Farklı Kültürlerin Buluştuğu Bir Şehir Mersin

Tarihi, kültürü, doğası ve mimarisiyle önemli bir şehrimiz olan Mersin, ne yazık ki bu yönleriyle yeterince bilinen, tanınan bir yer değil. Mersin’de yaşayan kent tarihçisi, Mersin’i çok seven Mustafa Erim, Mersin’in gerçekliğini öğrenmek adına Muaz Ergü'nün sorularını cevapladı.

Farklı Kültürlerin Buluştuğu Bir Şehir Mersin

Tarihi, kültürü, doğası ve mimarisiyle önemli bir şehrimiz olan Mersin, ne yazık ki bu yönleriyle yeterince bilinen, tanınan bir yer değil. Ya da bildiğimiz, tanıdığımız Mersin gerçek Mersin değil. Bugün adını andığımızda zihinlerde yalnızca yeme içmeyle hatırlanan Mersin’in gerçekliğini öğrenmek istedik. Mersin’de yaşayan, kent tarihçisi, Mersin’i çok seven Mustafa Erim Bey’le Mersin üzerine sohbet ettik. Kendisine çok teşekkür ediyoruz. Bizi kırmadı, yoğunluğuna rağmen vaktini ayırdı. Tarihin ve medeniyetin koridorunda bir Mersin gezisine çıktık.

Hocam, tarihte Mersin’i, Mersin’in tarihini genel hatlarıyla bize anlatabilir misiniz?

Mersin’in tarihini, tarihteki Mersin’i bir çırpıda anlatmak zor iş. Yapılan kazılar Mersin bölgesinde Neolitik (Yeni Taş Devri) ve Kalkolitik (Bakır Taş Devri) çağlardan beri yerleşimin olduğunu gösteriyor. Bölgenin bilinen en eski adı Kizuvatna’dır. Kilikya (Cilicia) ismi ilk kez M.Ö 8. yüzyılda Asur kaynaklarında görülüyor. Kilikya’da adını bölgeden alan ve bütün dünyaya ticareti yapılan Cilicium denilen keçi kılından kaba dokumalar üretiliyordu. Bölgenin yazılı tarihi Hititlerle başlamaktadır.

Mersin ve çevresi Kilikya olarak bilinmektedir. Coğrafi açıdan dağlık ve ovalık Kilikya olmak üzere ikiye ayrılır. Dağlık Kilikya Manavgat çayından başlayıp Limonlu’ya kadar uzanır. Ovalık Kilikya ise Limonlu’dan Amanos dağlarına kadar uzanan alanı kapsar.

Tarsus Gözlükule ve Mersin Yumuktepe’de yapılan kazılar, Mersin ve etrafının tarihte önemli bir merkez olduğunu gösteriyor. Yapılan kazılarda İslam uygarlıklarından Neolitik Dönem’e kadar 33 katmandan oluşan bulgulara rastlanıyor. Bu bölge Yukarı Mezopotamya’dan Orta ve Batı Anadolu’ya geçiş yolu üzerinde olduğundan, çok sık el değiştiriyor. Sırasıyla Luvi, Kizzuwatna, Hitit, Frig, Urartu, Lidya, Pers, Seleukos, Makedonya, Roma, Bizans ve İslam hâkimiyetine giren Mersin, birçok medeniyetin izini taşıyor. Her ne kadar Mersin’de yaşayanlar ve Mersin’e gelenler farkında olmasalar da… Mersin yöresi 11. yüzyılda Selçuklu, 14. yüzyılda Karamanoğuları ve Ramazanoğulları beylikleri, 15. yüzyılda ise Osmanlı Devleti egemenliğine girmiş.

Ünlü hatip Çiçeron, Roma tarafından M.Ö 51’de bölgeye vali olarak atanıyor. M.Ö 48’de Julia Caesar buralara geliyor. Kıbrıs Adası’nı Kilikya’ya bağlıyor. Caesar’dan sonra Marcus Antonius M.Ö 44 yılında Tarsus’ta Mısır Kraliçesi Kleopatra ile buluşarak Roma ve Mısır ittifakını sağlıyor.

