Erzurum'da Bir Tarihçi: Muzaffer Taşyürek

Onlarca kravatlının olduğu bir toplantı ortamı mıydı, hangi yıldı, mevzu neydi, mekân neresiydi? Arkamdan yaklaşmış ve gözlerimi elleriyle sımsıkı kapayıp kendisini tanımamı beklemiş biri vardı orada, gözlerimi açtıktan sonra kendisine baktığımda müthiş bir sevimlilikle gülümseyen...

Erzurum'da Bir Tarihçi: Muzaffer Taşyürek

Muzaffer Taşyürek ismini ilk olarak bir dergi yaprağında gördüğümü hatırlıyorum. “Yakutiye’nin Gölgesinden” adlı bir şehir ve araştırma dergisi vardı Erzurum’da bir aralar. Dergiyi ve sonrasında açtığı bir mahallî gazeteyi de kapattıktan sonra bir ara Dabakhane Çeşmesi’nin yanında Arnavut Ciğeri sattığına bir ara da bazı ulusal dergi ve gazetelerin Erzurum temsilciliğini yaptığına şahit olduğum ve kendisinin annesini kaybedişiyle bizim de kendisinin izini kaybettiğimiz naif insan Hanifi Özen’in imtiyaz sahipliğinde, şimdilerde hem yayınevi editörü hem de İngilizce öğretmeni olan Fatih Çodur ve bugünün matematik öğretmenleri Alim Altunkaynak ve Baki Şeker’in ana kadrosunu oluşturduğu bir dergiydi bu. 2005 senesiydi. Evet, o maceralı dönemde nasip olmamıştı kendisiyle tanışmak. Üç beş yıl sonrasıydı sanırım; Necip Fazıl Kısakürek Kültür Merkezi’nde bir konferans sunumundaydı Muzaffer Hoca. Erzurum Kalesi’nden veya şehrin herhangi bir müsait noktasından Aziziye ve Mecidiye tabyalarına teleferik hattı çekilmesi fikrini sunuyordu katılımcılara, uzun sayılabilecek bir anlatımın sonrasında. Bu fikirden etkilenmiştim. Öyle ki; o dönemlerde ben yetkili olsaydım, yaptırırdım bu teleferik sistemini. Bu, bugün hâlâ yapılmış değil... Öyle bir makamın asla ve asla heveslisi ve yolcusu olmasam da, çocukça bir şevk ve hırs ile burada söyleyeyim şimdi: Bir gün ben yetkili olursam yaptıracağım!

“Erzurum Bir İpek Yolu Şehri” adlı kitabıyla başladım kendisini okumaya. Bir de yazı hazırlayıp yayımlamıştım bu kitap hakkında. 2010 senesiymiş, Ağustos’muş; şimdi arşivimden tespit ediyorum. Birkaç hafta sonra belediye otobüsünde karşılaşmıştık hocayla. Yazıdan memnun olduğunu ama kitabı çok övdüğümü, yine de kitabını iyi okuduğumu hissettirdiğimi söylemişti. Evet, bu kitap benim tek cümle bile atlamadan baştan sona okuduğum tek tarih kitabıdır hâlâ...

Birçok kitabın üzerinde ismi yazar kendisinin ve Erzurum merkezli birçok derginin mühendisidir Muzaffer Taşyürek. Vaktiyle bu dergilerin ikisinde, iki ayrı isimle mülakat yapma teklifini de kendisinden almış ve hiç tereddüt etmeden işe koyulmuş, vazifemi neticelendirmiştim. Ve belki de aklına hiç gelmemişti ki; bir zaman sonra da kendisine doğrultacaktım zamanında elime tutuşturduğu bu sual namlusunu. Böyle işte... 

Bir de... Onlarca kravatlının olduğu bir toplantı ortamı mıydı, hangi yıldı, mevzu neydi, mekân neresiydi? Arkamdan yaklaşmış ve gözlerimi elleriyle sımsıkı kapayıp kendisini tanımamı beklemiş biri vardı orada, gözlerimi açtıktan sonra kendisine baktığımda müthiş bir sevimlilikle gülümseyen... Bu hatıranın bu kadarını hiç unutmuyorum. Evet... Böyle işte... 

Merhaba Muzaffer Hocam... Adettendir; evvela birkaç cümleniz ile size dair bilgiler edinmek isteriz.

