Fatma Yasemin Mısırlı: "Allah’ın Teâlâ Kur’an-ı Kerim’i koruduğunu bildiğimiz gibi Kur’an ehlini de koruduğunu görüyoruz."

"Kuran ezberinin insanı birçok hastalıktan, bunamaktan, alzheimer'dan koruduğuna şahit oluyoruz. Ama sadece ezberleyip bırakmak yetmiyor. Beyni sürekli işletmek ve her seferinde ezberi kaybetmemek için sürekli onu korumaya çalışmak gerekiyor." Fatma Yasemin Mısırlı'nın Hüma Dergisi 12. sayı için verdiği mülakatı istifadelerinize sunuyoruz.

Fatma Yasemin Mısırlı: "Allah’ın Teâlâ Kur’an-ı Kerim’i koruduğunu bildiğimiz gibi Kur’an ehlini de koruduğunu görüyoruz."

Öğrencilerinin daha çok Kur’an-ı Kerim öğreticisi olarak bildiği,  yönetim kurulu üyesi Fatma Yasemin Mısırlı sizce kimdir? Hayatınızdan kısaca bahseder misiniz hocam?

1970 İstanbul doğumluyum. Evli ve beş çocuk annesiyim. Kadıköy İmam-Hatip Lisesi’nden mezun oldum. Ortaokul ve lise yıllarında Arapçayı çok sevdiğim için Marmara İlahiyat fakültesinin dil kurslarına giderdim. Bu kurslara haftada dokuz saatten en az yedi yıl gitmişimdir. O zamanlarda modern Arapça öğretimi neredeyse yok denilecek kadar azdı. Ben ise bir şekilde Arapça meselesini çözmek zorundaydım. Çocukluğumdan itibaren İlahiyat alanı hep ilgimi çekmiştir ve bu alana Arapça öğrenerek ulaşabilirim diye düşünmüşümdür. İsteğim İstanbul’da İlahiyat okumaktı. O dönem sadece Marmara Üniversitesi’nde İlahiyat Fakültesi bulunuyordu ve kız öğrenci tahdidi sebebiyle bölüme, bütün Türkiye’den yalnızca dokuz kız alınıyordu. Yine o dönemde sınavlarda sözel-sayısal şeklinde alan ayrımı yoktu ve neredeyse Tıp Fakültesi ayarında puana sahip bu fakülteye alınacak dokuz kız arasına girmek için bir senemi fizik matematik çalışmakla geçirmeyi göze alamadım. Bununla beraber okuyabileceğim başka bir ilahiyat ya da açık öğretim imkânı da bulunmamaktaydı. İstanbul İlahiyat bile henüz kurulmamıştı. Hâl böyle olunca alternatif bir alan da düşünmediğim için üniversite imtihanlarına girmedim.

18 yaşında evlendim. Bir gün eşim bana Fransa’da Arapça tedrisat veren, İslâmî ilimler bölümü olan bir üniversitenin açıldığını söyledi. Kurucular arasında Yusuf Karadavî, Faysal Mevlevî ve pek çok meşhur âlim vardı. Tedrisat tamamen Arapçaydı, sene başında size kitapları gönderiyorlar ve bütün yıl kitaplarla baş başa kalıyorsunuz. Sene sonunda sadece bir final ve bir bütünleme hakkınız var. İnternet veya yardım alınabilecek hiçbir merci söz konusu değil. Eşimin arkadaşlarından bir kısmının da bulunduğu büyük bir grupla başvuru yaptık fakat o gruptan ben tek başıma mezun oldum. Ancak uzaktan eğitim olduğu için Türkiye’de denklik alamadım.

Evlendiğim yıllardan itibaren Darusselam Vakfı’nda Kur’an-ı Kerim faaliyetlerine hep devam ettik. Tabii daha sonra müessis bir yapı durumuna geldi. Bu arada ben de hafızlığımı bitirip Arap ülkelerinde üç farklı merciden icazet ve senedimi aldım. Özellikle Eymen Suveyd hocamızın gözetiminde eşi Rihap Şakakî hocamdan aldığım icazet, Kur’an-ı Kerim çalışmalarımızda bir dönüm noktası oldu. Sonraki dönemlerde Türkiye’de ön lisans, İlitam, Açık öğretim gibi eğitim imkânları da ortaya çıkınca yeniden okumayı göze aldım. Artık denklik peşinde koşmaktan yorulmuştum. İki yıl ön lisans okuduktan sonra Ankara İlahiyat İlitam’dan mezun oldum. Yaşımın da ilerlemesi sebebiyle Kur’an-ı Kerim faaliyetleri ile uğraşmanın haricinde bir şey yapmak istiyor muydum bilmiyordum.