Mustafa Erim

7. yüzyıldan Osmanlı’nın fethine kadar bölge Müslüman Araplar, Abbasiler, Mısırlı Tolunoğulları, Selçuklular, Moğollar, Haçlılar, Ermeniler, Memluklular, Ramazanoğulları, Karamanoğulları gibi beylik ve devletler arasında sürekli el değiştiriyor. Mersin Müslümanlarla Hristiyanlar arasında yaklaşık yirmi beş kez el değiştiriyor. 637 yılından itibaren Hıristiyanlığın yanında İslam medeniyetinin silinmez izleri bölgede kendini gösteriyor. Yalnız burada dikkat çekici bir nokta var. Bölgenin kültürel zenginliğine karşın Mersin şehir merkezi 1830’lu yıllara kadar bir balıkçı köyü hüviyetinde.

1832 yılında bölgeyi ele geçiren Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Paşa’nın oğlu İbrahim Paşa, tarım alanlarını ekip biçmeleri için Suriye, Lübnan ve Mısır’dan fellahlar yani toprağı ekip biçmeyi bilen çiftçiler getiriyor. Tanzimat Fermanı ile birlikte ticari imtiyaz kazanan Rumlar, Hıristiyan Marunî Araplar, Katolik Latinler, Yahudiler, Ortodoks Araplar Mersin’e yerleşmeye başlıyor. 1855’den sonra ise İtalyan Levantenlerin Mersin’e gelmeleri söz konusu. Bunların yanında 1859 yılında yapımına başlanan Süveyş Kanalı’nda kullanılan sedir ağaçları, Torosların eteklerinden kesilip, Mersin’den gemilerle taşındı. Ağaçların kesilmesi, tomruk haline getirilmesi, taşınması, yüklenmesi emek istiyordu. Bu sebeple Adana, Tarsus, Silifke gibi yerlerden ve dağ köylerinden binlerce insan Mersin’e geldi. Dağ köyleri yavaş yavaş sahile inmeye başladı. Amerika’daki iç savaş nedeniyle pamuk ekimi azaldı. Bu ihtiyacı karşılamak Çukurova’ya düştü. Dünyaya ulaştırılması ise Mersin’den gerçekleştirildi. İşte birbirinden bağımsız bu olaylar Mersin’in hızlı bir şekilde büyümesine neden oldu. Fellahlar, Marunî Araplar, Ortodoks Araplar, İtalyan Levantenler, İngiliz ve Fransız bankacılar, Kıbrıslı Türkler, Girit ve Selanik göçmeni Türkler, Tahtacılar, Orta Anadolu ve Toroslardan gelen insanlar Mersin’e yerleştiler ve Mersin’i farklı kültürlerin şehri haline getirdiler. 1830 yılında bir köy olan Mersin hızla gelişerek 1852 yılında nahiye, 1864 yılında kaza, 1888 yılında sancak, 1894 yılında mutasarrıflık ve 1924 yılında vilayet oldu.

Tarihteki Mersin’de dini ve kültürel yaşam anlamında neler söylersiniz? Bugünle geçmişi kıyasladığımızda ne gibi farklar görürüz?

