Eski şiiri sevmek Rönesans'ımızın ilk müjdesidir

'Aramızda münekkit diyeceğimiz muharrir henüz yetişmedi. Ve bence bugünkü edebiyatımızın en büyük zaaflarından biri de budur.' Ekrem Sakar, Ahmet Hamdi Tanpınar'la konuştu.

Eski şiiri sevmek Rönesans'ımızın ilk müjdesidir

Ahmet Hamdi Tanpınar. Türk edebiyatının nadide şahsiyetlerinden biri. Sadece eserleriyle değil, edebiyatımız üzerine yaptığı tetkikleriyle de bugün hâlâ geçerliliğini koruyan tesbitlere imza atmış bir mütefekkir. Tanpınar’ın münevver bir tarafı da olduğu için onunla oturup her konu hakkında konuşmak ve ondan istifade etmek mümkünse de biz, onun öne çıkan fikirlerini göz önünde tutarak onunla edebiyat hakkında söyleşi yapmaya karar kıldık. Nitekim çok ufuk açıcı bir röportaj oldu. Şunu da belirtmemiz iktiza eder ki bizim soracağımız soru, üstadın ise söyleyecek çok sözü olmasına rağmen, lüzumundan fazla uzun bir röportaj yayınlamamak adına aklımızdaki bütün sualleri röportaja dâhil etmedik. Sözü daha fazla uzatmadan sizi hazırladığımız metinle baş başa bırakalım.

(Not: Bu “hayalî“ röportaj metni Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Edebiyat Üzerine Makaleler” adlı kitabından iktibaslar yapılarak oluşturulmuştur.)

Genel olarak edebiyattan başlayalım istiyorum. Bir edebiyat nelerden teşekkül eder?

Her zaman müstakil şaheser vücuda gelmez. Hatta milletlerin hayatında yaratmanın kendisine mahsus bir ritmi vardır. Belki bu ritmi hususî şartlarda tacil edilir. Fakat ne olsa, kısır devirler, velud devirler kadar çoktur. Bugün bir edebiyatı asıl yapan şeyler, biyografiler, monografiler, velhasıl cemiyetin kendisini bilmek için sarf ettiği gayretin mahsulü olan ikinci derecede eserlerdir. Ve bu cins mahsullerdir ki, dehanın gelip geniş terkibini yapabilmesi için lazım olan muhit ve malzemeyi hazırlarlar. Onun vasatını teşkil ederler. Başka memleketlerde her edebi nesil işe mazi hakkındaki görüşünü, onu anlayış tarzını tesbit etmekle başlar.

Millî bir edebiyata doğru nasıl gidebiliriz?

Bir kere kendimizi bilmeğe, kendimizi tanımağa ve sevmeğe başlayalım. O zaman milli edebiyat dediğimiz muammanın kendiliğinden halledildiğini göreceğiz. Çünkü o zaman okuduğumuz kitapların kendi ağzımızdan ve haberimiz olmadan konuşmasından kurtulacağız, onun yerine bütün bir mazi, yenileşmiş bir an'ane ve mahpus, gayr-ı şuurda kalmış temayülleriyle çok müessir ve derin iştiyaklarıyla, sıcak ve kanlı realitesi ile bütün bir hayat konuşmağa başlayacaktır. Bir tek tesellim bugünkü edebiyatın dağınık manzarası içinde bu hedefe yavaş fakat çok emin bir tarzda gidenlerin mevcudiyetini bilmektir.

Şiir mevzusu üzerine sizden evvel Yahya Kemal üstadla bir söyleşimiz oldu. Bundan dolayı size daha aktüel bir soru sormak istiyorum. Şiir ölüyor mu?

Şüphesiz ki yaşadığımız zamanın sanata ve bilhassa şiire karşı aldığı hususi bir vaziyet, bir nevi düşmanlık yoktur. Bununla beraber, asrımıza mahsus bir nevi rahatsızlık vardır ki, etrafımızdaki havayı şiir için müsait bir iklim olmaktan çıkarıyor. Hareketin lüzumuna ve hatta esas olduğuna inanılan bir devirde yaşamak ve bunu iyice bilmekten gelen bir endişe ve rahatsızlık, bizzat sanatkârın da kendisine ve sanatına olan imanını sarsıyor.

