Fırat sevgiyle, bilinçle akıyor

Bir ırmağın akışını görüyorum, sesini duyuyorum. Sizin de M. Fatih Kutan'ı görmenizi ve işitmenizi istedim..

Fırat sevgiyle, bilinçle akıyor

M. Fatih KutanBir ırmağın akışını görüyorum, sesini duyuyorum. Sizin de M. Fatih Kutan'ı görmenizi ve işitmenizi istedim. Bu yüzden ansızın bu genç yazarın kapısını çaldım uzaktan. Söyleştik. Sorular da cevaplar da hızlı düşünülüp çabuk yazıldı. Sizin de bir çırpıda okuyacağınızı düşünüyorum.

M. Fatih Kutan Ankara'da yaşıyor. Müfredat'ı Abdullah Başaran'la beraber çıkarıyorlar. Mustafa Nezihi, bir gece yarısı Fatih'le konuşmak istiyor ve sohbet başlıyor..

Arif Ay, zikredilen ilk isim. Sonra Doğu, Fırat, yatılı bölge okulu, Kürtçe, Türkçe, çocukluk yılları... Sonra Füsus, Canetti, Komünist Manifesto… Başka şeyler de var. Eleştiriye evet, saldırganlığa hayır gibi... Müfredat için neler yaptıkları… Şairler, öykücüler, Fatih'in 'karanlık güncesi'... Buyurun, genç bir yazar!

Nasıl bu kadar gençsin? Kaç yaşındasın? Sana bu 'yaşam iksiri'ni kimler aşılıyor?

Arif AyYaş olarak da gencim hali hazırda, yirmi iki yaşımdayım. Son birkaç yılda tanıştığım insanlar var Ankara'da. Onlar hem dert hem derman, tam olması gerektiği gibi yani… Mesela Arif Ay'ın Cezayir'den bahsederken yüzüne oturan çizgileri görüp de umutsuz olmak; bu nimete, bu duruma, bu çizgilere küfür gibi geliyor bana.

Doğuya doğru giden otobüslerde yanımdaki koltukta oturan insanlarla yaptığım muhabbetleri de söyleyebilirim bu şevki kamçılama konusunda. Yani hayatın hâllerini gördükçe, çeşitliliği, herkesin ayrı ayrı kaderini, bu kadar çok ihtimalin arasında çalıp çırpmadan, kırıp dökmeden, dökülmeden bu güne erdirilmiş olduğunu bilmek, şükre eşik oluyor.

Doğu dedin, ben de tam Doğu diyecekken... Nedir Doğu? Neler var oralarda? Mahrumiyetler geliyor çoğu insanın aklına, Doğu dendiğinde. Sen galiba Fırat'ın, Dicle'nin, Nil'in Kudüs'e doğru, Mekke'ye doğru sonsuz akışını yaşıyorsun içinde. Doğru mu veya daha başka neler söylersin?

Fırat'ın ortadan ikiye böldüğü bir şehirdenim ben. Onun kıyısında oturup gece vakti, kapkaranlık sulara, orada oluşan dalgalara, girdaplara bakarak türkü söylemek gibisi yok bence. Bunu uzun uzun yaşamadım maalesef, tatillere gittiğimde filan işte. Ama dokuz yaşına kadar Urfa'da büyüdüm ve erken yaşlarda doğuya dair sert karşılaşmalar yaşadım, tabii sonradan fark ediyorsun sert olduğunu. Bir yatılı ilköğretim bölge okulunda başladım okula, babamın da öğretmenlik yaptığı okulda. Tabii okula gidene kadar sadece babamın bazı geceler eve gelmemesiyle somutlaşıyordu okul zihnimde, yatılı koğuşlarında nöbet geceleri.

M. Fatih Kutan

Okula başlayınca iki yıl boyunca Türkçe öğrendim. Yani sınıfta Türkçe bilen üç kişiydik, üç öğretmen çocuğu, sınıfın geri kalanı Kürtçe biliyor. Süleyman vardı az biraz Türkçe biliyordu. Onun aracılığıyla anlaşırdık bazı arkadaşlarla, hayal meyal hatırlıyorum. Matematiktir, hayat bilgisidir, fendir, hak getire...