Hâl böyle idi fakat Darusselam Vakfı da bize sahip çıkacak herhangi bir yere bağlı değildi. Arap ülkelerinden aldığım icazetler sayesinde sürekli Arap öğrenci yetiştiriyordum. Ama Türkiye’de ne zaman bir yerde çalışmaya başlasam “bizim hocalarımız böyle okumuyor” tepkisini alıyordum. Kendi ülkemde de öğrenci yetiştirebilmek adına en azından okuyuş olarak Türkiye’de saygın bir hocadan “okuyuşunuz muteberdir, bunu öğretebilirsiniz.” şeklinde, altında isim ve imzasının bulunduğu bir belge almak istedim. Türkiye’de kıraat alanındaki meşhur hocaların pek çoğu sevdiğim, saydığım beni tanıyan insanlardı. Ama sadece okuyuşumu dinletmek suretiyle böyle bir belge alamadım. Erkek bir hocaya tekrar bir icazet hatmi okumayı da tercih etmedim.

Bu şekilde bir yere varamayacağımızı anlayınca Darusselam Vakfı’nın idaresindeki dört arkadaşla birlikte “Kıraat alanında üniversite, yüksek lisans, doktora eğitimleri almamız ve üniversitelerde kürsü sahibi olmamız gerektiği” kanaatine vardık. Beş arkadaş aynı serüvenle lisansı tamamladıktan sonra Marmara İlahiyat Kıraat bölümüne yüksek lisans için girdik. Şimdi altı arkadaş doktoradan devam ediyoruz. Bizim arkamızdan Darusselam’dan pek çok arkadaş da kıraatlerden yüksek lisans programına girdiler.

Araplar, Türkiye’deki kıraati duydukları zaman “bunlar Acem olduklarından bu harfleri ancak bu kadar çıkartabiliyorlar” diye düşünüyorlar. Fakat olayın harflerin çıkmaması değil bu harflerin böyle çıkarılmak istenmesi olduğunun farkında değiller. Yani aslında Türkler, böylesinin doğru olduğu düşüncesindeler ve onun için çaba harcıyorlar. Bunu fark edince yüksek lisans konumu “Türkiye’deki Tilavetin Fonetik Tahlili” olarak belirlemek istedim. Tez danışmanı hocam Mehmed Emin Maşalı’nın katkılarıyla Türkiye’deki yaygın kıraat geleneğini 1400 sene önceki dil ve tecvid kitaplarındaki bilgiler ışığında tahlil etmeğe çalıştım. Hicri 2. yüzyıldan itibaren Sibeveyh’in, Halil b. Ahmed’in kitaplarında bu sıfatlar, mahreçler nasıl izah edilmiş, Hicri 4. yüzyıldan itibaren yazılan mufassal tecvid kitapları olan; Mekkî’nin, Dânî’nin Kurtubî’nin kitaplarında ve daha pek çok kaynakta neler denmiş araştırmaya başladım. Bunların hiçbiri Türkçeye tercüme edilmemiş, dolayısıyla da bizdeki tilavetin eğrisi doğrusu ortaya delillerle konulmamış. Gerçekten çok ilginç neticeler ortaya çıktığına inanıyorum.

Yüksek lisans çalışmamda Türkiye’deki tilavetin bazı farklı yönlerinin bir Osmanlı âlimi olan Saçaklızade Mehmed Maraşî isimli bir kıraat üstadına nispet ettiğini fark ettim. Şu an doktora çalışmamı Maraşî üzerine yapıyorum. Ulaştığım bazı sonuçların beni son derece heyecanlandırdığını belirtmek isterim.

