Gazetecilik duyguları öldüren bir meslek!

Bir çocuk ölmüş. Ünal Tanık o zaman muhabir. Habere gidiyor, getirdiği fotoğraflara 'çok güzel' diyor haber müdürü. Nasıl bir gözdür bu!

Gazetecilik duyguları öldüren bir meslek!

 

Ünal Tanık’la ilk olarak geçen haftalarda Türkiye Dil ve Edebiyat Derneği’nde verdikleri konferanstan sonra tanıştım. Kendileri Rota Haber Sitesi’nin sahibi ve genel yayın yönetmeni. Kendisi ile bir söyleşi gerçekleştirdik.

Çocukluğunuzun geçtiği Adıyaman ve Erzincan’a gidecek olursak şahsî anlamda kendi çocukluğunuzu ve genel manada toplumumuzu anlatabilir misiniz?

Ben 1960 Şubatında doğdum. Annem bana ‘ihtilal çocuğu’ derdi, 27 Mayıs İhtilali’nden 3-4 ay önce doğmuşum. Adıyaman’ın Gölbaşı ilçesine bağlı Harmanlı isimli bir beldede ilkokul 4. sınıfa kadar kaldım. Babam 1967 yılında iş dolayısıyla ayrılmıştı, ben de ‘68 yılından itibaren ayrıldım, Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesine bağlı Narlı diye bir kasabaya gittik. Ben babaannemle büyüdüm. Annem, babam vardı ama babaannemin benim üzerimde çok etkisi oldu. 7-8 yaşına kadar babaannemle geçen çocukluğum benim zihnimde yerini taptaze korur, hâlâ da öyle.Ünal Tanık

4 ve 5. sınıfı şimdilerin pek bilmediği birleştirilmiş bir sınıfta Narlı’da okudum. Sınıfın bir tarafı 4. sınıf, bir tarafı 5. sınıf şeklindeydi. 1, 2 ve 3. sınıftayken ben okul birincisi oldum. 4. sınıfa geçtiğimde sınıfı zor geçtim. Bunu söylememin sebebi de şu: Sınıfta oturduğunuz yer ve sırayı paylaştığınız arkadaşlarınızın başarıda ne kadar etkili olduğunu göstermesi açısından önemli. Yeni bir yere geçmenin belki birtakım sorunları vardır fakat aynı sırayı paylaştığım arkadaşlarımın dersle ilgisi yoktu, hiçbir dersi dinlemiyorlardı, dolayısıyla benim de dersi takip etme gibi bir imkânım olmadı. Dediğim gibi sınıfı zorlukla geçebildim.

Erzincan’da benim ilk gençlik yıllarım geçti, hâlâ daha Erzincan’la ve Erzincanlılarla çok yakın ilişkim devam ediyor. Erzincan’a karşı her ne kadar vefasız çıktım zira çok az gittiğim için kendime vefasız diyorum, özellikle iş hayatından sonra çok az gittim, en son gittiğim tarih benim açımdan utanç verici, 1999’un Kasımında gittim, o tarihten bu yana da gitmek hâlâ kısmet olmadı. Ama Erzincan benim doğup büyüdüğüm, memleketimden daha çok bildiğim, daha çok dostumun, arkadaşımın olduğu bir yer olarak geçer.

Çocukluğunuzda memleketimizin siyasî anlamda durumu nasıldı?

Benim bir ablam vardı. Ben ilkokul 3’ü hatırlıyorum. Ben 3. sınıftayken ablam 5. sınıftaydı. O dönemde net olarak hatırlıyorum, ben Bakanlar Kurulu listesini tam olarak biliyordum. Ben de, ablam da takip ediyorduk. Hatta annemin bize kızdığını, elime vurduğunu hatırlıyorum. Çünkü duvarımız kireçti, ben yeni duyduğum bir bakanın ismini duvara kalemle yazmıştım, radyodan dinlediğimde kâğıt bulamamıştım, kaçırmayayım diye duvara yazmıştım. Kalemle yazdığım için de annemden bayağı bir azar işitmiştim.

