Fatmanur Altun: modern insanın en büyük çilesi 'düşünmek'

Fatmanur Altun'a göre, insanlar kendilerini düşünmeye yönelten ve entelektüel olarak zorlayan kitaplar okuyor olsalardı içinde yaşadığımız dünyayı kabul etmezlerdi. Ezgi Aşık'ın röportajı.

Fatmanur Altun: modern insanın en büyük çilesi 'düşünmek'

TÜRGEV Yönetim Kurulu Başkanı Fatmanur Altun ile pek bilinmeyen yönlerini ve modern insanın yaşadığı zorlukları konuştuk. Altun, “Üretim ilişkisi bizi sömürüyor ve fıtri bir hayat yaşamamıza müsaade etmiyor. Sistem, enerjimizi sömürerek kazanıyor. İnsanlara dikkat edin çoğunun düşünmek gibi bir tercihi yok. Hatta düşünmeye 'Aman kafanı şimdi böyle şeylere yorma, dünyayı sen mi kurtaracaksın' olarak bakıyorlar. Dünyayı sen kurtarmayacaksın ama içinde yaşadığın dünyanın nasıl bir yer olduğunu bilecek ve ona göre tavırlarını şekillendireceksin.” diyor.

Sizi tanımak istiyoruz, biraz kendinizden bahseder misiniz?

Yazarlık, yayıncılık, akademisyenlik ve sivil toplum çalışmalarıyla ilgileniyorum. 1996 yılında İstanbul Üniversitesi Sosyoloji bölümünü kazandım fakat kısa süre sonra başörtüsü yasakları başladı. 1998 yılında üniversiteden başörtüsü nedeniyle atıldım. Sonrasında tashih ve redaksiyon yaparak yayın dünyasında çalışmaya başladım. Çeviriler yaptık. Seyyid Kutub’un biyografisini yazdım. Başörtüsü yasağının hafiflemesiyle af çıktı, tekrar üniversiteye döndüm. Lisansımı bitirdikten sonra akademisyenlik yoluna girdim. Yüksek lisans ve doktora derken akademisyen olduk. Yaklaşık dört senedir üniversitede öğretim görevlisiyim. Bu esnada sivil toplum faaliyetlerini yakından takip ettik. Bir parça kenarından da siyasete bulaştık.

Sivil toplum faaliyetlerinin içerisinde yer almak, bir hassasiyet ve duyarlılık gerektiriyor. Bu süreç sizin için nasıl başladı?

Sivil toplum faaliyetleri içinde bulunmayı kendi hayat mücadelem içerisinde çok ayrı bir yer olarak görmedim. Çünkü her zaman toplumsal fayda üretmek ve insanlara faydalı olmak anlamında bir çabamız vardı. Üniversitede öğrenciyken de lise öğrencilerine çeşitli edebiyat çalışmaları ve yakın dönem Türk siyasi tarihi hakkında dersler veriyorduk. Bu yüzden sivil toplum faaliyetleri hayatımızın hiç dışında olmadı. Üniversiteyi bırakıp yayıncılık ile ilgilendiğimiz dönemlerde de toplumsal fayda üretme anlamında çeviriler yaptım. Dünya bülteninde beş yıl kadar köşe yazdım.

Yazı yazmanın toplumsal fayda üretmedeki faydasına inandığım için yazıyı da sivil toplum faaliyetleri içerisinde gördüm. Doktora yaparken, sivil toplum konusu ilgimi çekmeye başladı. Bu işlerle uğraşmak anlamında motivasyonumuz var, felsefi alt yapısı ve tarihsel birikimi de entelektüel olarak incelemek istedim. Bu süreçte TÜRGEV ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’ni kıyaslamaya çalıştım. Konu olarak bunu çalıştım, böyle bir şeyle ilgilenince ve bu alanda biraz uzmanlaşınca TÜRGEV’in başına geçme teklifiyle karşılaştım.

Ben TÜRGEV’in ilk mezunlarındanım. TÜRGEV, 1996 yılında kuruldu ben de o sene üniversiteyi kazandım. TÜRGEV’in ilk öğrencilerindendik fakat o süreçte üniversiteyi bitirememiş olduk. TÜRGEV’in ilk adı İSEGEV’dir. Benim açımdan TÜRGEV tecrübesi çok olumlu olarak kayıtlandı. Bu yüzden vakıfla hiçbir zaman yakınlığım kopmamıştı. Çok şükür, sivil toplum faaliyetlerinden bir kopma olmadı. Toplumsal fayda üretme ve insanlara faydalı işler yapma noktasında bir çaba içerisinde olmam gerektiğine inandığım için sadece form değişti. Sivil toplum faaliyetleri her zaman hayatımızın bir parçası olmaya devam etti. Allah hayırlı işler yaptırma noktasında bizi hep sabit kılsın diye dua ediyorum.

