Erhan Erken: "Türkiye’nin ve İslâm dünyasının yükünün âdeta omuzlarımızda olduğunu hissederdik."

Yıllarca kitap ve dergi basımıyla ilgilenmiş, dijital yayıncılıkla ilgilenmiş ve Dünya Bizim, Dünya Bülteni, Kuzey Haber Ajansı ile yayıncılıkta iz bırakmış Erhan Erken ile kitaplara, dijital yayıncılığa, Kariye Kitap-Hediye’ye ve birçok meseleye dair çok özel bir röportaj gerçekleştirdik.

Erhan Erken: "Türkiye’nin ve İslâm dünyasının yükünün âdeta omuzlarımızda olduğunu hissederdik."

1961 yılında Fatih’te şu an oturduğunuz evde doğdunuz. Fatih’ten, Tarihi Yarımada’dan, hayatınız boyunca hiç kopamadınız. Çalıştığınız, üye olduğunuz, kurumların bile bir kısmı Tarihi Yarımada’da. Tarihi Yarımada’ya tutkuyla bağlanmanızın sebebi nedir, burada hayatınıza yön veren nasıl bir yaşam geçirdiniz?

Fatih Sultan Mehmet İstanbul’u fethettikten sonra bu şehri dört adet kazaya ayırmış. Bunların en önemli Nefs-i İstanbul denilen bölge. Yani bugünkü sur içi olarak tabir edilen eskiden Fatih ve Eminönü ilçelerinin bulunduğu yer. Daha sonra Eminönü de ortadan kalktı ve Nefs-i İstanbul bugün sadece Fatih tarafından temsil ediliyor. Diğer üç kaza; Pera dediğimiz Haliç’in diğer yakası yani Galata bölgesi ki, Karaköy’den başlayarak devam eden, Galatasaray, Taksim ve devamını içine alan bölge. Bir diğeri Eyüp ve Haslar bölgesi ki sur dışından Silivri’ye kadar gidiyor. Son olarak Üsküdar bölgesi. O da bugün Üsküdar’dan başlayıp Bağdat Caddesi’ne doğru devam eden alanı ifade ediyor.

Benim anne tarafım 1920’li yıllarda Selanik’ten İstanbul’a göç etmiş ve Fatih’te bugün Atikali Mahallesi sınırları içinde Cemali Sokak’ta bir eve yerleşmiş. Rahmetli dedem, "Biz Selanik’e Debre-i Bala’dan (Yukarı Debre’den) geldik" derdi. Annem de bu semtte doğmuş. Baba tarafım da yine Selanik yakınlarındaki Kılkış (Osmanlı döneminde Avrethisar’a bağlı) diye adlandırılan bir bölgeden Balkan harbinde Selanik’e, oradan da mübadelede yani 1920’lerde Manisa’ya göçmüşler. Daha sonra Rahmetli dedem, babam henüz 3 yaşındayken yani 1933’de İstanbul’a gelmişler. Babamlar da bir dönem Mercan’da, sonra Aksaray’da oturduktan sonra Fatih’te Çırçır denen semte gelmişler. Yani bir taraftan 100 yıldır, diğer taraftan yaklaşık 90 yıldır Fatih’te yaşan bir ailenin çocuğuyum. Bu da belli bir yerleşiklik sağlıyor herhalde. Hanımım da yine 100 yıldır Fatih’te yerleşik bir ailenin kızı ve mahalle komşumuz.

Ben şu an oturduğum evde doğmuşum. Burası esasında amcamın yaptırdığı bir ev. Daha sonra, bir yaşında biraz daha yukarıda Nişanca’daki aile evine taşınmışız. Çocukluk ve gençliğim orada geçti, yani şu anki evin 500 metre yukarısı bir yerde geçti. Evlilikten sonra 1994 yılından itibaren aile içi bir karar gereği şu anki eve tekrar geldik ve hala buradayız.

Bu kadar yerleşiklikten sonra buradan kopabilmek, hem bana hem de aileme zor geliyor. Gerçi eş dost ve çevrenin büyük bölümü artık başka yerlere gittiler. Fatih’in nüfusunun resmi olarak dörtte biri Suriyeli göçmenlerle doldu. Her ne kadar burasının tarihi mekânları dışında içindeki insan unsuru büyük bir değişiklik gösterse de ne olduğunu çok keşfedemediğimiz bir hava bizi burada tutuyor. Geçenlerde hanımla, “Bu Fatih’in nesi bizim için önemli?” diye bir muhabbet ediyorduk. Onun bir lafı belki bu durumu daha net olarak ortaya koyabilir. “Erhan, düşünsene dünyada başka bir Fatih var mı?” Herhalde bu sorunun cevabı bizi hala burada tutuyor.

