Fatma Bayram: “Tüm yaşamım zıtlıklar arasında bir denge bulma çabasıdır diyebilirim."

“Hayatında hiç bağırarak konuşmamış, savaşa giderken dahi aynasını ve tarağını yanına almış, az söze çok şey sığdırmış, herkese nazik davranmış bir peygamberin terbiyesini takınmadan onun dinini anlatmak nasıl mümkün olabilir ki?” Hacer Yeğin’in söyleşisi.

Fatma Bayram: “Tüm yaşamım zıtlıklar arasında bir denge bulma çabasıdır diyebilirim."

Örtülü bir tabutla geçer, herkes herkesin içinden. Dünya uzun bir unutuş ama yine de sanki tüm kelimeler insan kendinden bahsetsin diye yayılmış arzın üstüne. Her ne kadar “işimiz konuşsun” tarzını benimsemiş olsanız da kendinizin en yakın şahidi olarak, hikâyenizden biraz bahseder misiniz? 30 yıllık vaizelik kimliğinden âzade “bir vaize” kimdir?

Kadıköy’de doğdum, ama günlük dile varıncaya kadar Anadolulu, üstelik de pek çok ilişkisel problemleri olan bir ailede büyüdüm. Şehrin imkânlarıyla ailenin kısıtlılıklarının çelişkisi de bu zıt kutupluluğu besledi. Tüm yaşamım zıtlıklar arasında bir denge bulma çabasıdır diyebilirim. Çocukluğumuz, kadınlar açısından baktığımızda, çevremizde tek bir örneğini görmediğimiz bir dindarlığın inşası, yetişkinliğimiz hakeza çeşitli dünyalar arasında köprü kurma çabası içinde geçti. Şimdiler ise hakikatin ortadan çekildiği postmodern zihinlere mümkün olduğunca onların araçlarını kullanarak bir hakikatin var olduğunu anlatabilme gayretiyle geçiyor.

“Üslub-u beyan ayniyle insandır.”Toplumsal kimliğiniz gereği kullandığınız araçlarda zarf ile mazrufun ahengine, estetik kaygılarla biçim ve mânânın bütünlüğüne dikkat ettiğinizi görüyoruz. Gerek sosyal medyayı kullanma biçiminiz gerekse matbu eserleriniz aracılığıyla çağın dinamiklerine vukufiyetiniz göze çarpıyor. Sizce milletçe uzun zamandır çekildiğimiz dünya sahnesinde bizim de çağa söylecek bir sözümüz var mı? Kültürel anlamda geliştirmemiz gereken metodoloji nasıl olmalı?

Böylesi derinlikli ve kuşatıcı bir soruya muhatap olduğum için sevinmeli miyim, korkmalı mıyım, bilemedim. Öncelikle takdiriniz için teşekkür ederek başlayayım. Güzellik sizin bakışınızdadır, derler. Hakikaten öyle. Çünkü bu söyledikleriniz bir başka pencereden başka türlü görünebilirdi. Sezgisel olarak biçimin estetiğini muhtevaya yakın düzeyde önemserim. Bunun bendeki derin sebebini bilemiyorum. 70’lerde şehirli kadınların arasında büyümüş olmamdan da kaynaklanabilir, kalıtsal bir eğilim de olabilir, Kur’an ve bilhassa sünnetin estetik değeri sürekli vurgulaması da olabilir. Hayatında hiç bağırarak konuşmamış, savaşa giderken dahi aynasını ve tarağını yanına almış, az söze çok şey sığdırmış, herkese nazik davranmış bir peygamberin terbiyesini takınmadan onun dinini anlatmak nasıl mümkün olabilir ki?

Bizim çağa söyleyecek sözümüz olduğu tartışılmaz. Aslında herkesin içinde yaşadığı dünyaya en az bir çift sözü vardır. Kimi şarkı sözü, kimi duvar yazısı yapar bunu, kimi de reklam metni yazar. Benim acizane kanaatim kültürel devamlılığımızı sağlayamadığımız için sözsüz kaldığımız yönündedir. Ana babasının kim olduğunu bile öğrenemeyen, terk edilmiş bir çocuğun köksüzlüğünü yaşıyor, suni ilişkilerle kendimizi farklı dünyalara yamamaya çalışıyoruz. Çünkü insan ait olmak ister.

Bir metodoloji önerecek yetkinlikte olduğumu düşünmüyorum. Olsa olsa acil bir eylem önerebilirim. O da klasiklerimizin dondurucudan çıkarılarak yeniden hayata döndürülmesidir. Bunu da yalvarırım edebi yetkinliği olan insanlar yapsın. Mesafeli, kuru ve üstten bir dille kimseye ulaşabileceğimizi düşünmüyorum.