Türkçe Türkçe Türkçe… Yanı başınızda ağlayan insanın neden ağladığını bilmemek onarılmaz yaralar bırakıyormuş insanda, soramıyorsun, öğrenemiyorsun. Türkçe öğrenince öğrenmiş mi olduk bu dertleri? Hayır. Bu kez ayrı bir ağlamaya tutuldu o arkadaşlarım, 'bozuk' Türkçelerinden sebep yargılanarak mesela ve daha bir sürü şey. Bunlar mahrumiyet midir? Yok daha neler. Adaletten, irfandan, bilgelikten mahrum değilse insan, o mesele mahrumiyet değildir. Bu dil meselesi sebebiyle; bu çarpışma, bu sertlik sebebiyle kelimeler beni çekiyor sanırım, son birkaç yılda bunu fark ettim. Doğu bu demek bende, sebep olan, doğurgan, acısıyla doğurgan, öğrettikleriyle doğurgan bir mekân. Başlangıcın faili.

Doğurganlık, dinamizm, gayretkeşlik, durmadan yeni ufuklara, şiirlere, kitaplara, duygulara, düşüncelere açılma... MFK, Erzurum'dan böyle görünüyor. Bu güzel. Ama daha güzeli var. MFK diğer pek çok okur-yazar arkadaşların aksine saldırgan değil. Küçümseyici ve yok sayıcı değil. Duyargalarını açmış bekliyor. Yazıya dökülmüşlerin iyilerinden, haksızlık etmekten korkarak, yani hakkını vererek faydalanıyor. Şimdi hangisi zor? Saldırmak mı? Kabullenmek mi?

Estağfirullah. Şöyle söyleyeyim: Merak ediyorum. Yirmi yaşıma gelmişim ve hâlâ Füsus'u okumamışım mesela. Yarın bir gün biri yanımda Füsus'tan bahis açınca söyleyecek iki sözüm olsun, bir muhabbete girebileyim. Komünist Manifesto'yu merak ediyorum kaç yıldır, Elias Canetti'nin Kitle ve İktidar'ını çalışmam lazım o bitsin başlayacağım Manifesto’ya. Abdullah Başaran

Paralelinde de Abdullah'la Füsus okumaları yapacağız mesela. Bu iki örneği bir 'sentez' işareti olsun diye söylemedim elbette, sadece merakın sınırlarının aynı anda nerelere erişebileceğini söylüyorum. Yani Edebiyat Dergisi, Metis Çeviri Dergisi, Diriliş Dergisi harika çeviriler yayımlamışlar, ister istemez çekiyor seni bu. Memet Fuat'la yapılan bir söyleşiden Faulkner'ın Döşeğimde Ölürken'inin nasıl çevrildiğini öğrenmek çok zevkli bir şey bence, Murat Belge'yi öğrenciyken hayal etmek eğlenceli de aynı zamanda. Eleştiri konusundaysa Amerika dışında küfretmeyi tercih etmiyorum, karşılıklı konuşabiliyorsak eyvallah. İki taraf da insansa konuşabilinir zaten... İnsanla muhatapken küfredenlere dair de ne desek boş sanırım.

Oradan Abdullah'ı alıyorum ve beraber yaptığınız o zahmetli ve güzel işe yöneliyorum. Müfredat'a. Dördüncü sayıya ulaştı. Nasıl çalışıyorsunuz, neler yapıyorsunuz, belli bir iş bölümü var mı? Neler duyuyorsunuz dergiyle ilgili? Büyüyecek mi, değişecek mi?

Müfredat, gittikçe zevkli bir iş oluyor gerçekten, bizi de şaşırtıyor. Hazırlarken eğleniyoruz tam anlamıyla. Artık yavaş yavaş sırf bu zevk için bu dergiyi çıkardığımıza kanaat getirmek üzereyiz. Dergi hakkında bir şeyleri Abdullah ve benim aramda ayırmak gerekmiyor, çünkü tam bir organize iş bu. Abdullah'ın aklına bir başlık gelmişse mesela, en azından onun sonundaki noktayı ben koyuyorum. Onun fikrinde benden, benim fikrimde ondan bir pay var mutlaka. Dergi de bu şekilde hazırlanıyor.