Arkadaşlarımla yapmaya başladığımız tartışmalar Allah’ın bir lütfu olarak tecelli etti ve okuma serüvenime tesir etti.

Çocukluğunuzdan beri binlerce kitap okuyup biriktirdiniz. Kitap okuma ve biriktirme serüveniniz nasıl başladı, ilk karşılaştığınız ve zihninizi açan kitaplar hangileriydi? ilk karşılaştığınız ve zihninizi açan kitaplar hangileriydi?

İlkokul ve Ortaokulda çalışkan bir öğrenciydim. Dersler ve ders dışı zamanlarda okumayla ilişkim yoğundu. Lise dönemlerinde varlığımla ilgili sorular ve bunların cevapları beni derslerin dışında başka alanlarda daha fazla okumaya yöneltti. Ortaokul ve liseyi okuduğum Galatasaray’da o dönemlerde solcu ve marksist görüşlü arkadaşların sayısı çok fazlaydı. Ben onlara göre fikri açıdan bir hayli ayrı düşüyordum. O sebepten benim ortaokul ve lise dönemlerimde takma ismim molla idi. Arkadaşlarımla yapmaya başladığımız konuşma ve tartışmalar belki de Allah’ın bir lütfu olarak tecelli etti ve okuma serüvenime müspet manada tesir etti. Yaptığımız her tartışma, bana sorulan her soru, beni kendi düşünce yapımı daha derinleştirebilmek, kendimi ve inandıklarımı sorgulamak noktasında motive ediyordu. Bu da beni daha fazla okumaya teşvik ediyordu. Yaradılışla ve akaidle ilgili kitaplar, İslam’ın sosyal siyasi ve ekonomik yapısı ile kitaplar o dönemlerde benim daha çok başvurduğum kaynaklardı.

Sönmez Neşriyat Müdür Ali İhsan Yurt, Mehmet Şevket Eygi, İsmail Erünsal, Ertuğrul Düzdağ gibi büyüklerimizin birbirleriyle ettikleri sohbet bizleri derinden etkilerdi.

Yıllar boyunca farklı gruplarla arkadaşlık yaptınız. Bunların hepsi de çok kaliteli insanlardı. Çok farklı kurumlarda çalıştınız, aynı anda farklı işler yaptınız. Bu yüzden harmanlanmış fakat kendinize has bir dünyanız var. Yaşamınız boyunca hayatınıza kimler tesir etti, zihin yapınızı nasıl oluşturdunuz ve sizi okumaya kimler yönlendirdi?

İlk kütüphanemi oluşturmaya niyetlendiğimde rahmetli dayım ile birlikte bazı kitaplar almıştık. Nurul İzah, Şifa-i Şerif, Müzekkin Nüfus, Ömer Nasuhi Bilmen’in tefsiri, (İlmihali zaten evde vardı) hemen sayabileceklerim içinde bunlardan birkaçı. Kütüphanemde her gözüme çarpışta bana o günleri hatırlatır. Bunlar o dönem için belki benim yaşıma göre biraz daha ağır kitaplardı.

Evimizin hemen yanı başındaki Kumrulu Mescid Camii’nin o zamanki imamı Hasan Kılıç hoca ve müezzini Kadir Temir ağabey temel İslami kitapların bir bölümünü tanımam ve ilk defa okumam noktasında bir hayli katkı sağlamıştır.

Keza ilk Arapça derslerini okuduğumuz o zamanki İsmail Ağa Camii’nin müezzini Haspi hocanın da teşviklerini hala şükranla hatırlarım. Lise ikinci sınıfta rahmetli Mehmet Şevket Eygi ile tanışmıştık. Galatasaray Lisesi’nde bizden çok önce mezun olmuş bir ağabeyimizdi. O bizim hem İslami eserleri hem de batılı fikri eserleri okumamızı tavsiye ederdi. Ayrıca Osmanlıca öğrenmemizi şiddetle teşvik etmiştir ki benim ilk Osmanlıca dersi almam onun bulduğu bir hoca kanalıyla olmuştur. Erol Özbilgen ağabey bazen lise yıllarında bizlerle sohbet eder ve muhakkak edebiyat ve tarih bölümlerine yönelmemizi salık verirdi. Yine lise dönemlerinde sıkça gittiğim Beyazıt’taki Enderun Kitabevi’nde sohbetlerine katıldığımız büyüklerimizin kitap ve okumayla ilgili tavsiyeleri de bize hayli tesir etmiştir. Enderun’daki muhabbetlerde yayınevinin sahibi İsmail ağabey, Sönmez Neşriyat Müdür Ali İhsan Yurt, Mehmet Şevket Eygi, İsmail Erünsal, Ertuğrul Düzdağ gibi büyüklerimizin birbirleriyle ettikleri sohbet bizleri derinden etkilerdi.