Kur’an öğrenme ve öğretmeye karşı ilk heyecanınız ne zaman oluştu? Ne zaman kendinizi bu alanda buldunuz?

İslâmî ilimlerin her alanını çok seviyorum. İlk aşkım hadisti. Yıllarca rahmetli Mehmed Erkal hocamla fıkıh okuduk fakat Allah Teâlâ’nın beni daha fazla Kur’an ile meşgul olmaya yönlendirdiği için kendimi çok bahtiyar hissediyorum.

Aslında hafızlığa başlama hikâyem ilginçtir. Aile büyüklerim içinde çok hafız var. Ama cumhuriyetin ilk yıllarının çok zor dönemler olması sebebiyle ilim adına pek bir şey yok. Hafızlık bir müessese halinde yine de varlığını korumuş, fakat beni cezbetmiyor. O dönemin hafızları içerisinde ezberlerinin manasını bilen yok. Ben ise İslâmî ilimler ile ilgilenmek istiyorum, tefsir çalışmak istiyorum.

Hâl böyle iken evlendikten sonra Fransa’daki üniversiteye başlamadan önceki yıl çok boş kaldığımı hissetim. 18 yaşındayım ve yapacak hiçbir şeyim yoktu. Kur’an’dan bir şeyler ezberlemeye karar verdim. Annem hafız olduğu için ona nasıl ezber yapıldığını sordum. O da her cüzün sonundan bir sayfa ezberletilen sistemi anlattı. Başladım, her cüzün son sayfasını ezberliyordum. Ezberimi yaparken mealine, gerek olduğunda tefsirine inip bilinmeyen kelimeleri çıkarıyordum. Arapçam da iyi idi. Fakat sonra başka bir cüze geçip başka bir sayfayı ezberleyince manalar bölük pörçük kalmaya başladı. Kafam iyice karışmaya başlamıştı. Bu iş böyle olmayacak desem de başka ne yapabilirim hiçbir bilgim yoktu. Ardından eşim bu sisteme şaşırarak “bizde cüz cüz en baştan sırayla ezberliyorlar.” dedi. Ben de Bakara Suresi’nden sayfa sayfa ezberlemeye başladım. O kadar zevk aldım ki hiç fark etmeden Enam Suresi’ne kadar gelmişim.

İkinci çocuğum doğunca Fransa’daki üniversite imkânı ortaya çıktı. Bir yandan ezberlerimi tamamlamak istiyordum bir yandan da uzun zamandır aradığım bir fırsat olduğu için üniversite imkânını reddedemedim. Hafızlığı da bırakmak istemiyordum. Neticede okulu dört senede, hafızlığı yedi senede tamamlamış oldum.

Günümüz kıraat otoriteleri arasında gösterilen ve en âlî icazet silsilelerinden birine sahip olan Eymen Rüşdi Süveyd Hoca ile tanışmanız nasıl olmuştu? İcazeti almayı kendiniz mi istemiştiniz?