“İlim bir noktaydı, onu cahiller çoğalttı”.(Hz. Ali)

Oysa sizin sinemadan aktüaliteye, tarihten felsefeye, psikolojiden musiki zevkine, ilahiyattan pozitif ilimlere varan çok renkli ve geniş bir müktesabatınız var. Bu durum, geçmiş asırlardaki âlimlerimizin ortaya koydukları multidisipliner ilmi kimliklerine benziyor. “Bir de kimse alanı dışında konuşmasın” tarzında statik bir görüş var. Ne dersiniz, “uzmanlaşma” adı altındaki bu kesret hâlini nasıl aşarız ya da aşmalı mıyız?

Yine şahane bir övgü. Hak ettiysem ne mutlu bana. Kişisel olarak Doğu’dan ve Batı’dan bu ansiklopedist kafaları çok seviyorum. Hayatın bütün tezahürleriyle ilgilenmek tevhide ulaşmanın yollarından biri değil midir? Yine de bir alanda uzman olmayı ihmal edemeyiz. Sonuçta Gazali üzerine bir değerlendirme yapacak veya yarın gireceğimiz bir ameliyatı yönetecek kişinin alanında otorite olmasına ihtiyacımız var. Çok yönlülükse onların bir alt kademesinde yer alan taşıyıcılar (vaizler, öğretmenler, köşe yazarları, tv programcıları, hukukçular, youtuberlar, popüler yazarlar vs) için olmazsa olmazdır. Hatta adamakıllı ana babalık yapmak isteyenler bile pek çok şeyden –yüzeysel de olsa- haberdar olmalıdır. Uzmanlığa büyük bir saygım var ama ben kişisel olarak kendimi tek bir alana kısıtlarsam boğuluyomuşum gibi hissederdim muhtemelen. Şunu da söylemeden edemeyeceğim. Bu kadar çoğaltılan uzmanlar içinde gerçek uzmanı bulmak için bile kültürel yelpazenizi genişletmeniz gerekiyor. Çünkü isimlerin önündeki unvanlar çoğu kez uzmanlığı değil, yalnızca bazı kişilerin belli prosedürleri akıllıca geçtiklerini gösteriyor malesef.

Bugün eksikliğini en çok hissettiğimiz husus, gençlere ulaşmakta kreatif bir din dili yakalayamamış olmak. Gençlerimiz hazineler üstünde oturmuş fakir dilenciler misâli sağa sola bakıyor. Sizin bu konuya dair müşahhas ve dikkate değer bir gayretiniz var. Gençler bu hazinenin kilidini açabilecek mi ne dersiniz, bu uğurda döşenecek kilometre taşları nelerdir?

Gençlerle uzun soluklu çalışmalar yapmış biri olarak öncelikle, onların ilgilenmediği veya onlara anlatmanın lüzumsuz olduğu bir konu olduğunu düşünmüyorum. Acizane kanaatim ıstılahlara boğulmuş, ancak alanla özel olarak ilgilenenlerin anlayabileceği üst bir dil kullanmadıkça dil problemimizin olduğunu da düşünmüyourm. Onlarla uzun bir süre Elmalılı Tefsini okuduk mesela. Dinliyorlar. Soruyorlar. Ilgileniyorlar. Gençlerle bağ kurmakta dil açısından en çok ihtiyaç duyduğumuz şeyin onlara değer veren, saygılı ve samimi bir üslup olduğunu düşünüyorum. Samimiyet, yani içtenlik ve dürüstlük varsa vardır, yoksa yoktur, varmış gibi yapamazsınız. Çünkü o çok derinden gelmesi gereken bir duygudur ve duygular konusunda rol yapamayız. Yoksa ses tonumuzdan bakışımıza, beden dilimizden nefes alışımıza kadar her hâlimizde sırıtan bir yapaylıkla gençlere ulaşmak neredeyse imkansızdır.

İkinci olarak da onların dünyasında olup bitene çok yabancı olmamak, onları tanıdığımızı, bildiğimizi, anlattıklarımızı boşluğa söylemediğimizi göstermek ve ortak bir zemin kurabilmek için çok avantajlıdır. Öyle ya tüccara hitap ediyorsanız ticaretten, ev hanımlarına hitap ediyorsanız o dünyadan ve gençlere hitap ediyorsanız onların ilgilerinden ve problemlerinden haberdar olmak zorunda değil misiniz? Yoksa verdiğiniz örneklerin, getirdiğiniz önerilerin, sunduğunuz ilkelerin onların hayatında nasıl bir karşılığı olabilir? Muhatabınızı o kadar iyi tanıyacaksınız ki verdiğiniz örneği duyduğunda “Bu hoca benim sorunlarımı nereden biliyor?” diye şaşıracak, sormayı düşündüğü sorulara daha sormadan karşılık alabilecek. Üzerinde oturdukları hazineye dikkatlerini çekecek kişinin sahiciliği ve gerçekçi bir şekilde kendisini tanıyan ve kabul eden biri olması bu açıdan çok kıymetli. Aksi durumda çok hızlı bir şekilde kepenkleri indirip dükkanı kapatabilirler. Zorunluysalar orada otururlar ama aslında orada değillerdir.