Demirel’in tek partili iktidar olduğu bir dönemdi. O dönemde şeker zammı yapılacağı söylentisi vardı. Amcam köyde bakkallık yapıyordu. Bir baskın olur düşüncesiyle daha önceden almış olduğu şekerleri babasının yani dedemin evine getirdiğini hatırlıyorum. Niye? Demirel zam yapacak. Ben Demirel’i başbakan olarak biliyordum ama çocuk zihniyle demir elli bir adam olarak tahayyül ediyordum. Zamlar yapıyor falan gibi. İnsanlar kendisinden böyle bahsettikleri için böyle bir adam sanıyordum.

Siyasî anlamdaki gelişmeleri tabii ki hatırlamıyorum. Yalnız 67’de yaşanan Kıbrıs konusu uzun yıllar devam etti, bunu hatırlıyorum. Bu sıkıntılar 70’e kadar devam etti. Kıbrıs’la ilgili tartışmaları hatırlıyorum. Bizatihi takip ettiğim ve içinde bulunduğum yıllarsa Milliyetçi Cephe dönemiydi. Milliyetçi cephe ve ardından gelen CHP- MSP dönemini iyi takip ettim. Koalisyon hükümetlerinin ülkeyi sıkıntıya soktuğu ve o sıkıntıların adım adım ihtilale doğru nasıl götürüldüğünü, nasıl kotarıldığını gördüm.

Yazı hayatına nasıl başladınız?

İlkokulun ilk 3 yılında çok başarılıydım. Fakat ortaokula geçtikten sonra ikmale kalmadım ama çok sıradan bir öğrenci oldum. Lise 2’de edebiyat öğretmenimiz elinde 96 sayfalık bir kitapla geldi, elinde birkaç tane kitap vardı. Benim en iyi dersim edebiyattı. Diğer derslerden 5-6, edebiyattan 7 alırdım. Hocamıza Allah selamet versin, hayatta hâlâ.

Kitabı masaya getirip: “Çocuklar! Ben haftaya sınav yapacağım. Sınavdan 10 alana, bu kitap benim değil ama, imzalayıp hediye edeceğim.” Bu promosyon bana çok etkili oldu. O derse çalışmış ve tam puan almıştım. Sınıfta tam puan alan bir tek ben vardım. 9 alan vardı ama ben bir tek 10 aldım. Benim edebiyatla belki yolumun kesiştiği, yazıyla yolumun kesiştiği yılın o yıl olduğunu söyleyebilirim. O sınavın 1. dönemin 2. sınavı olduğunu da hatırlıyorum. O zaman edebiyat ve kompozisyon diye iki ayrı ders vardı. O günden sonra kompozisyon notlarım yükselmeye başladı.

O dönemde de iyi kitap okuyordum. Fakat yazılarımın yayınlanması üniversite yıllarımda başladı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nin 1. senesinin 1. döneminde rahmetli Mehmet Çavuşoğlu Hocam bana Kiril alfabesini öğrenmem gerektiğini söylemişti. Ben de Kiril alfabesini öğrendim ve Azerbaycan edebiyatıyla yakından ilgilenmeye başladım. Tabii Azerbaycanlılar 1990 yılına kadar Kiril alfabesi kullanmıştı. Ben Azerbaycan edebiyatı üzerine değerlendirmeler yazmaya ve rahmetli Ahmet Kabaklı’nın yönettiği ve hâlâ yayınlanmakta olan Türk Edebiyatı Dergisi’ne göndermeye başladım ve yazılarım da yayınlanıyordu. Önce bir şevk ve heyecanla göndermiştim, sonra nasıl olduysa 1-2 yazı göndermedim. Hiç unutmuyorum, bir gün Ahmet Kabaklı, Servet Kabaklı’yı aramış. Niye yazmadığımı sormuş. Oysa Azerbaycan edebiyatını Türkiye’nin bilmediğini ve tanımadığını ama bilmesi ve tanıması gerektiğini söylemiş. Daha sonra gazetecilik başlayınca yazı hayatım farklı yönlerle devam etti.

Ünal TanıkSizi yazı konusunda en çok teşvik eden ve öven kim oldu?