1951 yılında, yani bundan altmış beş yıl önce Erzurum’un Caferiye Mahallesi’nde doğmuşum. Şimdilerde ev de, mahalle de Caferiye Camii’ni ve külliyesini imar ettiren Cafer Ağa gibi tarih oldu. Sonra Osmanlı’nın varoşu, bir kısmı Cumhuriyet yıllarının yeni mahallesi sayılan Murad Paşa Mahallesi’ne taşınmışız. Büyüdüğüm ev hala duruyor. Fil Köprüsü’nün yakınında -Fil geçti köprüsü değil- evimizin önünde şırıl şırıl Çukur Çeşme akar, bir dere geçerdi. Dere boyunda içersinde çeşit çeşit güllerin bulunduğu küçük bahçeler bulunurdu. Erzurum Gül şehriydi ama gülemedi. Erzurum’un birçok evi yüksek duvarlı bahçelerde çevrili mahrem hanelerdi. O bahçelerde leylaklar, akasyalar, güller vardı. Onlar da tarih oldu. Mahallemizde Yazıcı Çeşmesi, Dört Güllü Çeşme, Acısu çeşmesi gibi birçok çeşme vardı.

İlkokulu, yeri şimdi alt-üst geçit olan Fil Köprüsü’nün yerinde bulunan Kültür Kurumu İlkokulu’nda, ortaokulu 23 Temmuz Ortaokulu’nda, liseyi Erzurum Lisesi’nde, yüksekokulu Kazım Karabekir Eğitim Enstitüsü’nde okuyup Atatürk Üniversitesi’nde tarih bölümünde Lisans tamamladım. Otuz sekiz yıl öğretmenlik ve yöneticilik yaptım. Okudum, araştırdım öğrendiklerimi insanlarla paylaşmak için yazdım. Allah’ın verdiği ömür süresince, sağlığım elverdiği müddetçe bu işe devam edeceğim.

Tarih ilmine yönelik karar aşamasındaki adımlarınızı hangi yaşlarda ve kimlerin rehberliğinde attınız? Eğitimciliğinizin ilk yılları, ilk kitabınız, dile getirmek istediğiniz ilkleriniz ve bugününüz... Biraz bahseder misiniz?

Tarih ve din, insanların en çok konuştukları alan. Yaşlısıyla genciyle insanların arkadaş, dost veya aile sohbetlerinden, gazete ve dergilerden okuduğu, duyduğu bilgiler vardır. Bu bilgiler, rivayetler, hiçbir ilmî süzgeçten geçirilmeden, bazen salt doğrularmış gibi anlatılır, ağızdan ağza, kulaktan kulağa yayılır durur. Hepimizin etkilendiği ve merak uyandıran anılar, anekdotlar ve fıkralar, içimizdeki merak duygusunu ya harekete geçirir ve duyduğumuz bu bilgileri kitaplardan okumaya öğrenmeye çalışırız ya da belleğimizin bir kenarında saklarız ve bize bir başka sohbette malzeme olurlar.

Kültür Kurumu İlkokulu’nun, bugünkü Fil Köprüsü’nün yerindeki binasının çok güzel bir kütüphanesi ve bu kütüphanenin -Allah rahmet eylesin- Fikret Ağaver isimli bir öğretmeni vardı; onun bizi kütüphaneye alıştırması ile okuma merakımız oluştu. İlkokul süreciyle başlayan eğitim-öğretim, ortaokul-lise çağlarından itibaren ders kitaplarının dışındaki kitaplara yönelmemize sebep oldu. Bizim kuşağın resimli kitaplar dediğimiz serüven kitaplarının etkisiyle hikâyelere, masallara, romanlara, Türk ve dünya klasiklerine yönelmemize sebep oldu.

