Felsefe Paradigma'dan okunur!

Ekrem Ayyıldız: Felsefeyle ilgilenmek bence sadece batı düşüncesini öğrenmek değil topyekûn bir insanlık tarihini öğrenmek demektir.

Felsefe Paradigma'dan okunur!

Yayınevleri yaptıkları işlerle bizlerin hayatla bir bağ kurmasına olanak sağlarlar. Yayınevlerinin sahip oldukları yayın politikası doğrultusunda çıkan kitaplar bu ilişkinin boyutunu oluşturur. Paradigma yayınları 1997 yılından bu yana yayınladığı kitaplarla felsefe bilgimize katkıda bulunuyor. Hüsamettin Arslan Hocanın ve Ekrem Ayyıldız'ın nitelikli gayretleri ile Paradigma yolunu yürüyor! 

ParadigmaEkrem Ayyıldız ile Paradigma'yı ve Türkiye'de felsefe dilini konuştuk. Hüsamettin Arslan Hoca ile de söyleşinin sözünü aldık.  
 

Çevirilerinizin başarılı olduğunu gözlemliyorum. Bir yayın evi olarak çeviri kriterlerinizi neye göre düzenlersiniz? Örneğin çevrilecek kitabı neye göre seçersiniz ve çevirmenden talepleriniz nelerdir? 

Öncelikle bu söyleşi için teşekkür ediyorum. Tabiatıyla her çeviri bir yorumdur fakat bu yorumlama yazarın metinde kast ettiğinin uzağına düşmemelidir. Bizim çeviride, ilk prensip olarak kabul ettiğimiz şey budur. Türkiye’de çeviri faaliyetleri Tanzimat'tan bu güne devre devre farklılıklar göstererek devam ediyor. Osmanlı'nın son döneminde halkın diline yaklaşma anlayışı güdülmüş; bu, Cumhuriyet'ten sonra da artarak devam etmiştir. Fakat 1930’lu yıllardaki dil reformu çalışmalarından itibaren özellikle 50’li ve 60’lı yıllarda çevirilerde arı Türkçe kullanma eğilimi yaygınlaşmıştı. Tabi bu durum Türkiye’de okuyucuyla kitap arasında bir mesafe oluşturdu. Zaten bu dönemlerde yüksek öğrenim, Türkiye’nin nüfusuna oranla düşük seviyedeydi. Böylece, üniversiteyi okumuş ve bu meselelerle ilgilenmiş kişilerle genel okuyucu arasında büyük bir mesafe oluşmuştu.

Türkçeye kazandırılmış çok sayıda temel eser var(Burada öncelikli olarak MEB'in çeviri hamlesini takdirle anmalıyız). Fakat eksiklik daha çok günümüz felsefesi / düşüncesi ile ilgiliydi. Bizim yayınevi olarak çevirmenden beklediğimiz şey, günümüz düşüncesini ve 19. ve 20. yy da Batı'da etkili olmuş düşünce ve akımları temsil eden yazar ve filozofların eserlerinin çevirilerinde hem eserlerin asıllarına hem de Türkçeye sadık kalmaları olarak özetleyebilirim. Bu Türkçe, ne çok eski kuşaklara hitap eden eski bir dil ne de bunun tersi olarak çok kısıtlı bir okuyucuya hitap eden arı bir Türkçe anlayışıdır. Bu ikisinin ortası olan halkın kullandığı, herkesin anlayabileceği bir dildir yani “yaşayan Türkçe”dir. Yalnız burada şunu da belirtmek istiyorum; Türkçede kavram ve terimler konusunda büyük bir karmaşa var. Bazı kavram ve terimler üzerinde kendiliğinden bir uzlaşma oldu. Önerilen karşılıkların bir kısmı tuttu bir kısmı ise tutmadı. Biz bu önerilen karşılıklardan üzerinde uzlaşılmış olanlarını çeviride kullanıyoruz. Buna karşılık bir terim için birden fazla karşılık önerilmiş ise ve/veya bu önerilerde kavramın kendisi tam olarak yansıtılmıyorsa orijinal kavramları kullanmayı tercih ediyoruz. Dil anlamı taşır, dolayısıyla tarihten ve gelenekten gelen bir derinliği vardır. Dil geleneklerin geleneğidir! İster düşünce ister sanat eserleri olsun çeviride metnin kaynak dildeki kontekstine, geleneğine ve üslubuna yakışır bir dil kullanmazsanız bu metinler kuru, yüzeysel hatta eksik kalırlar. Bizim çevirmenden beklediğimiz genel esaslar bunlardır. 

