Erhan Genç: “Hikâye devam ediyor; bize düşen, onun peşinde olmaktır.”

“Zamanla olgunlaşan kırıntılar, kendine uygun kurgu, teknik, biçim ve karakterleri bulduktan sonra ise bana sadece yazmak kalıyor.” Emre Orhan Gökalp’in söyleşisi.

Erhan Genç: “Hikâye devam ediyor; bize düşen, onun peşinde olmaktır.”

Bize kendinizden, hikâyenizden, yolculuğunuzdan bahsedebilir misiniz? Mesela nasıl bir çocuktunuz? Geçmişinizin, ailenizin ve çevrenizin yazarlığınız üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

Bir çocuğun hayatına etki edebilecek yaşları, babam yurtdışında çalıştığı için anneannem ve dedemin yanında, Bursa’da geçirdim. Bursa’nın eski dokusunun henüz muhafaza olduğu bir çıkmaz sokakta oturuyordu dedemler. Kardeşimle birlikte günümüzün çoğu sokakta geçiyordu. Sokak ağzına kadar çocuk ve oyun doluydu.

Dedem kaporta ustasıydı, sanayide bir dükkânı vardı. Zaman zaman beni de dükkâna götürürdü. Ben ona çıraklık yapıp yardım ettiğimi düşünsem de şimdiden bakınca aslında çalışkan bir dedenin sağında solunda dolaşan sevimli bir torundan fazlası olmadığımı düşünüyorum.

O günlerin bende büyük etki bıraktığını öykü yazmaya başladığım ilk zamanlarda fark ettim. Ne zaman yazmak için bilgisayarın başına otursam denize oltasını salmış bir balıkçı gibi sürekli o günlerden bir şeyler çekip çıkarıyordum. “Şimdilik Havadisler Bunlar” adlı kitabımdaki “İçindeki Yıldız” adlı öykü bunlardan biridir örneğin.

Yazmaya başlamanın ilk çıkış anı, yazarın içinde beliren “yaşadıklarının anlatılmaya değer” olduğu düşüncesidir. Bu noktada yazarı “yaşadıklarının anlatılmaya değer” olduğunu düşünen diğerlerinden ayıran ise o anda hissettiği heyecanın bu düşünceyi eyleme dönüştürecek kadar büyük olması, hatta yazarın bundan kendisini alamamasıdır.

Bugün hayata yakın bir duruşum varsa, yaşamayı, yaşatmayı ve paylaşmayı seviyorsam, öyküler yazacak heyecanı hissediyor ve kitaplar yayınlıyorsam bunda o şen günlerin ve kendini değerli hissetmenin payı büyüktür diye düşünüyorum.

Yazma ve okurluk maceranız nasıl başladı? Yazarlık hayali olan biri miydiniz?

Yazma hayalinden çok okuma hayali olan biriydim. Her zaman önce iyi bir okur olmaya çalıştım. Bunun için gecikmiş de olsa hayata geçirdiğim bir planım vardı. Üniversite hazırlık, malumunuz bazı saiklerle okumaya pay bırakmayan bir yarış içinde olmak anlamına geliyor ülkemizde. Ben, o üniversite hazırlık günlerinde hep üniversiteyi kazanıp okuma macerasına rahat bir şekilde başlamanın hayalini kuruyordum. Öncesinde okuduğum şeyler vardı elbette, ama ciddi manada fakülteyi kazandıktan sonra okumaya eğilebildim. Planıma göre diğer arkadaşlarım gibi popüler olan, elden ele dolaşan kitapları değil de geçmişten bugüne doğru gelen bir kronolojide okuyacaktım. Tanzimat, Servet-i Fünun, Cumhuriyet öncesi ve sonrası yoğunluklu bir okuma maceram oldu. Güncele biraz geç geldim, fakat temeli sağlam attığımı düşünüyorum.

Yazma maceram ise fakültede kaldığım yurdun duvar gazetesini çıkarmakla başladı. Açıkçası kendini yazarak ifade etmek, öykü yazmak ve yazarlık gibi bir hayalim yoktu. İyi bir okur olma çabası benim yolumu o duvar gazetesi ile kesiştirmişti. İki seneye yakın bir süre duvar gazetesi yönettim. Orada yayımladığım yazılar aynı yurtta birlikte yaşadığımız arkadaşlarım tarafından beğenildi ve ilgiyle takip edildi. Öyle ki duvar gazetesinin yayın süresini ayda birden on beş günde bire indirmiştik. Bir şeyler yazabileceğimi, yazdıklarımın bir karşılığının olduğunu o zaman keşfettim. Daha sonra yerel gazeteleri kovaladım. Köşe yazıları yazdım. Yolum edebiyat dergilerine düşene kadar hep el yordamıyla ilerledim. Sonrası ise kendiliğinden geldi.  

Öykülerinizin oluşum süreci nasıl gelişim gösterdi?  Okurlarıyla buluşmadan önce hangi aşamalardan geçti ve nasıl bir ön hazırlık süreci oldu?