Lisenin son yılları ve Üniversite devresinde daha sonra Bilim ve Sanat Vakfı ve Boğaziçi Yöneticiler Vakfı’nın kuruluşunda da beraber olduğumuz arkadaş çevremizle topluca kitap okumak ve beraberce mütalaa etmek noktasındaki birlikteliğimiz de hepimize kitaplarla haşır neşir olma noktasında çok faydalı olmuştur. İsminin saydığım ve burada daha birçoğunu sayamadığım bu kişilere ve arkadaş gruplarına çok şey borçluyum.

Türkiye’nin ve İslâm dünyasının yükünün adeta omuzlarımızda olduğunu hissederdik.

Aynı anda birçok yerde bulundunuz, aynı anda birçok iş yapmaya çalıştınız. Bilim Sanat’ın yönetim kurulunda, Müsiad’ın yönetim kurulunda, Ticaret Odası yönetim kurulunda bulundunuz. Dünya Bizim, Dünya Bülteni, Kuzey Haber Ajansı’nda aynı zamanda bulundunuz. Eskiden çoğu insan sizin gibi birden fazla yerde bulunurdu. Birden fazla yerde bulunmanın, farklı işlerde çalışmanın size ne faydası oldu?

1980’li yıllar Türkiye’nin birçok anlamda yol ayrımı yaşadığı yıllardı. Toplum o yıllardan sonra önemli bir değişim ve dönüşüm geçirdi. O dönemde bunu ne kadar fark ediyorduk bilemiyorum ama bugünden geriye baktığımda o değişim ve dönüşümün içinden geçiyor olmak bizim nesilde bazı etkiler oluşturdu diye değerlendiriyorum. Mesela bizim nesilde bir tür vatan kurtarma merakı vardı. Sanırım Osmanlı’nın son dönemlerindeki okuyan, yazan, memleket meselelerine kafa yoran gençler arasında da buna benzer bir halet-i ruhiye mevcuttu. Biz (özellikle yakın çevrem olarak) tüm Türkiye’nin ve İslam dünyasının yükünün adeta omuzlarımızda olduğunu hissederdik. Bunun için hem İslami İlimler, diğer alanlarda aynı anda gelişme sağlama peşindeydik. Lisede ve Üniversitede yabancı dille eğitim yapan okullarda okusak bile yanına muhakkak Arapça’yı da ilave etme arzusu çok baskındı. İslami İlimleri ana diliyle okuyup o alanda da gelişme arzumuz çok yoğundu. Bu öğrendiklerimizin hayat içinde de tatbik edilmesi gerektiğine inanıyorduk. Dolayısıyla hayattan da kopuk olmamak lazımdı. Hanefi mezhebini önemli imamı İmam-ı Azam’ın hem tüccar hem fakih oluşu beni çok cezbetmişti. Ben niye bu tarz bir insan olmayayım diye kendime bir aralar bayağı bayağı İmam-ı Azam’ı hedef olarak almıştım. Bugünden geriye baktığımda hakikaten çok yüksek seviyeli bir hedefmiş.

Bir noktadan sonra bütün gayretime rağmen ilmi çalışmalarda ilk başlarda arzu ettiğim derinliğe varma noktasında nefesimin yetmediğini hisseder oldum. Fakat ilmi olarak istediğim mesafeye ulaşmak mümkün olmasa da ilimle uğraşan insanların önünü açma noktasında çalışabilirdim. Bu niyete uygun olarak bahsettiğim gayelere uygun faaliyet yapan çevrelere daima yakın durmaya veya imkân nispetinde içlerinde yer almaya çalıştım. Mesela aynı anda Müsiad ve Bilim Sanat Vakfının yönetiminde olmayı böyle bir yaklaşımla izah etmek mümkün olabilir sanırım.