Ekrem AyyıldızTürkiye doğu ve batı  düşünce dünyalarını eş  zamanlı olarak takip edebiliyor mu bu konuda neler düşünüyorsunuz? Sizce bu konuda yayınevleri neler yapabilir? 

Tanzimattan bu güne Türk entelektüellerinin az çok Batıyı takip edebildiklerini düşünüyorum. Fakat 20. yüzyılın ikinci çeyreğinden itibaren, savaş sonrası ve savaş öncesi başlayan düşünce akımları söz konusu olduğunda takibin bugün yeterli bir düzeyde olmadığı söylenebilir. Eksiklikler var. Hem çevrilmemiş/çevirisi gecikmiş eserler hem de çevrilmiş olup da Türkçede yeterince karşılık görmemiş ya da tercümesi dolayısıyla sıkıntılı eserler bakımından. Yayınevleri için sorumluluk bu eserleri tespit edebilmektir. Farklı yayınevleri tabiî ki farklı politikalar güdüyorlar, ben bunu bir zenginlik olarak görüyorum. Buradan bizim yayınevi olarak misyonumuza gelirsek, bugüne kadar Türkiye’de, özellikle Batı'da modernitenin ana çizgisini oluşturan düşünce ve sanat eserleri büyük oranda çevrildi ve yayınlandı. Fakat özellikle 20. yüzyıl düşüncesinde  Kıta Avrupası geleneğini sürdüren ve moderniteyi eleştiren düşünürler yeterli ve iyi şekilde Türkçeye aktarılamadı. Paradigma yayınlarının özellikle fenomenoloji, hermenoytik, dil felsefesi, politika felsefesi, estetik/sanat felsefesi, edebiyat teorisi ve postyapısalcılık gibi felsefe ve sosyal bilim alanlarındaki konulara yoğunlaştığını söyleyebilirim. 

Yayınevi editörü  olmak sizce nedir? Yayınevi editörünün genel yükümlülükleri ne olmalıdır? 

Yayınevi editörü her şeyden evvel kitabın sağlıklı bir şekilde çıkmasını sağlama işini yürütür. Yayınevinin politikası doğrultusunda, çıkacak kitapları tespit eder ya da yayınlanacak olan kitabın hem içerik hem de form olarak sorumluluğunu üstlenir. Bu bakımdan yayınevi editörü olmak oldukça zahmetli bir iş, özellikle metinlerin kontrolü bakımından zahmetli bir iştir. Hem kitabın okuyucuya ulaşmasında hem baskı kalitesinde hem de tasarımın oluşturulmasında editörün büyük bir sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. 

Modern Türkiye’nin zihinsel yapısında Batı düşüncesinin ciddi bir etkisinin olduğunu düşünüyorum. Zaten modernizmin kendisi başlı başına batı dünyasının bir ürünü. Sizce yalnızca “Biz etkisi altında olduğumuz düşünceyi bilmeliyiz.” mantığıyla felsefeyle ilgilenmek sağlıklı bir yol mudur? 