Arkadaş çevremiz okuyan insanlardan ibaretti. Abdullah Ziya Kozanoğlu, Oğuz Özdeş, Ömer Seyfettin, Bahaeddin Özkişi, Reşat Ekrem Koçu, Feridun Fazıl Tülbentçi, Nihal Atsız, Mustafa Necati Sepetçioğlu vs. gibi tarihi roman yazarlarının tedrisatından geçtik. Yaşar Kemal, Orhan Kemal, Reşat Nuri, Arif Nihat Asya, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Cemil Meriç, Osman Yüksel Serdengeçti, Ahmet Kabaklı, Rauf Tamer kitap ve makalelerini hatmettik. Balzac, Stendhal, Dostoyevski, Tolstoy, Gogol gibi Rus ve batı klasiklerinin yanı sıra, Tabakatül Kübra, Ahmediye, Muhammediye, Gazzali, Kuşeyri, Kelabazi, Hucviri... Kısaca her renk ve iklimden okumalarımız oldu. Arkadaşlarımızla mütalaalarımız lise çağlarımızda yazma tutkusuna dönüştü. Erzurum Lisesi’nde iken hikâye yazma tutkum vardı. Aldığım ödüllerin ve ağabeylerimizin teşviki ile dergilerde, mahalli basında ve Eğitim Enstitüsü’nde Sosyal Bilgiler okurken, hocamız Necati Kotan’ın tesiriyle ulusal basında tarih konusunda yazmaya başladım. Yeni Asya’da yazarken Hekimoğlu İsmail ile başlayan dolaylı ilişkimiz, askerlik sırasında İstanbul’da yüz yüze görüşmemize ve ilk kitabımız Bir Demet Tarih’in yazılıp basılmasına sebep oldu. Yıl 1980. İlk kitabım elime geldiğinde duyduğum mutluluğun tarifini anlatmam imkânsız. Sonra bir süre ara verdik yazmaya. 1990’lı yıllarda Erzurum’da kitapevi açan Mahmut Balcı’nın teşvikleriyle Kemalist Laikliğin Temelleri, Lozan’a Hayır Diyenler ve İslam’ın Sisli Yılları adlı kitaplar doğdu. Sonra da arkası devam etti.

Sizce tarih nasıl öğrenilmelidir? Nasıl öğrenilirse daha akılda kalıcı ve hayata daha bir işlenebilir olur? Kitaplar vasıtasıyla mı, tarihçi yazarların anlatım ve tartışmalarıyla mı yoksa artistliğin ön plana çıktığı dizi ve sinema filmleriyle mi?

Bizler tarihi yaşıyoruz. Herkesin bir tarihi var. Doğduğu günden bulunduğu, geldiği yaşa kadar bir tarihi süreç yaşıyor; kendi yaşadığı ve şahit olduğu olaylar olduğu gibi kendisinin dışında, görmediği yerlerde ve dünyada bir sürü olaylar, sosyal gelişmeler, çalkantılar, savaşlar, afetler, ekonomik krizler atılımlar vs. oluyor. Yani geleceğe malumat olacak bir sürü gelişme yaşanıyor. Eğer o insan düşünen bir akla, meraklı bir ruha sahipse olup biten olayları izlemeye ve irdelemeye başlar, arkasından merak saikıyla kendisini tarihin içinde bulur. Tarih merak meselesidir. Gözlem işidir. Merak ve gözlemleri kayıt altına alma, kayıt altına alınanları irdeleme, tefekkür ve tecessüs sanatıdır. Tarihi öğrenmek için önce meraklı olacaksın. Araştıracaksın, tek taraflı değil, mümkünse mukayeseli okuyacaksın. Tarihten ve gerçeklerden korkmayacaksın. Hayallerini, bildiklerini yıkma adına hakikatle karşılaştığında hakikate teslim olma gücün varsa tarih alanına atılacaksın. Kitaplar her zaman hakikati yazmayabilir. Tarih yazarları hislerine, ideolojilerine mahkûm olursa tek taraflı yazar, tek taraflı düşünür, sevdiği şahsı ululaştırır, sevmediğini yerin dibine sokacak deliller arar bulur. Türkiye’de tarih kaygan ve kırılgan zemin üzerinde... Tarih dergileri ve kitapları yayınevlerinin, derginin ve kitabın yayınlandığı devlet kurumlarının veya özel kurumların maddi desteklerine göre yayınlanmaktadır.