Hafızlığımı bitirdikten sonra Arap ülkelerinden pek çok hoca: “Kur’an böyle ezberlenip bırakılmaz, icazet almanız lazım.” dediler. İlk olarak Mekke Ümmü’l Kurâ Üniversitesi öğretim üyesi, Kıraat-i Aşr sahibi Dr. İlhâm Dellâl isimli Suriyeli bir hoca hanımefendiden icazet aldım. Hatmi tamamlayabilmek için bir müddet de Ürdün’de kaldım. Ardından Filistinli meşhur Kurra Hafız Şeyh Saîd Anebtâvî’nin öğrencisi Filistinli bir bayan hocaya tekrar icazet hatmi okudum. En son eşimin yönlendirmesiyle Mekke’de Eymen Rüşdü Süveyd Hoca ile irtibat kurabildim. Kur’an-ı Kerim’den bir bölüm okudum. Beni dinledikten sonra okuyuşumda düzeltilmesi gereken noktalar olduğunu söyledi. Doğrusu böyle bir cevap aldığım için çok müteessir oldum. “İcazetim var, yetiştirmekte olduğum öğrencilerim var, lütfen benim hatalarımı düzeltin, ben başka icazet istemem, dedim.” Aynı gün hocanın yönlendirmesiyle eşi Rihab Şakakî hocam ile tanıştım. Kendisine gelmeye devam etmemi ve hatalarımı düzeltme noktasında birlikte çalışmayı teklif etti. Çok dikkatli bir insandı. Müstesna bir kulağa sahipti. Bir süre sonra “İcazete başlayalım, senin yüksek bir senet alman lazım. Eymen Hoca’nın icazeti hem Peygamber (Sallallahu Aleyhi ve Sellem) ile arasında en az ravi sayısı bulunan hem de her dönemdeki ricalin şöhretiyle meşhur bir senettir. O sebepten yeniden okumalısın.” dedi. Yüksek senedin ne kadar önemli bir şey olduğunu Rihâb Hoca ile icazet okuduktan sonra anladım. Allah Teâlâ binlerce kere razı olsun. Böylece Hafs’tan Şatıbiyye tariki ile üçüncü icazetimi de okuyup daha sonra kendisine Hafs an Tayyibe’den bir hatim daha bitirdim. O zamanlar şimdi olduğu gibi Suriye’nin en meşhur hocaları Türkiye’de değillerdi. Ama Allah Teâlâ nasip etti ve bütün bu icazet hatimlerimi hac-umre veya ziyaret amaçlı seyahatler çerçevesinde defalarca seyahat ederek tamamladım. 

Sizde gördüğümüz en önemli noktalardan biri, Kur’an’ı çok içten gelen bir sevgiyle öğretiyor olmanız. Fakat eğitimde sevgi kadar disiplin de önemli bir konumda. Bu doğrultuda Kur’an öğreticisinin özellikleri sizce nasıl olmalıdır?

Resulullah’ın  öğreticiliği esas alınmalı. O asla dövmemiş, sövmemiş, yumuşaklıkla kalplere hitap etmiş. Biz hafızlık yaptıracağız diye ümmetin bize teslim edilen evlatlarını Allah’ın kitabından soğutursak bunun hesabını veremeyiz. Bir keresinde bir bayan gelip “Biz çocukken erkek hocadan ezberledik. Bize sertliği, disiplini öğretti.” dedi. Hatta dersi vermeyince kemerini çıkarıp korkuttuğunu da söyledi. Bunu kötü bir şey olarak değil, güzel bir şey olarak anlattı. Gerçekten Türkiye’den öyle isimler var ki ezber kuvvetleri dünyada pek çok hafızda yoktur ama öyle isimler de var ki hafızlık yıllarında psikolojik şiddet sebebiyle ciddi sorunlar yaşamışlar, yarım bırakıp kaçmışlar. Ben maalesef kendi öğrencilerim arasında bu tip pek çok hikâyeye rast geldim. Tabii güzellikle ve sevgiyle hafızlık yaptıran öğreticileri tenzih ederim. 

Ben kendi şahsım adına Darusselam Vakfı’nın hocalarına tek tek teşekkür etmek isterim. Sevgi konusunda gerçekten taviz vermiyorlar. Asla sert ve öğrenciyi nefret ettiren bir tarzda olmadıklarına dair güvenim sonsuz. Sevmeden, sevdirmeden olmaz. Allah’ın kitabı ezberletilmek zorunda değil ama sevdirilmek zorundadır. Ezber ise bir tercih meselesidir. Bir Kur’an hocası derse girip sadece dersini anlatıp çıkmamalıdır. Kur’an’ı sevdirmek adına bir hadis veya güzel bir söz söylemeli, öğrencilerin kalbine hitap edebilmelidir. Bu noktada çalışmalarında birlikte devam ettiğimiz, bir grup çalışmasının en güzel örneklerini veren idareci ve öğretmen kadromuza ve bu çalışmalarda her zaman yanımda olan evlatlarıma da teşekkür etmek isterim.

Sizce İlahiyat Fakülteleri’nde verilen Kur’an dersleri, Kur’an-ı Kerim’i doğru okuyuşla okuyan ve güzel öğretebilecek olan bir kimseyi yetiştirmek için yeterli düzeyde mi?