Bugün şöyle bir anlam daralması  oldu; felsefe denildiği zaman biz genellikle Kant, Descartes gibi Batı'nın  önde gelen filozoflarını yani kısaca Batı felsefesini anlıyoruz. Bu bir anlam daralmasıdır. Felsefe her çağda, her dönemde, her medeniyette mevcut olmuştur. Söz gelimi İbni Sina, Farabi ya da İbni Rüşt bugün ancak ilgisi olan ya da bu konuda akademik olarak çalışmış çok sınırlı bir çevre dışında, okuyucunun sadece isim olarak bildiği filozoflar. Bu konuda bence kendi felsefi geleneğimizi aynı zamanda kelam geleneğimizi bilmek ve anlamak konusunda büyük eksikliğimiz var. Bugün birçok yayınevi bu temel eserleri çevirmek noktasında mesafe aldı. Ancak bunların anlaşılması noktasında okuyucunun tıpkı Batı felsefesinde olduğu gibi büyük bir zahmet göstermesi gerekiyor çünkü o terminolojiden(Bu kontekstte “ıstılahlar” daha uygun düşer!) ve o dünyadan bugün oldukça uzağa düştük. Dolayısıyla felsefeyle ilgilenmek bence sadece Batı düşüncesini öğrenmek değil topyekûn bir insanlık tarihini, düşüncesini, serüvenini öğrenmek demektir. Tabiî ki içinde bulunduğumuz modernite süreci itibariyle sahip olduğumuz sosyal, politik, fikrî ve hayata dair problemlerin büyük bir kısmı Batı etkisiyle oluşmuştur. Kendi kendimizi, dünyayı ve içinde bulunduğumuz durumu anlamak ve çözümlerimizi üretebilmek bakımından Batı medeniyetinin özellikle son yüzyıllarını yakından takip etmek çok önemli diye düşünüyorum.  

Sosyal Bilimlere olan ilgi her geçen gün artıyor. Felsefi düzlemde bir alt yapı oluşturmayı aklına bile getirmeyen ya da felsefeye hiçbir önem atfetmeden sosyal bilimle uğraşmanın örneğin bu doğrultuda sosyoloji okumanın doğru bir karar olduğunu düşünmüyorum. Bu şekilde hareket eden arkadaşlara bir öneriniz var mı?

Biliyorsunuz bilimlerde ve sanatta uzmanlaşma dediğimiz olay 19. yüzyılın ortaya çıkardığı  bir durumdu. Yani bilgi alanlarının çeşitlenmesi, artması  ve birbirinden farklı disiplinler haline gelmesi. Bundan önce eğitimin bir bütün olduğunu biliyoruz. İlkçağ ve özellikle Ortaçağ'da  hem Doğu'da hem Batı'da (Gerçi bu Doğu-Batı ayrımı da birçok bakımdan modern zihniyetin ürünüdür ya!) eğitim bütün bir haldeydi. Belirli bir kesim bugünkü anlamda yüksek bir eğitimden geçiyordu. Eğitimin bütünlüğü gereği o günkü mevcut bütün bilimleri tahsil ediyorlardı. Kendi çağlarının düşünce yapısıyla birlikte matematikten teolojiye kadar birçok bilimi, disiplini hatta sanatı tahsil  ediyorlardı. Burada ilginç bir nokta var, söz gelimi 17. ve 18. yüzyılın büyük filozofları aynı zamanda dönemin büyük matematikçileri ve büyük bilim adamlarıydı. Zaten bugüne miras kalan modernitenin hakim çizgileri de onlardan bize miras kalmıştır. 20.yüzyıl ise felsefe alanında eser vermiş olan filozofların daha çok sosyal bilimler alanında yoğunlaştığını bize gösteriyor(bu durumun analizi ve anlamı şüphesiz söyleşinin sınırlarını ve amacını aşıyor). Bu da şu anlama gelir; yani bu soru çerçevesinde düşünürsek sosyoloji ile uğraşmak aynı zamanda felsefeyle muhakkak içli dışlı olmayı gerektiriyor.  Zaten bu ikisini neredeyse birbirinden ayırmak mümkün değil. Söz gelimi Foucault, sosyal bilimler alanında çalışmış bir filozof ama aynı zamanda bir felsefeci, felsefe tarihini yorumluyor. Dolayısıyla sosyal bilimler, özel olarak sosyoloji felsefeden nerede ayrılır; bu ayrım belki 19.yüzyılın klasik sosyoloji disiplini içerisinde anlamlı olabilirdi. Ama bugün için sosyoloji okuyan herkesin muhakkak felsefe bahislerine göz atması, sosyolojinin/sosyal bilimlerin gelişiminde felsefi teorilerin ne derece etkin olduğunu görmesi gerekir. Heidegger, Galileo'nin doğa ve bilim hakkındaki ünlü sözünü (“Tanrı, evren kitabını matematik diliyle yazmıştır”) değerlendirirken bu tür önermelerin kendisi bilimsel midir diye sorar ve hayır, der; bunlar birinci sınıf filozof önermeleridir. Heidegger'le söz birliği edersek, sosyoloji teorileri ve sosyal bilimlerdeki önermelerin çoğunun birinci sınıf filozof önermeleri olduğunu iddia edebiliriz. 