Sabahları her gün aynı saatte (06:30) instagram hesabınızdan, vitamin kisvesinde, alıp tek seferde yutmalık kısa ama etkili yayınlarınız oluyor. Bu yayınları belli bir plan-arz talep dahilinde mi yoksa doğaçlama mı yapıyorsunuz? Aldığınız geri dönüşlerden biraz bahseder misiniz?

Otuz yıldan fazla vaizlik yaptım. En etkili çalışmalardan birinin, bizim takrir metodu dediğimiz, -tercihen klasik- bir metni cemaatle birlikte okuyup açıklamak olduğunu gördüm. Sabah erken saatlerde kısa bir yayınla her gün bir başka kitaptan birkaç satır okuyarak güne başlamanın büyük bir itici güç oluşturacağını düşünerek bu işe başladım fakat ne yazık ki kişisel nedenlerle ara vermek durumunda kaldım. Ne yazık ki dememin sebebi bu işi icra ettiğim kısa süre içinde binlerce kişiye ulaşmış ve beni de çok şaşırtan geri dönüşler almış olmamdı. Umarım birçok mecrada kıymetli hocalarımız benzer çalışmalar yapıyordur.

En son bu yılın Ağustos ayında Timaş Yayınları’ndan çıkan “Bir Vaizenin Penceresi” adlı eseriniz bulunuyor. Kitap büyük oranda sosyal medya paylaşımlarınızı tarihe şerh düşmek amacıyla kalıcı hâle getirme ihtiyacından doğmuş. Eserinizin mahiyetine dair neler söylemek istersiniz?

Bu kitapta yazdıklarımız bir nevi günlük mahiyetindedir. Yaşananlar üzerinde bilgi ve duygularımıza dair aldığımız kısa notlar diyebiliriz. Doğrusu, çalakalem yazılmış o metinlerin kitaplaştırılmasını ben düşünmezdim. Fakat Timaş’taki editörümüz Yasemin Hanım’ın ısrarı ve cesaretlendirmesiyle gözümü karartıp yaptım. Her kitap boşluğa sesleniş gibidir. Bu sesin kimlere ulaşacağını zaman gösterir. Umarım arkadaşlarımızın teşvik ve gayreti karşılığını bulur.

Yine bu yılın Mart ayında Timaş Yayınları’ndan çıkan “Elmalılı Hamdi Yazır ile Kur’an Sohbetleri” 1986’dan beri süren bir çabanın ürünü olarak karşımızda duruyor. Elmalılı’nın efradını cami ağyarını mâni bir Kur’an tefsiri olarak ortaya koyduğu eseri birçok açıdan rüşdünü ispat etmiş ve emek verenin yemeğini yiyeceği bir başucu eseri olarak bizleri bekliyor. Gerek “Hak Dini Kur’an Dili” ile gerekse eserin müellifi Elmalılı ile kurduğunuz ünsiyetin niteliğini merak ediyoruz. Neden böyle bir şerh yazmaya ihtiyaç duydunuz?

Elmalılı merhum ile tanışıklığım ilahiyat fakültesi birinci sınıfta –malesef kim olduğunu hatırlayamadığım- bir hocamızın “Her ilahiyatçı bu tefsiri mutlaka okumalıdır.” dediğinde başladı. Gittim, sınırlı bütçeme rağmen bir takım “Hak Dini Kur’an Dili” satın aldım, başladım okumaya. O gün bugündür okurum, anlatırım. Osmanlı’nın son döneminde yetişen ulemanın hem Doğu’ya hem Batı’ya; hem dinin en temel alanlarına hem yaşadıkları dönemin tartışmalarına hakim, üslup ve duruş sahibi karakterlerine hayranım. Elmalılı da onların önde gelenlerinden biri. Ona şerh yazmak benim haddim değil. Bunu tevazu gereği söylemiyorum, gerçek kanaatim bu. Ben sadece bir vaizenin bu tefsire dayanarak yaptığı sohbetlerden küçük bir örnek sunmuş oluyorum. Bunu olsa olsa vaizeliği selamlama olarak alabilirim. Vaizelik diye bir mesleğin olduğunu bile bilmeyen seküler dünya ile bir vaizenin Elmalılı tefsirini anlayıp anlatabileceğine ihtimal vermeyen geleneksel dünyanın arasında kalan vaizeliğe bir selamlama…

Yaptığınız yayınlarda ve farklı platformlarda özellikle üstünde durduğunuz bir husus var: “Mutluluğunuzun menşei içsel zenginliğiniz olsun. Başkasına olan beklentinizi minimize ederek kendinize emek verin.” Bu anlamda kendilik bilincimizin inşası ve ihyasına dair üstünde durduğunuz ana prensipler nelerdir?