Yukarıda da bahsettiğimiz gibi Mersin’in çok renkli bir dini ve etnik yapısı var. Kiliseler, havralar, camiler çok fazla. Arap Ortodoks Mihal Arhangelos Kilisesi, Eski Cami, Arap Ortodoks Kilisesi, Ortodoks Ermeni Kilisesi, Marunî Kilisesi, Müftü Cami  (Müftü Emin Efendi tarafından yaptırıldı), Ayios Georgios Rum Ortodoks Kilisesi, Ermeni Katolik Kilisesi, Avniye/Tahtalı Cami, Mağribi Cami, Latin İtalyan Katolik Kilisesi, Ermeni Protestan Kilisesi, İlk Havra (1906’da açıldı), Yeni Cami… Bunlar Mersin’de sayacağımız dini yapılardan bazıları. Mersin’in tarihi, dini ve kültürel anlamda çok hareketliydi. Çeşitli kültür ve dinlerden müteşekkil canlı bir sosyal hayatın varlığı kendini hissettiriyordu. Zaten baktığımızda birçok tarihi olayın gerçekleşmesinde dinin çok büyük etkisi vardı. Mersin’de bu etkiyi görmek mümkün. Hıristiyan ve Müslüman büyük komutanlar, bilginler, âlimler Mersin ve çevresinde yaşamışlar ya da buralara uğramışlar. Hıristiyanlığı Hz. İsa’dan sonra sistemleştiren, kurumsallaştıran Saint Paul (Aziz Pavlos) Tarsus’ta doğmuştur. Zamanında Mersin-Tarsus’ta altı medrese varmış. Ayrıca her mahallede mescit bulunurmuş. Bunların yanında dini ve sosyal kurum işlevi gören altı medrese olduğu bildirilmektedir. Şehirde yaşayan Hıristiyanlar kiliselerde ibadetlerini yapıyorlardı. İslam ordularının fetihleri sonucu kiliselerin bir kısmı camiye çevriliyor. Hıristiyanlardan bir kesim kültürel etkileşim sonucu Müslüman olmuş.

Mersin ve çevresinde dini önemi haiz birçok yer var. Eshab-ı Kehf, Alahan Manastırı, Erken Hristiyanlık Döneminde Hac yeri olarak kabul edilen Azize Aya Tekla (Meryemlik), Makam Camii (Hz. Danyal as’ın mezarının burada olduğuna inanılır), Bilal-i Habeşi Mescidi bu mekânlardan bazıları…

Şimdi gelelim dünle bugünün kıyaslanmasına. Mersin’in dini ve kültürel çeşitliliğine rağmen, bugünlerde geçmişteki bu çoğulcu yapıyı göremiyoruz. Sanki tarihi, belleği yok olmuş bir kentle karşı karşıyayız. Geçmişi bugüne ve geleceğe taşıyacak, insanları kültür ve medeniyet atmosferi içinde soluklandıracak bir hava yok maalesef. Günümüzde Mersin çok fazla göç alıyor. Tarihi, kültürel birikimi durup değerlendirecek bir sosyal ortam bir türlü oluşmuyor. Son dönem göçler genelde memleketlerinde çalışma imkânı bulamayan işçi ve ailelerinin göçü. İnsanların ilk ve en öncelikli kaygısı karın doyurma. Oturmuş bir toplumsal yapı bulmak zor. Bir de Mersin’in turizm bölgesi olması, Türkiye’de en uzun sahile sahip olması eğlence ve yeme kültürünün gelişmesine neden olmuş. Bölgenin toprak ve iklim yapısı daha çok tüketmeye yönelik bir kültürü beraberinde getirmiş.

Her zaman ifade ettiğiniz gibi Mersin tarihine baktığımızda çok zengin bir dini ve kültürel varlığın olduğunu görüyoruz. Bugün ise bu zenginliğin devamını göremiyoruz. Sizce bu kopma ya da yozlaşmanın nedenleri nelerdir?