 

Paradigma

Geçenlerde Kant’ın Türkçeye çevrilmiş bir metnini okumaya çalıştım. Çalıştım diyorum çünkü dili beni fazlasıyla zorladı. Acaba gündeminizde Kant çevirisi yapmak var mı? 

Bizim kitaplarımızın başında “Paradigma’nın Gündemindekiler” sayfası yer alır. Orada Kant’ın Saf Aklın Eleştirisi devamlı surette listenin başındadır. Kitap şu anda çeviri aşamasında. Tabii, Kant çevirmek zor bir iştir. Çağdaş düşünce açısından içinde bulunduğumuz zaman itibariyle çeviride birtakım kolaylıklar var. Fakat klasik felsefe metinlerinin çevrilmesinde büyük zorluklar var. Bu iki şekilde zor: ilk zorluk yazarların bilhassa Hegel ve Kant gibi filozofların çok soyut düşünce ve kavramlarla felsefe yapmış olmalarından kaynaklanır. İkincisi zorluk ise üsluptan kaynaklanır. Edebiyatçı filozoflar diyebileceğimiz Nietzsche’nin ve Schopenhauer’in üsluplarındaki ağırlık bu zorluğu oluşturur.

Söz gelimi Hegel çevrilmesi en zor filozof olarak söylenir, Kant da böyledir. Mesela Kaufmann, Kant’ın İngilizcede daha iyi anlaşılabileceğini, Kant’ı İngilizce okumanın daha avantajlı olduğunu söyler. Böyle düşünceler de vardır. Kant’ın çevrilmesindeki zorluk onun Almancanın bir felsefe dili olarak kurulmasında baş aktör olmasından kaynaklanır. Kendi ürettiği birçok terim ve kavram vardır. Sonradan Hegel ve Heidegger örneklerinde olduğu gibi “kendi oluşturduğu bir dil” vardır. Almanca aslından okunduğunda, üslubunun, mevzuları itibariyle akıcı olmadığı söylenir. Dolayısıyla Kant çevirmek zor bir iştir. Zor filozoflardan biridir bu anlamda. Çevirisi devam ediyor inşallah sağlıklı bir şekilde Türkçeye kazandıracağımızı umuyorum. Türkiye’de daha önce yapılmış Kant çevirileri bulunmakta. Bunların varlığı tabiî ki bir avantaj, yeni çıkan çeviriler için de yol gösterici; hem eksiklikler bakımından hem de bir tercüme geleneğinin oluşması bakımından. İnşallah Kant’ı da diğer eserleri ile birlikte Türkçeye kazandırabiliriz.

Vakit ayırıp sorularımızı  cevapladığınız için teşekkür ederim. 

Ben teşekkür ederim 

Not: Paradigma yayınlarının  Cağaloğlundaki yerinden kitaplarını temin etmek mümkün.

Paradigma Yayıncılık Ltd. Şti. - Alemdar Mh. Çatalçeşme Sk. Yücer Hanı  No:46 Kat:2 D:5 Cağaloğlu –  İstanbul

www.paradigmakitap.com

 Fotoğraf Galerisi için: //www.dunyabizim.com/gallery.php?id=115

Taner Sabancı konuştu

sbnctaner[at]hotmail.com

Paradigma Yayınlarının kitaplarını foto galeri olarak görmek için (Foto galeriyi hazırlayan Merve Altınok'a teşekkürler)

Yayın Tarihi: 11 Kasım 2009 Çarşamba 10:04 Güncelleme Tarihi: 14 Kasım 2009, 16:42
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
tahir sami
tahir sami - 11 yıl Önce

Paradigma yayıncılık iyi işler yapıyor. hüsamettin hocanın çabaları takdiri hak ediyor. Paradigma bünyesinde çalışan diğer editörlere ve röportajı yapan arkadaşa da teşekürler.

banner26