Aslında dört yılda haftada bir gün iki saat ders alan bir öğrencinin mükemmel bir okuyuş seviyesini yakalayabileceğini düşünüyorum. Ama maalesef mezun öğrencilerimizden böyle bir başarı göremiyoruz. Hatta bu öğrenciler sadece ilahiyat değil, öncesinde imam hatip geçmişi de olan öğrenciler. Bu konuda hocalarımızın biraz daha sistem iyileştirmesi yapmaları lazım. Derse giren hocalarımız eski sistemde eğitim aldıkları için birebir eğitimi baz alıyorlar. Şöyle ki hoca bir sınıfa giriyor, o sınıftaki öğrencilerin haftada bir dersle okuyuşunun düzelebileceğine kendisi dahi inanmıyor, inanmadığı için çaba da sarf etmiyor. Halbuki bir öğretici güzel bir sistem dâhilinde bir sınıfa yetebilir.  Her yıl bunun örneklerini vererek pek çok arkadaşı mükemmel bir tilavete sahip olarak mezun eder. Kesinlikle Kur’an öğretim sistemimiz gözden geçirilmelidir.

“Allah yeniden başlayanların yardımcısıdır.” sözünde olduğu gibi Rabbimiz bizi hep umuda ve ümide yönlendirmektedir. Ama insanoğlu ümitsizliğe daha elverişli. Umutlu olmaya dair nasıl bir motivasyon metodu oluşturabiliriz?

Bu konuda en çok ayetlerin tesir edebileceğini düşünüyorum. Kur’an-ı Kerim’in bizzat kendisi o kadar çok umut barındırıyor ki... İnsan ayetleri aklederek hissederek okuyunca huzur doluyor, umudunu tazeliyor. Kur’an en umutsuz anında en zor zamanında bile insana yeniden başlayabilirim dedirtiyor. Her doğan günle beraber bize de yeniden bir şeylere başlayabilmemiz için gereken gücü veriyor. Ben hafızlığımı yedi yıl gibi çok uzun bir zaman diliminde yaptım. Bu zaman zarfına bahsettiğim gibi üniversite eğitimim de karıştı. Beş çocuğum var. Çok zorlandığım, unutuyorum diye korktuğum zamanlar olduysa da Kur’an’ın verdiği ümitle devam ettim, hafızlığımı bitiremezsem dahi kaç cüz ezberleyebilirsem o da güzeldir, dedim. Ama çok şükür Allah Teâlâ tamamlamayı nasip etti.

Allah’ın Teâlâ Kur’an-ı Kerim’i koruduğunu bildiğimiz gibi Kur’an ehlini de koruduğunu görüyoruz. Mesela, ezberin insanı birçok hastalıktan, bunamaktan, alzheimerdan koruduğuna şahid oluyoruz. Ama sadece ezberleyip bırakmak yetmiyor. Beyni sürekli işletmek ve her seferinde ezberi kaybetmemek için sürekli onu korumaya çalışmak gerekiyor. Kısaca korku ve ümit arasında bir dengede ömür boyu çabalamak gerekiyor.

Hayatınızın büyük bir kısmını öğrenme ve öğretme ile geçirmiş biri olarak bizler gibi ilim yolunda olan talebelere tavsiyeleriniz nelerdir?

Rasullullah’ın  buyurduğu gibi az da olsa devamlı olmayı tavsiye ediyorum. Darusselam Vakfı’nda biz bunun bir örneği olarak insanlara haftada bir gün gelin diyoruz. Bu bile çok güzel neticeler doğuruyor. İlmin zevkini alan insan onu hiçbir şekilde bırakamıyor. Ayetler, hadisler o kadar güzel şeyler söylüyor ki. Sahabe-i Kiramın her birinin Kur’an’dan okudukları günlük dersleri vardı, gece okuyamazlarsa sabah tamamlarlar ama okumadan diğer güne çıkmazlardı. Düğün, nişan, doğum vs. özel ve önemli günler bile insanı ilim yolundan alıkoymamalı. Bayram gününde de evlendiğin günde de okumanı, tekrarını yapmalısın. Hayatını etkilemeyecek şekilde azaltabilirsin ama hiçe düşürülmemeli ve hayat düzenini bozmayacak şekilde az dahi olsa her zaman devam etmeli. İnsan ancak bu huzurla dünyanın cennetinde yaşadığını hissedebilir.