Ders kitapları resmi ideolojiye göre, popüler kitaplar yayınevlerinin yayın politikasına göre okuyucuya arz edilmektedir. Bizim popüler takıntılarımız var. Popüler yazarların yazdıklarına, diziler ve sinemalar için uydurduğu senaryolarla tarihi yorumlama hastalığımız var. Bu çok yanlış... Bugün girip internet arama motoruna Kanuni yazın, Hurrem yazın, Ertuğrul yazın; bir faciayla karşılaşıyorsunuz. İbn-i Arabî, Yunus,  Fatih, Kanuni ve Hurrem Sultan’ı canlandıran oyuncuların görselleri tarihi örtmüş, gizlemiş, hakikati karartmış. Filimden tarih öğrenilmez. Orada bir senaryo ve canlandırma vardır. Belki filimler ve diziler bizim tarihe olan merakımıza ve öğrenme arzumuza etki etmelidir. Bu konuda çok dikkatli olunmalıdır. Sosyal medyada o artistlerin fotoğrafları üzerindeki yazılarla mesajlar verme gibi bir sürü tezvirat ve yalanla kul hakkına tecavüz ediyoruz. 

Toplumumuzun genelini göz önüne alarak düşünüyorum ve sanıyorum ki tarih okumayı sevmiyoruz. Bayi stantlarında her ay yerini alan tarih muhtevalı rengârenk dergileri ve bazı televizyon programlarını da hesaba katınca aslında büsbütün bir ilgisizlik olmadığı düşünülebilir; fakat tarih ilmi bu kadarını mı hak ediyor? 

Haklısınız. Yayın çoğaldı. İnsanlar demin söylediğim gibi kendi ideolojisi ve düşünce dünyasına uygun yazarların yazdığı dergileri okumaya çalışıyor. Falanca savaşın 100. yılı dosyasını bir dergi başka türlü, bir başka dergi başka türlü veriyor, belgeler sunuyor. Bence iki veya üç, neyse alıp mukayeseli okumak lazım. Tarih ilmi gerçekten önemli... Kur’an-ı Kerim bir tarih kitabı değil ama geçmiş kavimlerden örnekler vererek bu kavimlerin yaşayışlarından örneklerle insanı akletmeye, düşünmeye davet ediyor. Bizim en az kullandığımız aklı öne çıkarıyor. Neden, Rabbimiz “Düşünmez misiniz? Akıl etmez misiniz!” diye ısrarla tekrar ediyor? Tarih ilmine bir de bu açıdan bakmamız lazım. Lut Kavmi, İbrahim Kavmi ve Yusuf Peygamber’in başına gelenler birer örnek olarak bize vahiy yoluyla ulaşmışsa, Efendimiz (s.a.v.) vasıtasıyla vahyi bize ulaştıran Rabbimizin davetine icabet etmemiz, okumamız gerekir. Hâşâ, Kur’an bize hikâye anlatılmıyor. Bize toplumsal yasalar ve olayların örneklerini Rabbimiz peygamberlerin şahsında önümüze seriyor. Bence tarih ilmi hayatımızda yeterli yer almış değildir. Ra’d Suresi 11. ayette mealen “Gerçek şu ki Allah, bir topluluğun durumunu o topluluk kendi içindekini değiştirmedikçe değiştirmez. Allah (yaptıklarının karşılığı olarak) bir topluluğa da bir bela isabet etmesini dilemişse onu da geri çevirecek yoktur...” derken bize toplumsa bir yasayı hatırlatıyor ve öğretiyor. Bu öğreti aynı zamanda tarihin bir prensibi, toplumların özlerini kaybetmelerin sebebini, kalplerinde olanın yaşayışlarını şekillendirdiğini ifade ediyor.

“Tarihten Silinen Zafer Kut’ül Amare” adlı son kitabınızla birlikte onlarca eserinize bir yenisini eklediniz. Hayırlı ve bol okur-düşünürlü olmasını diliyorum. Bu kitap ve bu zafer ile ilgili neler söylemek istersiniz? Neler bilmeliyiz ve nasıl hareket etmeliyiz?