Yayıncı yönünüzü de konuşmak isterim. Çeviri yapmak muhakkak çok zordur…

Çeviri yapmak çok zor, kitabı yeniden yazmak gibidir. Yazılmış bir kitabı o dilden bu dile çeviriyorsunuz. Bu bir yerde yapılmış bir binayı, başka bir yere taşıyarak yeniden yapmaya benziyor. Çünkü kelimelerin karşılığını tam olarak ifade etmeye çalışmak çok zor. Dolayısıyla çeviri işi çok zordur, biraz da kıymeti bilinmeyen bir iştir. Ben yeterince takdir edilmediğini düşüyorum. Çeviri bir edebi türdür, fakat daha çok teknik bir iş gibi bakılıyor. Çeviri aslında bir metin sanatı ve yeniden söz söyleme sanatıdır. Yeterince takdir edilmediği için iyi çevirmen ve mütercimler yetişmiyor, daha çok bir tur rehberi gibi çeviriciler ortaya çıkıyor. Bu da edebi tür olarak çeviriyi zayıflatıyor ve iyi çevirmenler az yetişiyor.

Dergilerdeki yazılarınızı okudum, genelde hep İslâm ve çocuklar üzerine yazıyorsunuz, bu hassasiyet nereden geliyor?

Aile ve çocuk konusu benim yumuşak karnım olabilir. Çünkü dört tane çocuğum var. Bu anlamda bana farklı bir perspektif vermiş olabilir. Fakat şöyle geri dönüp baktığımda bu hep hassas olduğum bir konuydu. Toplumun dezavantajlı kesimlerine karşı her zaman yoğun bir empati duydum. Bu anlamda çocukların dezavantajlı olduğunu düşünüyorum. Yetişkinler bir biçimde sözlerini söyleyebiliyor ve haklarını savunabiliyor ama çocukların sesleri duyulmuyor, birilerinin onlara ses olması gerekiyor. Bunu da ancak bir yetişkin yapabilir. Hakları çiğnenmiş, sömürüye ve baskıya maruz kalmış çocuklar maalesef iyi yetişkinler olmuyorlar, dolayısıyla çocuklar konusunda aslında ne kadar hassasiyet göstersek o kadar azdır diye düşünüyorum. Modern toplum, modernleşen dünya, batı, batılılaşmanın hâkim olduğu bu dünyada yetişkin, zengin, erkek, sağlıklı, güzel, yakışıklı böyle bir kitlenin sesi çok duyuluyor. Onun dışında kalanların, kademe kademe sesleri kısılmış oluyor, kadın ile erkek kıyaslandığı zaman erkeğin sesi çıkıyor; zengin ile fakiri kıyasladığınız zaman zenginin sesi çok çıkıyor, fakirin sesi çıkmıyor. Bir engelli ile sağlıklı insanı karşılaştırdığınızda engellilerin sesini duyan çok az, yetişkinler ile çocukları kıyasladığınız zaman neredeyse çocukların sesi hiç çıkmıyor. Biraz önce saydığım bu kesimler az da olsa seslerini bir şekilde duyurabiliyorlar. Fakat çocuklar, tamamen vekilsiz ve sessiz kalmış durumda.

Anne olmam da bunu pekiştirdi. Çünkü çocuk yetiştirirken onların çaresizliklerini daha çok görüyorsunuz. Mesela, size yakın zamanda yaşadığım bir örnek vereyim; eskiden markette ağlayan çocukları çok kınardım, “Çok şımartmışlar çocuğu” algısını çok içselleştirirdim. Fakat anne olduktan ve çocukların gerçek ihtiyaçlarıyla karşılaştıktan sonra markette ağlayan çocuğun ağlamasının sebebinin çikolata olmadığını anladım. Yaşadığımız dünyanın onların hiçbir isteğini görmeyen vahşi kurgusundan kaynaklı olduğunu fark ettim.

Bu bakış açınız sanırım sosyolog tarafınızdan geliyor…

Bir şeyleri yaşarken sosyolog tarafınızdan bakmamak gibi bir şansınız yok. Markette ağlayan çocuklara bakıyor, diyorum ki; bu çocuk bir kutunun içine hapsedilmiş, bütün saatlerini televizyon izleyerek geçiren enerjisini hiçbir şekilde toprağa atamayan, yeşillik nedir, ağaç nedir, böcek nedir bilmeden büyüyen, hakları elinden tamamen alınmış bir çocuk… Markete geldiğinde sesini duyurabilecek kamusal mecra kazanıyor. Bu mecrada da aslında bir isyan gösteriyor. O çocuğu her gün sokağa çıkarsanız, çayırlarda, çimenlerde dilediği gibi eğlenebilse, enerjisini atabilse, hayvanları okşasa, onu bu hayattan koparıp markete bile götüremezsiniz. Şu anda yapabildiğimiz en iyi şey çocukları AVM’ye ya da markete götürebilmek, kapalı bir alandan çıkartıp yine başka kapalı bir alana sokmak, ellerine tablet vermek… Aslında çocuklardan onlara dair her şeyi soyup almış oluyoruz.