Müfredat, Sayı: 4Mamak'a gidiyoruz, Abdullah'ın odasına çekiliyoruz, ekrana baka baka sabahlıyoruz işte. Son iki ay içinde yayımlanan kitaplardan hangilerini işleyeceğimizi Abdullah toparlıyor, piyasayı yakından takip ederek. Kitap künyelerini çıkarmak benim işim, yazılarda kullanılacak fotoğrafları bulmak da. Daha çok doküman bulmakla ilgileniyorum ben, hepsinin icraat kısmını Abdullah yapıyor. Tasarım tamamen Abdullah'a ait. Editör yazısını aramızda paslaşıyoruz. Müfredat logosunun o sayıdaki rengi, yazı seçimleri, kullanılacak fotoğraf seçimleri vesaireler birlikte karar verdiğimiz meseleler. Başlıksız yazılara başlık bulma işini hep bana satıyor ama işini biliyor tabii.

Gece ilerliyor, sabaha değecek birazdan. Fatih yazıya nerelerden değiyor daha çok? Şiirde mi, denemede mi, günlükte mi, öyküde mi? Hangi dergilerde, hangi ürünleriyle ışıldıyor?

Yirmili yaşlara girerken şiir yazıyordum, son bir buçuk yıldır yazmadım. Sebebini bilmiyorum. Günlüklere ve çevirilere fena halde takılmış durumdayım. Sanırım bir de mektuplara… Unamuno'nun Günlükler'i başlangıç oldu. Sonra günce yazmaya başladım: "karanlık günce". Çok düzensiz yazıyorum, kısa notlar şeklinde. Yahya'nın hazırladığı tasavvur. org’da yayımlanmaya başladı onlar, bir bölümü Ğ'de yayımlandı, bundan sonra Yolcu'nun Yerliler sayfasında olacak hep. Cümlelerin kâğıtta akıp gidişi şevklendiriyor beni, kasmadan bir yazı yazmak çok doyurucu bir şey. O sebepten tür ayırt etmiyorum.

Cahit KoytakHikâye yazmadım hiç ama çokça hikâye okurum, son zamanlarda şairlerdense hikâyecileri sıkı takip ediyorum sanki. Nermin Tenekeci'nin Yoksa adlı ilk kitabı çok iyi mesela. Daha doğrusu şiir konusunda artık şiir takip etmiyor şair takip ediyorum, bir kaç şairim var. Bu da yükü bu taraftan azalttı da hikâyeye ayrılan pay arttı. Ahmet Cemal, Cahit Koytak, Sevin Okyay, Murat Belge, İbrahim Demirci çevirilerine hastalık derecesinde saldırıyorum. Bir de bu var, çok iyi çevirmenler ve çok iyi çevirileri var ne yapabilirim yani? Hepsine, bütün anlatımlara rağmen şiir derim gene de, şiir demek isterim.

Teşekkür ediyorum. Son olarak 'Allahümme eyyidna biruhil-kuds' diyorum; imanla yazan her kalem için.

Bilmukabele, ben teşekkür ediyorum geceyi bereketlendirdiğin için.

 

 

 

Mustafa Nezihi Pesen 'gece fetihleri' için söyleşti 

Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2016, 14:06
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
yavuz akengin
yavuz akengin - 9 yıl Önce

Şimdi aklıma bir soru takıldı durdu: Doğu neden uzaktır? Neden şimdi okuduğumuz gibi "hayali", uzak, efsanevi bir yerdir? Gerçekten "uzak" olduğu için mi yoksa, bize, uzak olması daha mı makbul geliyor? Bence Doğu bu kadar uzak ve esfanevi dille anlatılacak bir yer değil. Daha yakın, çok yakın bir yer Doğu. Oraya sadece kelimelerle gidilmez. Varılmaz bir yere Doğu'da, sadece kelimelerle...

banner19

banner13

banner26