Bakın bu konuda bile, tarihe mal olmuş bir olayda bile taraf olduk, konuyu tartışılır kıldık. 1950’lerde kaldırılmış diye Menderes’e vurduk, Halil Kut’u sevmediğimiz için (Sakallı) Nureddin Paşa’yı Kut savaşının muzaffer kumandanı gibi göstermeye çalıştık. Sarıkamış Harekâtı’nın kumandanı Hafız Hakkı Paşa’nın fotoğrafını Halil Kut diye bastık. O cephede savaşan Cavit Paşa’yı, Ali İhsan Sabis’i, Kazım Karabekir’i, Süleyman Askeri’yi, Uceymi Paşa’yı, Mustafa Fazıl Paşa’yı yerli yerine koymadık. Bu tavrın yanlış olduğunu düşünüyorum. O cephede savaşan her bir erimizin, alt komutadan üst komutaya bütün komutanlarımızı kucaklayıcı bir çalışma yapmaya çalıştım. Bunu kapağında yansıttım. Bol okurlu oldu mu? Olamadı. Neden olmadı? Bizim mahallenin çocuğu yazmış de ondan... Ötekiler yazsaydı, popüler yazarlar yazsaydı imza kuyruklarıyla karşılanırdı. Facebook’ta sadece kendi sayfamda üç yüzden fazla beğenme oldu, ama Erzurum’da bütün kitapevlerinde kitaplarımız raflarda, tezgâhlarda duruyor. Bu şikâyet değil bir tespit. Ben kitaptan para kazanmak için yazmıyorum Böyle bir beklenti içinde değilim. Ben, tarihi bir sorumluluk duyarak unutulan şehitlerimizin kitaplarımda bir Fatiha ile olsun anılmalarına vesile olmanın gayesi içinde oldum. Sarıkamış, Galiçya, Çanakkale kitaplarımda da böyle düşündüm. Fakat talep olsa daha güzel olmaz mı? Elbette olur. Azmimiz artar. Bu zafer bize buzlar altında kefeni kar olan Sarıkamış’taki şehitlerimiz gibi, kızgın kum çöllerine gömülmüş,  Şattülarab’ın bataklıklarında kefensiz kaybolmuş fedakâr vatan evlatlarının hatırasını gündeme getirmeyi hatırlatmalı. Bugün hâlâ sancılı olan Ortadoğu’dan Türk’ün hangi şartlarda çekildiğini ve arkasında bıraktığı yeri dolduramayan boşlukta nasıl kanlı bir çatışmanın sürmekte olduğunu göstermesi açısında önemli...

Erzurum üzerine çalışmalarınız var ve bunlardan en dikkat çekici olanı Erzurum Şehir Takvimi... Böyle bir çalışmaya neden gerek duydunuz? Buna da tarihi öğretmenin bir yolu diyebilir miyiz?

Elbette... “Tarihi öğretmenin bir yolu” tanımlamanız gayet yerinde... Senenin 365 gününü bir takvim yaprağına işlediğim Erzurum Tarihi ve Erzurum Kronolojisi ile erkek-kadın, genç-yaşlı herkese, her kesime... Devlet kurumlarından bir manavın veya bir tamircinin duvarına, yazıhanesine, okullarda sınıflara, memurların masalarına varıncaya kadar ulaştırılan, bir belediyemiz tarafından binlerce adet basılıp dağıtılan bu takvimle her gün insanlarımıza Erzurum tarihinin bir konusuna dikkat çekmeyi başardım. Bu çalışmamı belediyemiz Türkiye’nin çeşitli illerinde yaşayan Erzurumlulara ve hatta yurt dışına ulaştırdığını biliyorum. Bundan son derece mutluyum. İnsanlar, sayfalarca kitap karıştırmadan günde birkaç dakikasını ayırarak tarihi, siyasi, kültürel bir bilgiye ulaşıyor. Bu da tarihi öğretme ve yaymanın bir başka yolu. Tarih bu ve benzer çalışmalarla insanlara ulaştırabilir. Ve sanırım bir benzeri olmayan bir çalışma...

Hocam, son olarak sizin eklemek istedikleriniz...

Eklenecek, konuşulacak çok şey var elbette. Ama konuştuklarımızla iktifa edelim. Sürçülisan ettiysek af ola. Gençlerimizi tarihimizi okumaya ve araştırmaya davet ediyorum. Tarih ders kitaplarında öğrenilmez. Lütfen tecessüs sahibi olsunlar. Okuduklarını ve ilgilerini çeken bilgileri arşivlemeye, not alamaya, not aldıklarını da birkaç kaynaktan tekrar tekrar gözden geçirmeye davet ediyor, kalbi muhabbet ve selamlarımı arz ediyorum.

Abdülkadir Öğdüm sordu

Yayın Tarihi: 21 Temmuz 2016 Perşembe 15:08 Güncelleme Tarihi: 25 Temmuz 2016, 10:11
banner25
YORUM EKLE

banner26