Tabletler, youtube artık emzik gibi bir şey oldu, acaba anne ve babalar çocukları için oyun mu üretemiyor? Nasıl değerlendirirsiniz?

Ben meselelere çok katmanlı bakmayı daha doğru buluyorum. Birini, bir kitleyi işaret etmek veya onları suçlamak çok kolay. Böyle bir durumda bir katmanı kaldırdığımızda, ilk suçlu görünen anne ve baba oluyor. “Çocukların ellerine birer tablet vermeseniz, onları yeşile çimene çıkarsanız çocuklar böyle olmayacak.” diyorsunuz ama bir katmanı daha kaldırdığınızda ortaya çok vahşi bir üretim ilişkisi çıkıyor. İnsanların içine düşürüldükleri üretim-tüketim ağları çocukları esir almış durumda. Mesela, bir babayı örnek alalım ve bir apartman dairesinde beşinci katta oturuyor diyelim. Her gün apartman dairesinden işe gitmek için asansöre binip otoparka iniyor, arabasına biniyor ya da otobüse biniyor. Beton bir küpün içinden çıkıp demir bir küpün içine giriyor, oradan tekerlekleri olan başka bir demir küpün içine giriyor ve oradan iş yerine gidiyor, yine beton bir küpün içine giriyor. Ömrünün enerjisinin en yüksek olduğu günleri ve saatleri bu yapının içerisinde geçiriyor. Bu insanlardan artık siz hiçbir şey bekleyemezsiniz.

Bir kere ruhen ve manen içindeki enerjiyi tamamen sömürmüş haldesiniz. Anneyi ele alalım, eğer çalışmıyorsa ki biliyorsunuz kadınların çalışma oranları giderek artıyor. Bu da olayların dramatikliğini iki veya üç kat arttırıyor. Çalışmadığını düşünelim, herkesi sabahleyin işe gönderiyor. O beton küpün içerisinde yapılması gereken tonla işi var. Bir de bu tablonun içine çocuğu koyuyorsunuz. Çocuğun o hayatta ki yeri ne? Bu üretim ilişkileri, çocuğu içerisinde görmüyor. Çocuk yokmuş gibi bir düzen kuruluyor ve anne evdeki işleri yapacaksa çocuğa bakmayacak demektir. İkisini bir arada yapması mümkün değil, ne oluyor? Eskiden mesela 30 yıl öncesinde anne ve babalarımız bu anlattığımız formda çalışıyorlardı ama bizim yaşadığımız dünya güvenli bir dünyaydı ve düzayaktı. Biz kapımızı açtığımız zaman bahçemize çıkardık. Mahalle denen bir şey vardı. Bir çocuğun kaybolması, bir çocuğun başına bir hâl gelmesi veya çocuğun aç kalması söz konusu değildi. Çocuk o esnada kimin evindeyse onun sofrasında otururdu. Şimdi artık kimse kimseyi sofrasına kabul etmiyor, kimse kimsenin çocuğuna karşı kendisini sorumlu görmüyor, kimse kimsenin çocuğunu düştüğünde kaldırmıyor… Öyle bir dünyadan, böyle bir dünyaya geçtik. O zamanlar çocuklar yetişkinlerden daha meşgullerdi.

Bir katman daha açtığınızda, bugünün üretim işleyişlerine geliyorsunuz. Bu sömürü çarkını kuranları işaret etmeniz gerekiyor ki doğru çözümleme yapmış olasınız, yani insanları fıtri olan yaşamdan kim kopardı ve neden kopardı. İslâm’a göre insanların konut ve binek ihtiyaçları asgari ihtiyaçtır. Bunlar zenginlik olarak sayılmaz. Bugünün dünyasında insanlara bunu söylediğinizde böyle bir şeye ihtimal bile vermezler, içinde yaşadığımız üretim çarkı insanları öyle bir sömürgeleştirdi ki insanlar aslında köle olduklarının bile farkında değiller.

Peki, insanlar bunu neden kabul ediyor?

Bu sistem, ahtapot gibi bütün hayatımızı, dört yandan sarmış durumda. Üretim ilişkisi bizi sömürüyor ve fıtri bir hayat yaşamamıza müsaade etmiyor. Sistem, enerjimizi sömürerek kazanıyor. İnsanlara dikkat edin çoğunun düşünmek gibi bir tercihi yok. Hatta düşünmeye “Aman kafanı şimdi böyle şeylere yorma, dünyayı sen mi kurtaracaksın” olarak bakıyorlar. Dünyayı sen kurtarmayacaksın ama içinde yaşadığın dünyanın nasıl bir yer olduğunu bilecek ve ona göre tavırlarını şekillendireceksin.