Darusselam Vakfı’nın çalışmalarından ve projelerinden biraz bahseder misiniz?

Bizim burada kurduğumuz şöyle bir sistem var: Sen istersen burayı 7 yılda, istersen 5 yılda, istersen 2 yılda bitirebilirsin. Bu tamamen hayat yoğunluğuna ve bitirmek istediğin programa bağlı. Öğrencilerin acaba vakit ayırabilir miyim diye tereddüt yaşamalarına hiç gerek yok, çünkü sana uygun bir sistemle ilerliyorsun. İlk zamanlarda üniversite bazında sadece İlahiyat bölümünden öğrencilerimiz vardı. Haftada bir gün ayırarak ne kadar güzel bir seviyeye gelindiği görülünce her bölümden ve her üniversiteden öğrencilerimiz olmaya başladı. Öğrencilerimiz kendilerine uygun gün ve saati seçebiliyorlar. Hatta şimdi tamamen online bir eğitim de tercih edebiliyorlar. Pandemi süreciyle birlikte gerçekten çok ilginç bir açılım yaşadık. Şimdi şehir dışı ve yurt dışından hatta İstanbul’un uzak bölgelerinden çok sayıda öğrencimiz var. 

2 yıl, 4 yıl, 6 yıl olmak üzere hafızlık programlarımız var. Bu programlara katılanlar okuluyla evliliğiyle kısacası hayatın içinde hafızlığa devam edebiliyorlar.  Dönüş usulü dediğimiz hafızlık sistemi Osmanlı’nın gerçekten kuvvetli bir sistemi. Yıllarca çok kuvvetli hafızlar böyle yetişmiş. Ama özellikle çocukluğu geride bırakmış, hayata atılmış gençler açısından sıkıntılı olabiliyor. Bu gençler bu sistemle hafızlıklarını tamamen bitiremezlerse alınanlar da unutulup, ileriki yıllarda devam imkânı da olamayabiliyor. Ama bitirmesi umulan çocuk yaştaki talebe için kuvvetli ve verimli.

Değişen hayat şartları hafızlıkta da farklı metotlara ihtiyaç olduğunu gösterdi. Bu noktada Darusselam Vakfı’na özgü olarak geliştirdiğimiz hafızlık sisteminin hayatın içerisinde hafızlığını devam ettirmek isteyenler için bir alternatif olduğunu düşünüyorum. Hatta bu sistemde hafızlık bitmese bile sure sure ilerlendiği için ezberler bölük pörçük kalmıyor. Yıllar sonra dahi tekrarı mümkün oluyor. Darusselam Vakfı’nın sistemi Arap ülkelerinde devam ettirilen sistemlere benzer gibi görünebilir. Ama aslında tamamen öyle değil. Arap ülkelerinde de kuvvetli hafızlar olmasına rağmen onların ezber metotları düzenli bir tekrar sistemi sağlayamaması açısından bizim hocalarımız tarafından her zaman eleştirilmiştir. Dönüş usulü sisteminin kuvveti ise güzel bir tekrar sisteminin olması sebebiyledir. Biz iki hayrı birleştirelim diye düşündük; hem baştan sıra ile ezberleyelim ki ortada bırakılırsa sıkıntı olmasın hem de dönüş usulü gibi güzel bir tekrar sistemi koyalım ki kuvvetli olsun.

Allah Teâlâ’nın lütfuyla bunu yapabildiğimizi düşünüyorum elhamdülillah.