Demin bahsettiğim küçük şeyler benim hayatımda etkiliydi. Ahmet Kabaklı’nın iltifatları ve Servet Kabaklı’yı aratması benim için önemliydi sanıyorum, bu herhalde müşevvik unsurlardan bir tanesiydi. İnternete yazmaya başladığım dönemde günlük siyasî değerlendirmeler yapıyordum. O arada Haber 7’de yakın tarih üzerinde yaptığım çalışmalar üzerinde zaman zaman yazılar yazıyordum. Abdülhamid ve Küçük Said Paşa’yla ilgili “Abdülhamid’in Brütüsü” diye bir yazı yazdım. Yakın tarihle ilgili yazdığım yazılardan bir tanesiydi. Düşündüğümün ve beklediğimin çok üstünde birçok isimden takdir ve tebrik telefonları aldım. Yakın tarih konusunda beni en çok şevklendiren bu yazıydı. Hâlâ daha yakın tarihle ilgili çalışmalar yapıyorum. İşte kısmet olursa bu yılın sonunda veya gelecek yılın başında “Yakından Bakınca” diye yakın tarihle ilgili bir kitabım çıkacak.

Yakın tarihi şunun için önemsiyorum: Ben okulda Osmanlı Türkçesi’ni öğrendim. Okuyup yazmadan öte Osmanlı kültürünü ve Osmanlı Türkçesine hâkimiyet anlamında epeyce çalışmıştım. Bizim tarzımızda yetişen insan fazla kalmadı diye düşünüyorum. Arkamızdan gelen birçok insan var ama Osmanlı Türkçesi kültürünü almak farklı bir şeydi. Dolayısıyla kaynaklardan inip kaynaklardan araştırmak çok önemli ve bunu hâlâ yapabilen çok fazla kimse yok. Bu yazıların dönüşü insanların bilmediklerini dile getirmeleri, o yönünü ilk kez duyduklarını dile getirmeleri bana en büyük teşvikçiydi sanıyorum.

Yakından Bakınca'nın önemi, farkı ne?

Demin bahsettiğim “Yakından Bakınca” birçok bilginin ve belgenin ilk kez yayınlanıyor olması açısından önemli. Ama şöyle bir aylık çalışmam lazım. Onu yaptığımda oturup yazmak çok kolay oluyor. Tabii bu tür çalışmalarda zor olan kütüphane ve arşiv çalışması. Kütüphane çalışması iki hafta ile bir ay arasında sürecek. Bu çalışmaları bitirdikten sonra kitap bir ay içinde biter. Zaten kitabın üçte ikisi tamamlanmış durumda.

Edebiyat Fakültesi’nde okurken sizi en çok etkileyen hocanız kimdi?

Hiç tartışmasız Mehmet Çavuşoğlu. Mehmet Çavuşoğlu hem hocamdı, hem de birinci sınıfın ilk döneminden alıp son sınıfa kadar asistan olarak hazırlayandı. O zamanlar şimdiki gibi değildi. Hocalar kendi asistanlarını kendileri beğeniyordu. Bana birinci sınıftan itibaren yatırım yapmıştı. Ne eğitimi almam lazım, neleri okumam lazım, neleri takip etmem lazım, adım adım takip ediyordu. Akademisyen olamayacağım ortaya çıktıktan sonra da (o benim de, hocamın da elinde olmayan bir şeydi, ilk YÖK’zedelerdenim ben aslında.) elimden tuttu, aklımda hiç olmayan, o güne kadar bir kez bile olsun “ben bu işi de yapabilirim” diye düşünmediğim gazeteciliğe sevkeden de merhum Mehmet Çavuşoğlu’ydu.

Yazılarınızın ve kitaplarınızın toplumda tesiri oldu mu, bunu bizzat müşahede ettiniz mi?

Yazılarımın olduğuna inanıyorum çünkü hem yazının altına yapılan yorumlar, hem de e-mail olarak bana gönderilen mektuplara baktığım zaman bunu çok iyi görüyorum. Ciddi anlamda özellikle bugüne ilişkin değerlendirmeler ve yakın tarih okumalarında en çok bunları görüyorum. Amacım hiçbir zaman kırmak, dökmek değil ama “Şu rencide olur, bunu dersem alınır.” tarzında hiç düşünmeden yazılarımı yazmaya çalıştım. Medyada siyasete benim gibi bakan fazla kimse yok. Çünkü herkes bu işi bir tarafıyla dengeler üzerinde götürmeye çalışıyor. Bu yönüyle baktığımızda etkili olduğumu düşünüyorum. Yakın tarih konusunda bilineni yazmak yerine ya bilinmeyen taraflarını yazmaya çalışıyorum yahut da bilinenin içinden bilinmeyen konuları gündeme taşımaya çalışıyorum. Dolayısıyla yazdığımız da epey farklı oluyor.