Toplum içerisinde bireyler büyük yalnızlıklar yaşıyor. Bunu bahsettiğiniz konuyla birleştirebilir miyiz?

Meseleye bir şekilde ikna edilmişiz, tüketim çılgınlığıyla yani ağzımıza bir parmak bal çalınıyor ve önümüzdeki bir sandık altın götürülüyor, öyle düşünün. Biz o bir parmak balın peşinde koşarken nelerin çalındığından ve nelerin bizden soyulup aldığından haberdar olamıyoruz. Bir parmak bal aslında bağımlılığımız… Dikkat edin artık her şey bağlılık oldu. Alışveriş bağımlılığı, internet bağımlılığı, teknolojik bağımlılığı… Bizler çok büyük potansiyele sahibiz; hem dünyayı imar etmek hem de fikri, ruhi ve manevi derinleşme anlamında çok büyük kabiliyetlere ve potansiyellere sahibiz. Sanata yatkınlığımız çok yüksek, müzik, resim, tiyatro, her türlü sanatı icra etme noktasında müthiş bir donanıma sahibiz.

Biz insanın her anlamda potansiyelini küçümsüyoruz. Çok sevdiğim bir laf vardır; “Bütün uyuyanları uyandırmak için bir uyanık kişi yeter.” Dolayısıyla önce uyanmaya talip olmamız lazım. Kendimiz uyanırsak etrafımızdakileri de uyandırabiliriz ama düşünmenin de acısına talip olmalıyız. Düşünmek konforlu bir şey değildir. Bu modern insanın en büyük çilesidir. Fiziksel konforunu terk etmemek adına içinde bulunduğu fiziki kölelik şartını kabul ediyor. Çünkü eğer durumu farkına varırsa o çarkın içinden de çıkamazsa çok acı çekecek, en iyisi ben gözümü kapatayım olanlar olsun, diyor.

Modern dünya insanlarda "iyilik" kavramını da tüketiyor, bu görüşe katılır mısınız?

Tabii, bu kasıtlı olarak yapılıyor. Modern dünyada iyilik kavramı demode oldu. Bununda sebebi şu; içinde yaşadığımız sistem insanların iyi taraflarını değil, kötü taraflarını ortaya çıkarmak üzere kurgulanmış. Daha çok gez, daha çok harca demek, bir insana yapılmış en büyük kötülük; bir insanın kendine yapmış olduğu en büyük kötülüktür. Bu Kuran-ı Kerim’den uzaklaşmış olmaktan kaynaklanıyor. Eğer gerçekten Kur’an-ı Kerim okusak, işlerin bizim düşündüğümüz gibi olmadığını anlar ve bir noktada uyanırız. Bu yüzden modern çağın bu çarkından kurtulmamız; Kur’an-ı Kerim’i okumak ve Kur’an-ı Kerim’in “düşün” emrini yerine getirmekle olacaktır. Düşünce, davranışlarımızı belirler. Eğer siz düşünce sisteminizi değiştirmezseniz, davranışlarınız değişmez. Her şey düşüncede başlıyor.

TÜRGEV Başkanı olarak gençlerin kitap okuma oranını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dünya genelinde okuma oranının düştüğünü düşünüyorum. Sadece gençler ile alakalı değil, yetişkinlerde de durum böyledir. İnsanlar, kendilerine düşünmeyi aklettiren, entelektüel olarak zorlayan kitaplar okuyor olsalardı içinde yaşadığımız dünyayı kabul etmezlerdi. Bu, batı dünyası içinde geçerlidir.

Üzerinde çalıştığınız yeni bir kitabınız var mı?

Üzerinde çalıştığım üç veya dört tane kitap var. Kitap yazmak için her şeyden soyutlanmak gerekiyor. Şu anda benim hayatım buna uygun akmıyor. Onları hazır dosya olarak kenarda tutuyorum. Her kısmet nasibine bağlıdır. O işlerde nasibini bekliyor.

Peki, iyi bir okur musunuz?

Kendime kızacak ve dış dünyadan kopacak kadar iyi bir okurum. Her ne yapıyorsak kararında olması gerektiğini düşünüyorum.

Başucu kitabınız var mı?

Cahit Zarifoğlu’un bütün kitapları benim başucu kitabımdır. İsmet Özel’de yine öyledir hem şiirlerini hem nesirlerini severim.

Fatmanur Altun, ''Modern İnsanın En Büyük Çilesi 'Düşünmek'', Kitabın Ortası dergisi, Temmuz 2018, sayı 16.

Röportaj: Ezgi Aşık

Güncelleme Tarihi: 11 Eylül 2018, 11:31
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26