Mana ile ezberlemenin önemine ayrı olarak değinmek istiyorum. Bazı hocalar manasını düşünmeden ezberlemeyi tavsiye ediyorlar. Çünkü düşünerek ezberleyenler, hele biraz Arapçaları da varsa araya çok fazla müteradif kelime katabiliyorlar. “و” harfleri “ف” ile değiştirilebiliyor veya mazi muzari ile... Şöyle ki: “قال” yerine mesela “يقول” denebiliyor. Ayrıca manayı bilme bir kolaylık sağladığı için öğrenci ezberledim bitti mantığı ile tekrar kısmını es geçebiliyor. Manayı düşünmeden ezberleyenler ise bu tip hatalara düşmüyorlar. Hâl böyle olunca Türkiye’de pek çok hoca “sakın manasını düşünerek ezberlemeyin” uyarısında bulunabiliyor! Biz nedense hep bir şeyleri kazanmak için bir şeylerden feragat ediyoruz. Oysa bir yanlıştan kurtulmak için başka bir yanlışa düşülmemeli. Resulullah Efendimiz  Kur’an’ı lafzıyla değil manasıyla yaşadı. İnsan, hem manasını öğrenip hem de ezberini kuvvetli yapabilir. Burada da iki hayrı birleştirmek zorundayız. Öğrenci kuvvetli ezber ve metotlu bir tekrar ile bütün bu güzelliklere ulaşabilir. Ayrıca ilk ezberin mana ile alınmasının çok büyük bir önemi var. Çünkü insan uğraşsa da sonradan o manayı ezberi ile bütünleştiremeyebilir. Böylece ömrü boyunca düşünmeden okur ki bu da istenilen bir son değildir.

Mutlaka önceliklerimizi gözden geçirerek yola çıkmalıyız. Ve hayatımız boyunca da bu hassasiyeti devam ettirmeliyiz. Mesela öğrenciye tercih sunuyorum: “Ne zaman gelebilirsin? Salı sabah olur mu veya öğlen? Olmazsa cumartesi de mümkün.” diyorum. Bana cevaben: “O günde hat dersim var, şu günde ud dersim var, diğeri İngilizce ile çatışıyor” vs. diyor. Bir tanesine bir gün kayıkçı ile profesörün hikâyesini anlattım. Dedim ki “Kuran okuyuşunda ciddi hatalar var. Hem de İlahiyat mezunusun. Hala bana hat dersi, ud dersi diyorsun, bak senin hayatının %100’ü gidiyor gibi” dedim. Kesinlikle önce Kur’an günümüzü ayarlamalıyız. Gerçekten hayat kısa ve yapılacaklar çok fazla. Güzel bir sisteme oturtamadığımız, ehem ile mühimi sıralayamadığımız takdirde ilk yapılması gerekenleri hep ertelediğimizi ve belki de hiç yetiştiremediğimizi görüyoruz. Ve şüphesiz Kur’an eğitimi hem ilim yolunda ilerlemek isteyenlerin hem de Allah Teâlâ’nın rızasını kollayan her Müslümanın önceliği olmak zorunda. Allah Teâlâ hepimize hikmetle davranmayı nasip etsin.

Son olarak ifade etmek isterim ki, bu güzel dergiye katkıda bulunan kıymetli kadro içerisinde ondan fazla öğrencimin isimlerini okumak beni gerçekten çok mutlu etti. Allah Teâlâ hepimize rızasına uygun çalışmalar yapmak nasip etsin.

Kendinize en sık hatırlattığınız ayet?

“Beni anın ki Ben de sizi anayım. Bana şükredin, nankörlük etmeyin.”1

Hangi kâri ile arkadaş olmak isterdiniz?

Çok fazla var. İbnu’l Cezeri, Mekkî, Dânî, İbn Mücâhid, İmam Şatıbî, Saçaklızâde Muhammed Maraşî ve daha pek çok tecvit âlimiyle birlikte yaşıyor hissine kapıldığım çoktur.

En son bitirdiğiniz kitap?

Mar’aşî’ye ait Cühdu’l Mukil isimli eser.

Ruhunuzu yansıtan bir renk var?

Eflatun.

Okumayı özel olarak sevdiğiniz bir sure?

Aslında bütün sureleri ayrı ayrı seviyorum. Meryem, Taha, Furkan, Şuara ve Secde Surelerini de özellikle yazmak isterim.

Kur’an-ı Kerim’i dinlemek mi okumak mı?

İkisini de çok severim. Okumaya tabii öncelik vermek zorundayız. Ama dinlemek de çok huzur ve rahatlama hissettiriyor. Ben işitsel yönü ağırlıklı bir insan olarak dinlemekten de vazgeçemiyorum.

Hüma Dergisi, Sayı:12

1 Bakara Suresi, 152

Yayın Tarihi: 08 Nisan 2022 Cuma 15:00
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26