Dünya edebiyatı noktainazarından baktığımızda şiirin diğer türler kadar popüler olmaması, yazıldığı dil açısından tamamıyla millî olmasından mı kaynaklanmaktadır?

Şairlerin kendi zamanlarında vatanlarının dışına çıkan şöhret kazanmaları, dünyaca tanınmaları, daima resim, mimari, musiki, roman ve tiyatro gibi eser yaratanlardan güçtür. Bir roman, tek bir tercüme ile on beş günde sahibini tanıtır. Beynelmilel sanat pazarında birkaç senelik bir didinme, iki üç sergi veya müsabaka bir ressamı, bir heykeltraşı, bir mimarı milletlerarası bir şöhret yapar. Fakat bir şairin bu şöhreti kazanması imkânsızdır. Bazı şairler yaşadıkları devirlerde kendi dillerinin hudutlarını aşmışsa, bunun kerameti yazdıkları dilin tanınmasındadır. Mesela asrımızda Rilke, Valery, T. S. Eliot için olduğu gibi. İyi yetişmiş her Avrupalı Fransızca, İngilizce ve Almancadan hiç olmazsa ikisini bildiği için bu şöhretlerin tesisi kabil olabilmiştir. Valery'nin İngilizce yazılmış bir kitabı vardı. Rilke Fransızca - çok hususî şive ve edası olan - şiirler yazardı. Eliot, kendisi her iki dili bilir. Her üçünün vatandaşları ise, tabii aydın. Ve onun üstündeki seçkin tabaka, bu dillerin bütün güzelliklerine sahiptiler. Onun içindir ki, bu şairlerin eserleri her tarafta bütün lezzetlerine varılarak okunuyordu.

Gerçeği şu ki, entelektüel Avrupa daha XVI'ncı, hatta XV'inci asırlardan beri bir tek aile gibi yaşamağa alıştığı için, şiirde kolayca dünya ölçüsünde şöhret kurulabiliyor. Geçen asrın başında Byron, Goethe ve Hugo'nun şöhretlerinin sebebi budur. Eskiden bizde de böyle idi. Müslüman Şark entelektüel ve sanatkârları, bir aile olarak yaşardı. Arapça, Farsça, bizim lehçede ve Çağataycada Türkçe, sanat ve fikir dünyasının temeli idiler. Ben Musul'da, bir medresede Fuzulî Divanı ile Cezmi okutularak Türkçe öğretildiğini gördüm. Onun için eski medeniyetin müşterek malı olan şöhretlerimiz vardı.

Şiir geleneğimizi bilmeyen nevzuhur şairlerimiz hakkında ne düşünüyorsunuz?

Gençleri seviyorum. Onlarla vakıa şiirin cevherinde anlaşamıyorum. Fakat sanatı ne olsa ciddiye almalarını, yeni bir ifade tarzı aramalarını, keskin ve tahammülü dar zevklerini - bittabi hepsinde değil - daha evvel söylenmiş olandan nefretlerini seviyorum. Fakat şiirden, hem de gittikçe genişleyen bir zaviye ile uzaklaştıklarını gizlemek de mümkün değil. Onlar, henüz şiirin bir söyleyiş tarzı olduğunu kabul etmek istemiyorlar, hayatta olduğu gibi sanatta da yeninin sonu olamayacağını düşünmüyorlar. İş yenilik bahsine girince bunun sonu gelmez. Mesele behemehal yenide değil, genç, taze ve bakir olmaktadır. Gençleri seviyorum, fakat canım şiir okumak isteyince Baki Efendi'yi açıyorum:

Nam ü nişane kalmadı fasl-ı bahardan

Düştü çemende berk-i dıraht itibardan

Madem yeri geldi, eski şiirimiz hakkındaki fikirlerinizi kısaca istirham etsek nasıl olur?