Bu soruya tek bir perspektiften cevap verilemez diye düşünüyorum. Çok çeşitli nedenler var. Şehirler de insanların ve toplumların değişmesiyle beraber değişir, dönüşür. Genel manada Türkiye’de bir kopuş, düşüş söz konusu. Aslında şehrin kültürel yüksekliği o şehirde yaşayanlara da ayna tutar. Mersin çok göç alan bir şehir. Güneydoğu’dan çok fazla zorunlu göç oldu. Gerçi Mersin ilk zamanlarından beri göçe alışkın ama bu dediğimiz göç, sonuçları açısından çok farklı. Bu göçlerle birlikte resmen “Öteki Mersin” diye bir gerçeklik daha oluştu. Köyü yakılanlar, iki ateş arasında kalanlar, yoksullar, kan davalılar… Memleketimizin her yerinde göç olayları yaşanıyor ama Mersin’e göç edenler halkımızın en yoksul, gariban kesimi. Yoksulluk, sıkıntı, işsizlik…

İki Mersin var. Birisi gerçekten içler acısı. Diğerinde ise lüks binalar yükseliyor. Tüketim çılgınlığı son gaz… “Öteki Mersin” yukarıda bahsettiğimiz gibi. Diğer Mersin’de yaşayanlar ise tarihine ve kültürüne yabancılaşmış insanlar. Yiyip, içip tezgâhını devam ettirme gayesindeler. Mersin yanlış kültürel ve ekonomik uygulamalar sonucu ne turizm ne tarım ne sanayi ne ticaret ne de kültür şehri olabilmiş. Yani bir kimliği yok. Mersin’de yaşayanların ve Mersin’i yönetenlerin Mersinlilik gibi bir kaygıları olmadığından, şehrin tarihinden ve medeniyetinden kopuş olması gayet normal. Limandan ve Serbest Bölge’den faydalananlar, buralarda iş yeri olanlar belli bir kazancın sahipleri ama kültürel kaygılara sahip değiller. Tarihi, kültürel, sosyal anlamdaki çalışmalar kısır, cılız yani yok gibi. Kitleleri toplayacak ve bilinçlendirecek cemaat ve sivil toplum kuruluşları da maalesef toplumda ağırlığını hissettirememekte.

Siz sivil mimari ile de ilgileniyorsunuz? Mersin’deki sivil mimari hakkında bilgi verebilir misiniz?

Öncelikle şu anki Mersin mimarisi için birkaç cümle söylemek isterim. Şu an Türkiye’nin her tarafında olduğu gibi Mersin’de de yoğun bir inşaatçılık var. Her yerde betondan dağlar yükseliyor. Çukurova işgal altında. Herhangi bir estetik kaygı taşımayan, geleneğe atıf yapılmayan beton binalar… Zevkin, güzelliğin olmadığı yapılar…

Mersin Osmanlı’nın en yeni şehirlerinden olduğundan düzenli bir yapılaşma olmuştu. Mimarinin hayat bulması kişilerin sosyo/ekonomik ve kültürel durumlarına göre şekillendi. Tanzimat sonrası şehirleşme ebniye nizamnameleri ile belirlenmişti. Mahallelerin nasıl oluşturulacağı, mahallede nelerin bulunacağı bu nizamname ile belirlenmişti. Mersin de buna uygun olarak oluşturuldu. Diğer şehirlerden farklı olarak Batılı bir görünüme de sahipti. Mersin, geleneksel şehirlerden farklı olarak bir meydana açılan dar sokaklardan müteşekkil değildi. Limana paralel ve dik uzanan geniş ve ferah sokaklar vardı. Mersin, ezan seslerine kilise çanlarının karıştığı, düzenli sokakları, ebniye nizamnamesine uygun kesme taş duvarlı, Marsilya kiremitleriyle kaplı çatılarıyla güzel bir şehirdi.

Mersin’in geleneksel sivil mimarisi Çukurova’nın kültürü ve iklimi ekseninde gelişmiş bir mimari. Orta Anadolu, Akdeniz ve Levanten mimarilerinin biraradalığından oluşan bir mimari terkibi görülür. Aynı zamanda Osmanlı ve Mısır mimarisinden izlere rastlanır. Evler genelde taş ve iki tarafı tahta, ortası harçla doldurulmuş yapıdaydı.