Bir toplum içinde varoluşlarını aynı kaynakla anlamlandıran tüccarlar, alimler, siyasi yöneticiler ve gönül ehli kişiler birbirlerine bir bütünün parçaları gibi bakabildikleri oranda o toplumda hatırı sayılır bir gelişme olur fikrini gençlik dönemlerinden beri muhafaza ederdik. Bu fikrimizin eskiden olduğu gibi şimdi de önemli ve doğru olduğunu düşünüyorum. Fakat bu saydıklarım içinde ilim konusu, daima bir adım önde olmalıdır diye düşünürdük. O sebepten her bulunduğumuz yerde meselelere ilmi daima yukarıda tutarak bakmanın önemli olduğunu aynı zamanda da tüm kesimlerin birbirlerinin değerini gerektiği şekilde bilmeleri gerektiğini savunmuşuzdur.

2007-2018 yılları arasında; dijital yayıncılık alanında yayın yapan Dünya Bülteni, Dünya Bizim sitelerinin ve Kuzey Haber Ajansı’nın idareciliğini üstlendiniz. Bu süreç içersinde başarılı, ilgi çekici dijital içeriklere imza attınız. Akif Emre’nin bizzat uğraştığı Elveda Endülüs: Moriskolar belgeseli en önemli eserlerinizden sadece biri. Dijital yayıncılığın Türkiye’de yeni yeni başladığı bir dönemden nasıl oldu da insanların ilgisini çektiniz ve uzun süreli yayın hayatınıza devam ettiniz?

Benim hayatımın içinde çeşitli dönemlerde yayıncılıkla ilgim daima olmuştur. 1986 Yılında Elif Yuva adlı bir okul öncesi eğitim çalışması içine girmiştik. Orada kısa bir süre sonra veliler için İkbal adlı bir aile bülteni çıkarmaya başlamıştık. Bu dergi 2007 yılına kadar belli aralıklarla yayınına devam etti. Bilim Sanat Vakfı Bülteni’ni 1990 yılında ilk olarak çıkarmaya başlayan ekibin içinde yer almıştım. 1992 yılında Mustafa Özel’in çıkardığı İktisat ve İş Dünyası Bülteni içinde de bir dönem aktif olarak bulundum. İzlenim Dergisi’nin ilk çıkışında bir hayli katkım olmuştur. MÜSİAD’ın Çerçeve adlı dergisi ve dernek bültenlerinin yayınlanması sırasında (özellikle 1994-2001 yılları arasında) yayınlardan sorumlu yönetim kurulu üyesi olarak bir hayli emek sarfetmişimdir. Bunları söylememi sebebi bir yandan matbaacılık ve ambalaj işleri ile uğraşırken diğer yandan bu faaliyetler benim özel ilgi alanımı oluşturmaktaydı.

2007 yılına geldiğimizde bizleri birçok hayırlı çalışmada destekleyen bir dostumuzun da yüreklendirmesi ile dijital yayın alanına girdik. Rahmetli Akif Emre’yi de bu çalışmalarda bizimle beraber olması için ekibin içine davet ettik. O da kırmadı ve bizimle birlikte oldu. 2016 yılına kadar da Dünya Bülteni’nin yayın yönetmenliğini yaptı. Buradaki ana yaklaşımımız doğru haberi doğru kaynaklardan alarak yayınlamak, Türkiye’de ve dünyada vuku bulan olayları derinlikli analizlerle yorumlayabilmeye çalışmaktı. Batılı haber kaynaklarının çarpıtıcı etkilerine karşı özellikle İslam Dünyası içinde referans olabilecek bir mecra haline gelmeyi gaye edinmiştik.

Ayrıca, Dünya Bizim adıyla kültür ve sanat alanında özgün haberler veren kardeş bir mecramız daha vardı. Ona da Rahmetli Asım Gültekin ile başlamıştık. Daha sonra benim yaşça iki numaralı oğlum Mehmet, 2018 yılına kadar yayın yönetmenliğini sürdürdü. Ayrıca bu bünyede Son Devir adlı bir başka haber sitemiz, önce Caf Caf sonra da Püfterem adlı mizah yayınlarımız da bir dönem faaliyetlerini sürdürdü.

2008-2012 yılları arasında çok kaliteli 4 adet de belgesel yaptık. Onlar da çeşitli TV kanallarında oynadı ve bir hayli beğeni kazandı.

