarzım değil. Ama alanımla ilgili her gün kitap alırım. Bir hocadan dinlemeyi eskiden beri kendi adıma bir zaman kaybı olarak gördüm. Kitapla daha rahat oluyor. Notlar alıyorsunuz, tekrar başa dönüyorsunuz. İnsanlardan etkilenmek güzel bir şeydir ama ben kitaplarından istifade ediyorum.

Ruberu görüşme imkanı bulduğunuz insanlardan sizi en çok etkileyen kimdir?

Emin ol o da yok. Çok hoş, çok samimi hocalarımız var ama bu ayrı bir mesele. Onlar bizi anlatır, biz onları anlatırız ama etkilenme anlamında değil. Ben Risale-i Nur’u haliyle çok çok seviyorum. Hem tahsil hayatımda, hem de ondan sonraki hayatımda etkilendiğim kimse olmadı. Risale-i Nur talebeleri olarak da böyle. Çok değerli bir hocamızla geçenlerde beraber oldum. Bana çok basit geldi. Bu benim yüksek olduğum manasında değil, böyle acayip bir huy. Bu enaniyetten filan değil. Seyyid Kutup’u, İbn-i Teymiye’yi, Hasan el- Benna’yı, Bediüzzaman’ı  okuyarak fikirlerinin değiştiğini söyleyenler oluyor. Bediüzzaman da dahil. Benim tahsil hayatım Kur’an Kursu’nda başladı. Risale-i Nur beni yanlış bir hayatın içerisinden kurtarmadı. İmanımızı kuvvetlendirdi, takviye etti, bu kesin. Bir Sungur Ağabey’i örnek alalım mesela. Sungur Ağabey Köy Enstitülerinde yetişmiş bir ağabey. Risale-i Nur onun elinden tutmasa zaten yanlış bir yolda. Buna benzer insanlar var. Böyle başka insanlar da var. Bizde bir etkilenme sözkonusu değil. Bazen insanların bizden etkilendiğini görüyorum.

En beğendiğiniz yazarlar kimlerdir?

Benim varım yoğum kitaptır. Şimdi tramvaya bineceğim, boş tramvay bekleyeceğim. Boş tramvay gelmezse binmeyeceğim. Biner binmez çantamdan kitabı çıkarıp okuyacağım. Çok yazar okuyorum ben, her alanda yazarları okurum. İslam alimleri arasında hiçbir ayrım yapmam. İmam Rabbani’yi de, İmam Gazali’yi de, İbn-i Teymiye’yi de, Mevdudi’yi de, Hasan el- Benna’yı da, Bediüzzaman’ı da okurum. Ama Bediüzzaman’ın yeri ayrı. Bediüzzaman beni inkardan çıkarmadı ama hayatıma bir denge kazandırdı. İman, İslam ve sosyal hayatla ilgili çok güzel esasları Bediüzzaman’dan aldım. En hoşuma giden yazar Bediüzzaman’dır. Ama ben sadece Nur talebesi değilim. Sadece Risale-i Nur’dan istifade eden biri değilim. Ben Rabbime “Benim geçimim okumaktan, yazmaktan olsun.” diye dua ettim. Rabbim bu duamı kabul etti. Yolda günboyu gitsem yine kitap okuyabilirim.

Kitaplarınızın toplumda tesiri oldu mu, bunu bizzat müşahede ettiniz mi?

Onu çok rahat müşahede ediyorum. Tüyap Fuarından gittik. Bütün fuarlara kendim katılıyorum. Bütün bu işleri de Allah’ın verdiği güçle kendim idare ediyorum. Okuyucularını en yakından tanıyan yazarlardan biri de benim. Alaka olmasa Türkiye şartlarında bu kadar kitabı zaten yayınlayamayız. Hiç kimseden destek almamamıza rağmen okuyuculardan destek alıyorsak bu kitaplarımızın ilgi gördüğünü gösterir. Bir de şunu görüyorum. Bir kitabımızı alan sonra diğer kitaplarımızı da alıyor.

En beğendiğiniz eseriniz hangisi? Yavrularınız arasında bir tercih yapacaksınız.

“Allah Nasıl Bir Kul İstiyor?” isminde bir kitabım var. Ben fuarlarda sürekli onu tavsiye ediyorum. O kitabı tavsiye etmemin sebebi şu: Tamamen Kur’andan yazılmış bir kitap. Kur’andan başka bir kaynak o kitabımızda yoktur. Diğerlerinde 16-20 sayfa bibliyografya var. Çünkü bizim Kur’an’ı almamız gerekirken Kur’an zaman içerisinde rafa kaldırılmış, sırf okumakla sevap kazanılan bir kitap olmuş. Kur’an okunuyor, sevap kazanılıyor ama içerik bilinmiyor. İnsanlar elhamdülillah meale yöneldiler. Ama baştan sona meal okumak da çok zor geliyor. İnsan bu kitabı hayatına hayat yapsa öyle bir cennette yaşar ki tarifi mümkün değil. Ben kendim elhamdülillah o cennette yaşıyorum. Allah kınayanın kınamasından korkmayan kul istiyor. Bunu bir insan hayatına hayat yapsa ne deseler’e bakar, yaptığınız iş dinen caizse kimsenin ne dediği sizi ilgilendirmez.Vehbi Vakkasoğlu

Şimdi hatıralar faslına geçelim. Vehbi Vakkasoğlu ile olan bir hatıranızı anlatabilir misiniz?