Mersin’de sivil mimari derken mutlaka ticaretin canlılığı dolayısıyla buraya gelen ve kendilerine levanten denen gayrimüslim Avrupalıları anmak gerekir. Bu insanlar kendilerine ait yapıları Avrupa’dan getirttikleri mimarlarla beraber oluşturmuşlar. Levantenlerin evleri kesme taştan yapılmıştır. Özenli taş işçiliği göze çarpar. Abidevi giriş kapıları, süslemeli balkonlar, rozetler ve profilli kornişler… Küçük evlerde üçgen alınlıklar, bitkisel motifli bordürler… Mersin evleri iklim ve mahremiyet kaynaklı olarak ahşap panjurludur. 

İsterseniz biraz da Mersin’in yetiştirdiği önemli şahsiyetlerden bahsedelim. Kimler var?

Mersin’de doğan, yaşayan, yetişen ve Mersin’de iz bırakan birçok şahsiyet var. Düşünür, şair, yazar, siyasetçi, gazeteci, ressam, sporcu… Ata Çelebi, Besim Fuat, Bekir Uluğ, Oral Çalışlar, Togay Bayatlı, Yavuz Donat gazetecilerden.  Atıf Yılmaz senarist, yönetmen. Nevit Kodallı besteci, kompozitör. Musa Eroğlu halk müziği sanatçısı. Danyal Topatan sinema oyuncusu. Ümit Yaşar Oğuzcan, Abdulkadir Bulut, Özdemir İnce şair. Haldun Dormen, İlyas Avcı tiyatrocu. Halil Cin, Cavit Orhan Tütengil akademisyen. Nuri Ok hukukçu. İmren Aykut siyasetçi. Mehmet Sarı güreşçi. Şeyh Ali Semerkandi, Kasım Bin Selam, Muhammed Bin İdris, Buharalı Abdullah Hoca, Kadı Necmettin, Muhammed Bin İdris, Ahmed Bin Kass Taberi, Abdulcebbar B. Ahmed Et Tarsusi âlim. Mehmet Bal, Etem Çalışkan ressam.

Sizin büyük emekler sonucu Mersin’e kazandırdığınız ‘Mustafa Erim Mersin Kent Müzesi’ var. Müze hakkında neler söylersiniz?

Mersin'in kültürel yaşamına yeni bir renk ve soluk getirmek amacıyla bu müzeyi açtık.  "Kent Tarihi Müzesi" neredeyse 150 yıllık bir sivil mimarı örneği. Tarafımızdan restorasyonu ve teşhiri yapılarak Mersin'in kültür ve sanat yaşamına kazandırıldı. 20. yüzyılın ikinci yarısında bütün kentlerimizde görülen hızlı değişimden Mersin de etkilenmiş ve günümüze bu geleneksel sivil mimari örneklerinden çok azı kalmıştır.

Mersin Kent Tarihi Müzesi, geleneksel mimarisi, ihtisas Kitaplığı, Mersin'de yaşayan, yetişen ve iz bırakanların tanıtıldığı, Mersin eğitim tarihi, Mersin'in Kurtuluşu, Çanakkale Savaşı'nda şehit düşen Mersinliler, Mersin kronolojisi, Mersin camileri ve kiliseleri, Atatürk’ün Mersin ziyaretleri, Yumuktepe Höyüğü ve Mersin'deki tarihi yapıların tanıtıldığı Müze olarak kent tarihinin araştırılmasına sunacağı katkılarla, kültür ve sanata olan ilgisiyle bilinen Mersin'in kültürel yaşamında önemli bir merkez olması amacıyla düzenlenmiştir. Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından "Özel Müze" yetki belgesi verilmiş ve 4 Eylül 2010 tarihinde hizmete açılmıştır.

 

Konuşan: Muaz Ergü

Yayın Tarihi: 14 Nisan 2016 Perşembe 15:08 Güncelleme Tarihi: 14 Nisan 2016, 15:08
banner25
YORUM EKLE

banner26