Yayıncılarınızla münasebetleriniz nasıldır?

Ben geçimimi kitaptan sağlayan bir noktada değilim. Aslında hayatımdan bazı şeyleri çıkarmış olsam, gelir anlamında belli bir seviyeyi yakalamış olsam bütünüyle kitaplarla ilgilenirdim. Çünkü analitik araştırmaları iyi yapabildiğimi zannediyorum ve kolay yazabiliyorum. Kimi iyi yapabiliyor, kimi kolay yazamıyor. İkisinin aynı kalemde, aynı beyinde buluştuğu pek olmuyor. Bu yönüyle imkân olsa dediğim gibi o alanda olmak istiyorum. Dolayısıyla çok fazla bir parasal beklenti içinde olmadığım için de yayıneviyle diyalogum, ilişkim keyifli bir düzeyde devam ediyor.

Basın- yayın dünyasından bir hatıranızı anlatabilir misiniz?

Gazeteciliğe ilk olarak 1981’in Kasım ayında başlamıştım. 1982’nin Nisan aylarıydı, ben daha çok eğitim muhabirliği yapıyordum. Bir Pazar günü geldim, şef bana bir ölüm olayı olduğunu söyledi. Henüz polis muhabiri de gelmemişti. Şef benim gitmemi istedi. Ben de gittim. Olay yerini buldum, fotoğrafları çektim, iyi fotoğraflar da almıştım. Ölen 13-14 yaşında bir çocuktu. Bir güvercin yakalamak isterken inşaat halindeki bir binanın asansör boşluğuna düşmüş ve ölmüş. Biz gittikten sonra babası geldi. Oğlunun cesedine sarılıp feryat etmeler, şunlar, bunlar… Bunların hepsini çektim fakat bir şeyi biliyordum. Bu çocuğun vesikalık fotoğrafı lazım. Ama içim o kadar ezilmişti ki, o kadar duygulanmıştım ki şimdi bu acının sahibi çocuğun babasının evine gidip de o acının içindeki insanlardan vesikalık fotoğraf almanın doğru olmadığını düşündüm. Fotoğrafları almadan döndüm. Diğer fotoğraflar banyo edildi, ben haberi yazıp verdim. Şef fotoğrafları aldı. Neyin eksik olduğunu biliyordum ama bir şekilde yoluna girer diye düşündüm. Şef baktı, “Aa! Çok güzel.” dedi. Film bitti tabii. “Hani vesikalık?” dedi, anlattım, yüzüme bakıp “Senden gazeteci olmaz.” dedi. Sonra polis muhabiri olan arkadaş benden iki saat sonra gitti, çocuğun albümünü alıp geldi. Bu benim gazetecilik hayatımdaki unutamadığım olaylardan biriydi.

İş konusunda titiz misiniz?

Evet, titizim. Buna dair bir örnek anlatayım: Muhsin Yazıcıoğlu 25 Mart 2009’da helikopter kazasında öldü. İHA muhabiri İsmail Güneş’in Kahramanmaraş 112’yi aramasından sonraydı. Muhsin Başkan’ın uçağındaki kazazede arkadaştan bahsediyorum. 10 dakika sonra oradan bir arkadaş aradı. “Böyle bir iddia var. Muhsin Başkan’ın Kahramanmaraş’tan Sivas’a giderken helikopteri düştü şeklinde bir iddia var.” demişti. Bu bilgi bana geldikten 45 dakika sonra yayınladım ben bu bilgiyi. Yani o dönemde ulaşabileceğim her yere ulaştım. O zamanki İçişleri Bakanı Beşir Atalay’a ulaştığımda henüz kazadan bilgisi yoktu. Bildiğim bütün yerleri araştırdık, doğrulattıktan sonra 45 dakika geçmişti. Kazayı 45 dakika sonra konuşma bilgileriyle birlikte vermiştik.

 

M. Sait Fidan konuştu

Güncelleme Tarihi: 22 Haziran 2012, 02:23
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13