Eski şiirimiz bir estetiğin emrinde olan bir üsluptu. Her üslup gibi onun sıkı kaideleri, kolaylıkları ve güçlükleri, tehlike ve emniyetleri, uzak ve yakın hedefleri vardı ve yine her üslupta olduğu gibi arkasında dayandığı bir hayat anlayışı ve bir zevk vardı. Cemiyetimiz bu hayat telakkisinin ve bu zevkin yavaş yavaş parçalanışını, inhilalini ve ondan evvel de oldukça uzun süren bir tereddisini gördü. Fakat bu iflas eski şiirimizin aleyhinde olmadı. Vakıa mazi ile her an yapmakta olduğumuz geniş muhasebede bu şiirin de mühim bir tarafını attık; fakat elimizde zamanın çetin imtihanını vermiş birçok eser kaldı. İşte eski şiir hakkında hüküm vermek lazım geldiği zaman asıl düşünülmesi lazım gelen bu attıklarımız değil, değişen bir zevk ve anlayışa, dildeki bütün bir tasfiye ve tekâmüle rağmen, bize hâlâ kendilerini bir mükemmeliyet örneği gibi kabul ettiren mısralar ve beyitlerdir. Bize düşen şey, umumi mülâhazaları bir tarafa bırakıp, altı asır süren bir tecrübenin bu asil mahsullerinden alabileceğimizi almaktır.

Eski şiiri bütün bir nesil yeni baştan sevmeğe başladı. Bu kavs-i kuzah renkli çembere her gün dışarıdan yeni bir nüfuz oluyor. Hiç bir şey bizi sanat meselelerinde bu kadar fazla sevindiremez. Çünkü onu sevmek ve anlamak, gelecek zaman için beklenilen bir Rönesans’ın ilk müjdesidir.

Romana geçersek, beynelmilel kabul gören bir Türk romanından söz edebilir miyiz?

Evvelâ bu sualin iyi anlaşılması lâzım. Şüphesiz ki, bir Türk romanı vardır ve hem de kendi cemiyetimiz içinde kalmakla beraber, oldukça geniş bir okuyucu kalabalığına hitap eder; hatta bu okuyucu kalabalığıyla bu romanın yazıcıları arasında karşılıklı bir tesir bile vardır. Bununla beraber, garp dillerinden birini bilen, yabancı ülkelerde bu sanatın verdiği iyi örnekleri okuyan ve hayat üzerinde az çok fikir sahibi olan okur - yazarlarımızın büyük bir zevkle tattığı bir romanı henüz yoktur. Bunun gibi müşterek vasıfları cemiyet ve hayatımızla Türk insanı ve onun meseleleriyle olan alakasından gelen ve beraberinde taşıdığı hava ile birbirine en uzak numunelerinde bile bir bütünlük gösteren bir Türk romanı yoktur. Münferit eserlerin hepimizi zaman zaman tatmin etmiş güzelliklerini bir kenara bırakarak umumi bir bakışla, bizde bu sanatı görmeğe çalışanlar, bu yokluğu pek kolay reddedemezler.

Roman konusunda başarılı olamayışımızın bir sebebini, bir nesir dili inşa etmemiş olmamıza bağlayabilir miyiz?

Bizde roman meselesi bizi ister istemez Türk nesrinin mazisine götürür. Vakıa bir Evliya Çelebi, bir Naima, bir Peçevî Türkçede yetişmiştir. Bunlar herhangi bir dilde büyük kudretler gibi tanınabilecek muharrirlerdir. Bazen bu kudret, Baki'nin Levayih-i hamidiyye ve Nedim'in Sahaifü’l-ahbar tercümelerindeki yazılı ve bol imkânlı olgunluğa bile erişmiştir. Fakat bütün bu örnekler hiçbir suretle nesilden nesle muntazam bir şekilde ilerlemiş bir Türk nesrinin mevcut olduğunu bize kabul ettiremez. Hakikatte eskiler ya konuşurlar yahut da yazarlardı. Ve her ikisinde de başka başka adamlardı. Yazdıkları zaman daha ziyade göz için bir lezzet, bir cümbüş hazırlamağa çalışıyorlardı. Büyük münşi tanınmış herhangi bir muharririmizin yazdığı bir sahifeyi, cümlelerin ritmine, diğer dillerden iktibaslara, zikrettiği ayet ve hadislere ve nihayet tavsif için kullanılmış tabirlere iyice dikkat ederek okuyunuz, sahifeyi cümle cümle, ayrı ayrı renklerle süslü ve yer yer yaldıza boğulmuş görürsünüz. Daha sade yazdıkları zaman ise, sadece konuşurlardı. Her iki şeklinde de düşünceyi, eşyayı, hayat şekillerini ve arızalarını içine almağa azmetmiş mantıkî bir nesir dilinden uzaktı.

Bizde tenkitin dünü ve bugünü için ne söylersiniz?