Vehbi Vakkasoğlu’yla çok eskiden beri tanışırız. Çok sevdiğim bir ağabeydir. Bir defa biz onunla Ankara’ya uzun bir yolculuk yaptık. Yeni Asya’nın düzenlediği bir konferansa beraber gittik. Yol boyu çok güzel sohbetimiz oldu. Konferansta herkes kendi konusunu anlattı. Ben İslam ve ırkçılığı anlattım. Başka bir hatıramı daha anlatayım. Türkiye’de yaşayan bir yazar anısına ilk defa bir toplantı yapılmıştı. Bu da Vehbi Vakkasoğlu’ydu. Her konuşmacı çıkıp Vehbi Ağabey’i övdü. Bir konuşmacı da çıkıp dedi ki: “Fazla övmeyin. Övmek zararlıdır.” Ben de “Övmek bazıları için zararlıdır, bazıları için faydalıdır.” dedim. “Mü’min’i yüzüne karşı övmek onun imanını daha artırır.” diye rivayetler var. Bediüzzaman’ın da “Marifet iltifata tabidir.” diye bir sözü var. Şimdi bazı insanlar vardır, övdüğünüzde şımarırsa, kendine mana-yı ismiyle bakarsa o insanı överseniz hakikaten boynunu vurursunuz. Ama bazı insanlar da vardır ki övüldüğünün kıymetini anlar. Bu adam beni övüyor ama kara kaşım kara gözüm için övmüyor. Allah yolunda yaptığım hizmet için övüyor diye düşünür. Zaten Kur’an’a baktığımız zaman mü’minleri nasıl övüyor. O mü’minler yaşıyor o zaman. O ayetlere muhatap olan sahabeler hayattayken ayetler geliyor. Kur’an övüyor, Peygamberimiz övüyor, alimler övüyor, Bediüzzaman övüyor. Bediüzzaman “Elmas kalemli kardeşlerim, aziz fedakar kardeşlerim, Aziz, sıddık kardeşlerim” diyor.

Hekimoğlu İsmail’le herhangi bir hatıranız oldu mu?

Hekimoğlu İsmail’i de çok seviyorum ama ona karşı çok çok mahçubum. Yakında olduğu halde gidemiyorum. Hekimoğlu İsmail’le de yıllar önce fuarlarda çok beraber olduk. O her yeri dolaşır, teker teker insanlarla görüşürdü. Bize de sık sık gelirdi. Onunla da Türdav’ın düzenlediği bir imza programına gidiyorduk. Ben de o zaman ilk defa risaleleri günümüz Türkçesine aktarmıştım. Yolda giderken yanımızda bir arkadaş buna muhalefet etti. 4 kişiydik, o da yazar bir arkadaştı. Hekimoğlu İsmail Ağabey “Hayır kardeşim! Bizim yıllarca isteyip de yapamadığımızı İsmail Mutlu kardeşimiz  yaptı. Orjinali de var, isteyen orjinalini okusun.” dedi. Bize bir desteği oldu.

Ya Ahmed Şahin?

Ahmed Şahin Hocamız zaten çok çok sevdiğimiz bir ağabeyimizdir. Ben Ahmed Şahin Hoca’mın kitaplarıyla büyüdüm. Çok mütevazı bir insandır. En son Beyazıt Fuarı’nda beraberdik, beraber eve gittik. Ben onun standına gittim, o benim standıma geldi. Çok güzel diyaloglarımız oldu ama bir tanesini anlatayım. Yıllar önceydi, yaklaşık 15 yıl olmuştur. Ben çok daha gencim. Onların Şükür Apartmanına gittim. Sohbete gittim, kapıdan içeri girer girmez Mehmet Dikmen Hocam ders yapıyor, Ahmed Şahin Hocam da yanında oturuyor. Birden kalkıp bana yer vermek için pat diye yere oturdu. Ben neye uğradığımı şaşırdım. Arasıra olur bende, birdenbire vücudum sırılsıklam oldu. Dehşet terledim. Aniden saunaya girmiş gibi oldum. Şimdi ders de var, dersin huzurunu da bozmak istemiyoruz. Sonunda biri kalktı, o da Ahmed Şahin Hocama yer verdi, ben de mecburen Ahmed Şahin Hocamın yerine oturdum. Kader-i ilahi beni Yeni Asya’da Ahmed Şahin Hocam’ın yazdığı köşeye yazar olarak getirdi. Onunla aramızda tarz farkı var. O biraz daha basite indirerek anlatır.

 

Mehmed Said Fidan konuştu

Güncelleme Tarihi: 02 Şubat 2012, 14:04
YORUM EKLE
YORUMLAR
berad
berad - 7 yıl Önce

yazar ağabeyimize saygılar...

banner8

banner19

banner20