Zihnimde öykü kırıntılarıyla dolaşan biriyim. Otobüste, arabada, Marmaray’da, işte, evde, uyumadan önce öykü kırıntılarımı tek tek yoklamak, henüz yazmasam da onları düşünmek hoşuma gidiyor. Zaman zaman yakın çevreme onlardan bahsederek kendime bir bağlayıcılık temin ediyorum. Bir bakıma söz vermek veya borçlanmak gibi. Bu durum beni yazmaya iten bir güce dönüşüyor sonrasında.

Yazılmaya değer kırıntıları zihnimin arka taraflarında bir yerde bilgisayar klasörleri gibi iç içe geçmiş bir sistemde tasnif ediyorum. Klasörlerden bazıları durum, bazıları kurgu, bazıları teknik ihtiva ediyor. Nerede, ne zaman aklıma yazılmaya değer bir fikir gelse onu hemen tweet atmıyor yahut hemen çalakalem yazıp heba etmiyor, türüne ve özelliğine göre bu klasörlere yerleştiriyorum. Öykü kırıntılarının bu klasörlerde olgunlaşmasını bekliyorum. Zamanla olgunlaşan kırıntılar, kendine uygun kurgu, teknik, biçim ve karakterleri bulduktan sonra ise bana sadece yazmak kalıyor.

Öykülerim bir kitap olarak okurla buluşmadan önce çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlandı. Bu öyküler belli bir hacme ulaşınca yayınevime durumu bildirdim. Dosyamı teslim ettim ve yayın hazırlıkları başladı. Yayınevinin tahsis ettiği editör ile dosyanın üzerinde sıkı bir şekilde çalıştık. Onun bazı teklifleri oldu. Onları değerlendirdim ve dosyanın son hâlini verdim. Geriye sadece kapak kalmış oldu. Kapak konusunda hiçbir müdahalem olmadı. Gelen kapaklardan içime en çok sineni seçtim.

“Bir önceki kitaptaki öyküler artık geride kaldı, şimdi yeni öykülere kanat çırpma vakti.”

Dergâh Yayınları’ndan yeni yayımlanan kitabınız Kimsenin Atlamadığı Balkonlarve diğer öykülerinizi oluşturmanızdaki temel dinamiğiniz neydi? Bu öykülerinizde okuyucu neler bekliyor?

Kimsenin Atlamadığı Balkonlar on iki öyküden oluşuyor. Öyküler, çoğu Dergâh dergisi olmak üzere, peyderpey birçok dergide yayımlandı. Bir önceki öykü kitabım çıktıktan sonra kendime iki sene içinde yeni öykü kitabı yayınlama hedefi koymuştum. Zaman hedefinin yanı sıra nitelik olarak da bir önceki kitabın üstüne koymak niyetindeydim. Kendi kendime “Bir önceki kitaptaki öyküler artık geride kaldı, şimdi yeni öykülere kanat çırpma vakti” diyordum. Aradan üç sene geçti ve Kimsenin Atlamadığı Balkonlar geldi. Bu kitapta zaman hedefime ulaşamadım belki ama yeni öykülere kanat çırptığımı söyleyebilirim.

Yazdığınız metnin bitmiş olduğunu nasıl anlıyorsunuz?

İyi bir okur olmayı önemsediğim için yazdığım bir metnin bitmiş olduğunu anlamak benim için zor olmuyor. Kendi metnimin ilk okuru her zaman kendim olmuşumdur. Bu konuda biraz acımasız olduğumu da söyleyebilirim. Yazdığım her ne ise onun ilk önce beni ikna etmesi, beni tatmin etmesi gerekiyor.

Bu konuda kendimce geliştirdiğim bir yöntemim var. Öncelikle metni yazma süreci bitince ona karşı yabancılaşmak için ondan uzaklaşıyorum. Yazdığım metnin ilk bir hafta yüzüne bakmıyor, âdeta onu unutuyorum. Bir hafta sonra bir başkasının metnini okur gibi ele alıyorum. Bu ilk okuyuş, bir okur olarak beni tatmin etmişse üzerinde son çalışmalarımı yapıp üç-dört kişilik bir arkadaş grubuna gönderiyorum metnimi. Ellerinin kalem tutuşuna güvendiğim üç-dört arkadaştan oluşan bu gruptan tek tek geri dönüşleri aldıktan sonra sıra, metni ilk okuduğumda hissettiklerimle bu arkadaş grubundan gelen geri dönüşleri karşılaştırmaya geliyor. Eğer metin bu karşılaştırmayı da ufak sıyrıklarla atlatırsa sağını solunu tekrar bir gözden geçirirerek son hâlini veriyorum.

Bir haftalık aranın ardından metin beni tatmin etmemişse ya da o ekipten gelen geri dönüşlerle benim metne karşı hissettiklerimin arasında uçurum varsa metnin hemen geri dönüşüm kutusunun yolunu tuttuğunu söyleyebilirim.