Eski edebiyatımızın en büyük zaafı - İran edebiyatı için de böyledir – tenkit fikrini· ikinci, üçüncü dereceye almış olmasındadır. Şüphesiz eskiler de tenkit ediyorlardı. Bu meleke insanlık kadar değilse bile yaratma kadar eskidir. Fakat bizdeki tenkit daima şifahi kalmış ve bazı teknik dikkatlerin ötesine geçememiştir. Felsefede, teolojide, tasavvufta yani bir sistemin bulunduğu her yerde zaruri olarak mevcut olan tenkit sanatla bazen bir kültürün devamı boyunca iptidaî şeklinde kalabilir. Bizde de böyle oldu. Sadece tekniğe inhisar etti. Bu dikkatlerin gerçekten kaideci olan ve ilhamı en geniş ve asil manasında bir nevi imtihan şeklinde kabul eden bir edebiyattaki ehemmiyeti kendiliğinden takdir olunabilir. Birçok tezkireler, şairlerin kendi aralarında yaptıkları bu cinsten tenkitlerin bazı örneklerini verir. Hele Aşık Çelebi bize çağdaşlarının birçok hükümlerini nakletmiştir. Birer fıkra mahiyetinde kalmalarına rağmen, bu dikkatler bize sadece eskilerin konuşmak zevki hakkında fikir vermekle kalmazlar, ne kadar dar hudutların içinde, ne ince bir anlayışla çalıştıklarını gösterirler. Bunun dışında yazılmış olarak tenkit, an'anenin büyük kıymet hükümlerini taşıyan ve hemen her eserde tesadüf edilen fikirlerden, kısa ve kesin cümlelerden ibarettir.

Avrupa fikir ve sanat âlemi ile temastan sonra memleketimize gelen nevilerden biri de tenkittir. Fakat bu geliş hiç birisine benzemedi. Çünkü öbür neviler, mesela tiyatro, roman, hikâye ve hatta modern şiir, az çok dram muharriri, romancı ilh. ile yani kendilerini vücuda getiren sanatkârlarıyla beraber geldiler. Hâlbuki tenkit, münekkitsiz geldi. Onu edebiyatımızda bazı ufak tefek numuneleriyle, bazı işaret ve remizleriyle gördük, hatta çok muvaffak olmuş bazı eserler bile verdi. Hatta bu eserlerin bir iki sanat veya nevin üzerinde ciddi birtakım tesirler bile yaptığı oldu. Fakat aramızda münekkit diyeceğimiz muharrir henüz yetişmedi. Ve bence bugünkü edebiyatımızın en büyük zaaflarından biri de budur.

Üstadım, edebiyatımızdan konuşmuşken dilimizden bahsetmemek olmaz. Dilimizin fakir kalışının sebeplerini nerede aramalıyız sizce?

Dilimizin fakir kalmasının başlıca sebebi, tercümenin yokluğudur. Bir dil küçülüp darlaşabilir. Nitekim son zamanlarda Türkçe öyle olmuştur. Bunu genişletmek, Avrupalı bir dil seviyesine çıkarmak ancak Avrupalı kültürü ona boşaltmakla kabildir. Edebiyatımızdaki kan zaafı yeni yetişenlerimizin ana dilinde lâyıkıyla beslenmemelerinden değil midir? Hiç bir terbiye ve tahsil ilk çağların mütalaaları kadar bize tesir etmez. En velud okuma devri on beşle yirmi arasında olan devirdir, çünkü o zaman okunan şeyler sadece zihni bir ihtiyacı tatmin etmezler, bütün şahsiyeti beslerler. Muhayyilemizin, hislerimizin, tefekkür kabiliyetimizin dereceleri bu ilk okumalara bağlanır. On beş - yirmi yaş arasındaki gençlerimize bu tercüme noksanlığı yüzünden faydalı olacak kitap, memlekette azdır. Birkaç ikinci derece Fransız romancısının eseriyle, bir iki yerli hikâye ile beş on vodville genç bir neslin bedii terbiyesi yapılamaz. Hatta ihmal dahi edilmiş olmaz, sadece bozulur.

Değerli fikirlerinizi bizlerle paylaştığınız için teşekkür ederiz.

 

Ekrem Sakar konuştu

Güncelleme Tarihi: 02 Mayıs 2016, 11:39
YORUM EKLE

banner19