Biz kadınlar çoğunlukla hayatımızın ilk dönemlerini etrafımızdaki kişiler için fedakarlıklarla, son dönemini de adeta yatırım yaptığımız bu kişilerden beklentilerle geçiriyoruz. Bunun yanlışlığına işaret etme çabası olarak görebiliriz bu minvalde söylediklerimi. İnsanın kendini ihmal etme pahasına hayatını, etrafındakilere vakfetmesi hem aile yapısının dönüştüğü dünyamızda hem de ilahi huzura vardığımızda çok işimize yarayacak bir yatırım değil. Bunu bencilliğe övgü olarak almasın kimse. İnsanın küçük çocuklarıyla uğraşırken dahi namazını terk etmemesi, çocuklarının arkasında o kurs, bu ders dolaşırken kendini geliştirmeyi bırakmaması, evlad-ü iyalinin geleceğini düşünerek maddi yatırımlar yaparken sadaka ve iyilikleri ihmal etmemesi anlamında söylüyorum söylediklerimi. Kendine faydası olmayanın kimseye faydası olmayacağını, bunu iş işten geçmeden anlamamız gerektiğini söylüyorum. Ayrıca kişinin kendini yok sayan bir hayat yaşayarak sevdiklerine iyilik yapmış olmayacağını, sevdiklerimiz için yapacağımız en büyük iyiliğin kendimizi her anlamda (sağlık, eğitim, ahlâk, kültür, takva, bilinç v.s) olabildiğince geliştirmek olacağını hatırlatıyorum.

Farklı alanlardaki beslenme araçlarınız ve okumalarınızdan yola çıkarak “başucu kaynaklarım” dediğiniz eserler var mıdır? İlim yolcularına önereceğiniz, sizin için kilometre taşı mahiyetinde yazar yahut eserleri nelerdir?

Bir vaize için elbette dini kaynaklar tüm okumaların başını tutar. Az önce söylediğim gibi son dönem Osmanlı ulemasının yazdıklarını defalarca okurum. Çok sistematik, dini ve felsefi açıdan tutarlı, latif bir üslupları var. Elmalılı başta olmak üzere, Ahmed Hamdi Akseki, Ahmed Naim, Ömer Ferid Kam gibi isimlerin yazdıklarını okurum. Muhammed Hamidullah, Hayrettin Karaman, Yusuf Kardavi gibi çağdaş âlimlerimizi defalarca okurum. Hepsinin başına bir eser koymak gerekirse Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi’ne bakmadığım gün yok gibidir. Gazali’yi de unutmamak gerekir. İhya, yıllarca elimden hiç düşmemiştir.

İslâmi ilimler dışında en çok okuduğum alanlar; psikoloji, edebiyat ve seçici olmak kaydıyla kişisel gelişimdir. Biraz tarih de okudum. Psikolojide Engin Geçtan, Nevzat Tarhan, kişisel gelişimde Stephen Covey ve Daniel Goleman en çok okuduklarım arasında. Edebiyata gelince orada bir yazarı öne çıkarmak zor olmakla beraber çağdaş yazarlardan İhsan Oktay Anar ve Şule Gürbüz’ü severek okurum. Peyami Safa, Tanpınar, Mithat Cemal, Umberto Eco, Alberto Manguel, Magda Szabo, Harper Lee de unutulmaz metinler yazmış büyük öncülerdir.

Modern zamanlarda, gerek eğlence kültüründe gerekse mesajın kitlelere hızlı ve vurucu bir şekilde iletilmesinde sinema, önemli bir araç. Bu minvalde sizde yer edinen 5 sinema filmi önerisi istesek sizden… Ne dersiniz?

Hafızama pek güvenmediğim için bu tarz sorulardan hep korkarım. Ya en önemlisi dışarıda kalırsa? Ama sonuçta onu değil de bunu hatırladığıma göre demek ki-şimdilik- iz bırakan buymuş, diyerek cesaret bulup sayayım:

Kuşlar, Alfred Hitchcock

Ölü Ozanlar Derneği

Lorenzo’nun Yağı

Ben Çağı (Belgesel)

Çağrı

Söyleşi: Hacer Yeğin

Yayın Tarihi: 01 Aralık 2022 Perşembe 19:00 Güncelleme Tarihi: 27 Ocak 2023, 20:55
YORUM EKLE
YORUMLAR
Nihal Tekbaş
Nihal Tekbaş - 2 ay Önce

Çok güzel ve faydalı bir söyleşi olmuş. Tebrik ederim

banner19

banner36