“Öykünün bana kendini yazdırmasını bekliyorum usulca.”

Yazarken neler hissedip düşünüyorsunuz, nasıl bir ruh hâline bürünüyorsunuz? Herhangi bir ritüeliniz var mı?

Günümüzde hayatın hızlı akışından dolayı herhangi bir ritüelin bir yazar için lüks olduğunu düşünüyorum. Daha önce dediğim gibi bu yüzden yazacaklarımı gün içindeki iş yoğunluğunun arasında sürekli zihnimde dolaştırıyorum. Bazen birkaç hafta bazen birkaç ay yazacağım öykü ile birlikte dolaştığım bile oluyor. Kafamda kuruyor, kafamda bozuyor; sonra yine kuruyor, sonra yine bozuyorum. Bu dönemde hiç acele etmiyorum. Öykünün bana kendini yazdırmasını bekliyorum usulca. Kafamda her şey netleştikten sonra en nihayetinde bana sadece bilgisayarın başına oturup daktilo etmek kalıyor. Bütün ritüelim gece, evdeki herkes yattıktan sonra öykümü daktilo etmek, o da ritüel sayılırsa…   

İlk öykünüzden bugüne sizde neler değişti? Hem fikir hem üslup olarak değişimlerden de söz edebilir miyiz?

İlk yayımlanan öyküm, “Bir Adam” adında bir öyküydü. Dil ve Edebiyat dergisinin Haziran 2014’te yayınlanan 66. sayısında yer almıştı. Her genç yazarın düştüğü “öykü yazan adamın öyküsü”nü yazma çukuruna benim de ayağım takılmıştı. O günden beri her öyküde hem enine hem boyuna genişletmeye çalıştım öykü dünyamı. Söz gelimi, kendi evini inşa eden bir adamın öyküsünü yazmak istiyorum diyelim, oturup enikonu mimarlık, şehir planlamacılığı, kent sosyolojisi alanlarında kitaplar okumaktan gocunmuyorum. Yazacağım metnin ayakları yere sağlam bassın, altı dolu olsun istiyorum. Yeniliklere açık olmakla birlikte biçimsel denemelere girişmekten de korkmadım. Bu serüvenin birçok yerinde değişimin izlerinden söz edebiliriz.

Peki, yazarlık kimliğinizin yanında nasıl bir okursunuz? Son okuduğunuz üç kitabın ismi neydi?

Daha önce söylediğim gibi her zaman için iyi bir okur olmaya çalıştım. Okuma miktarım zaman zaman iş yoğunluğundan etkilense de gittikçe daha da arttı diyebilirim. Nereye gidersem gideyim yanımdan ayırmadığım bir çantam vardır. Bu çantada en az iki kitap bulunur. Aynı anda birden fazla kitap okumayı seviyorum. Şu anda elimde Usta ve Margarita ile birlikte Edward Said’in Şarkiyatçılık’ı var. Bundan önce ise Uğur Tanyeli’nin Yıkarak Yapmak’ı ile Edip Cansever’in İki Satır İki Satırdır adıyla yayımlanan mektupları vardı.

Sizi en çok etkileyen kitap, film, müzik gibi eserlerin listesini yapsanız bu listede neler olur?

Bu tür listelerin ne kadar ince düşünürseniz düşünün eklediğiniz ve eklemeyi unuttuğunuz maddelerle bir tarafında hep bir eksiklik taşıdığını düşünürüm. Liste yapmak bana iyi gelmez bu yüzden. Ancak şunu söyleyebilirim, Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü ve Orhan Pamuk’un Kar’ı ile Semih Kaplanoğlu’nun Buğday’ı ve 2005 yapımı Capote adlı filmin yeri bende ayrıdır.

Son olarak dünyanın bu buhranlı zamanlarında hem bizlere hem de yazarlık yoluna ilk adımını atmış kişilere neler tavsiye edersiniz?

Bazı yazarların nispeten mesaideki işlerinin daha hafif olduğu günlerde yahut uzun tatil günlerinde değil de bir yandan hayatın akış hızının baş döndürdüğü, bir yandan da işlerin üst üste gelişinden baş kaldırmaya fırsat bulunamayan günlerde daha çok üretken olduklarını biliyorum. Sanırım ben de bu zümreye dâhilim. Çünkü beni kaosun, yorgunluğun ve yoğunluğun beslediğini pekâlâ söyleyebilirim. Dolayısıyla dünyanın bu buhranlı zamanının üretkenliği arttıracağı kanaatindeyim. Öykü, roman, şiir veya sanatın diğer dalları, insanların kendilerini sıkışmış hissettikleri dönemlerde kendilerine akacak bir yolu hep bulmuştur, yine bulacaktır. Demem o ki hikâye devam ediyor; bize düşen, onun peşinde olmaktır.

Söyleşi: Emre Orhan Gökalp

Yayın Tarihi: 22 Kasım 2021 Pazartesi 11:00
banner25
YORUM EKLE

banner26