İlk belgeselimiz “Almanya’da Türk İzleri” idi. TRT’de oynadı ve izlenme ölçüsü olarak ilk 100’ün içine girdi. Hakikaten güzel ve içerik olarak dolu bir belgeseldi. Daha sonra Almanya’ya göçün 50’nci yılı münasebetiyle “Almanya Treni” diye ikinci belgeseli yaptık. O da TV 24’te oynadı.” Kıbrıs’ta Vakıf Malları belgeselimiz” konusu itibariyle yavru vatandaki vakıf eserlerini konu alan çok stratejik bir belgeseldi. O da TRT’de oynadı. En son belgeselimiz “Endülüs’te Moriskolar”ın yapımına bizim çalışmalarımızı hem maddi hem de manevi olarak destekleyen dostumuz ile yaptığımız bir İspanya seyahatinde karar vermiştik. Dönüşte bu kararımız rahmetli Akif ile paylaştık. O da böyle bir belgeselin senaryosunu yazmayı ve çekimleri yönetmeyi arzu ettiğini söylemişti. Bu şekilde başladık ve ortaya hakikaten güzel bir ürün çıktı. Fakat bu belgeseli maalesef TRT’de oynatamadık. Sadece TV24 yayınladı. Üzüntümüz bu belgeselin hakkettiği seyirci ile buluşamaması oldu. Daha sonra Balkan ülkelerinde bazı TV sahibi dostlarımıza verdik, onlar da alt yazı ile yayınladılar.

O zamanlar henüz Kuzey Haber Ajansı’nın teknik imkânları yoktu o sebepten bu belgesellerde teknik yapımlarımızı hep kadim dostlarımız Yedirenk ile gerçekleştirdik.

Şu an bu belgeseller, arzu edenler tarafından, Kuzey Haber Ajansı’nın Youtube sayfasında izlenebilir. Bu çalışmalar tamamen hizmet amaçlı çalışmalardı ve hiçbirinin maddi bir kazanç gayesi olmadı. Yaklaşık 10 yıl bu çerçevede faaliyet gösterdik ve 2018 yılı itibariyle Kuzey’in faaliyetleri son buldu. Dijital alandaki çalışmaları da Bilimevi adlı bir arkadaşımıza devrettik. Şu an kendisi sağ olsun bu yayınları sürdürmeye gayret ediyor.

2012 yılında TRT’nin haber ve kültür programları yapan bir firmanın kurum ile ilişkilerinin kesilmekte olduğunu öğrendik. Yapılan programlar bizim Dünya Bülteni ve Dünya Bizim’de yapmaya çalıştığımız yayına benzer bir muhtevadaydı. Bu programları alırsak çok daha geniş bir sahaya ulaşabileceğimizi düşünerek heyecanlandık ve kurum yöneticileri ile temas ettik. Bizimle çalışabileceklerini söyleyince biz de TRT ile ilişkisi sona eren önceki firmanın makine parkını ve teknik donanımını satın aldık. Oradaki kadronun önemli bölümünü bizim firmada işe başlattık. Yurt dışı ofislerini TRT’nin de desteği ile biz işletmeye başladık.

Kuzey Haber Ajansı 2012 ile 2018 arasında önce TRT TURK daha sonra TRT AVAZ, son dönemlerde de TRT ARABİA’ya haber ve kültür programları yaptı. Hanlardan Plazalara, Elif’ten Z’ye ve Hattı Müdafaa adlı ilave dizi programları hazırladı. Dünyanın farklı noktalarında 13 (bir ara 15’e kadar çıkmıştık) ofisimiz vardı ve buralardan yaptığımız özel haber ve dosyaları günde üç sefer yayınladığımız programlarda değerlendiriyorduk. (Bir o kadar TRT Arapça‘da program hazırlanıyordu.) Benim hayatımda yaparken büyük keyif aldığım çok anlamlı bir çalışmaydı. Kuzey Haber Ajansı ofislerinden aldığımız özel haberlerin bir bölümünü TRT’deki yayınlardan sonra dijital mecralarda da farklı bakış açılarıyla değerlendirebiliyorduk. Bu da haber ve kültür sitelerimize ayrı bir kalite katıyor, önemli bir sinerji oluşturuyordu.

Bir zaman sonra TRT’de yöneticiler değişti. Başlangıçta bizim program türümüze sıcak bakan yöneticilerin yerine gelenler bu tür programları düşünmediklerini ifade ettiler. Biz kendimiz çok önemli işler yaptığımızı zannediyor olsak da muhataplarımız için pek de bir değer ifade etmemeye başladık. Bu süreç 2018 Şubat’ında hazin bir şekilde son buldu. Her şeyin bir ömrü olduğu gibi bunun da ömrü bu kadarmış dedik ve çalışanlarımızla helalleşip Kuzey Haber Ajansı’nın İstanbul’daki çalışmalarını nihayete erdirdik.

İslami camiada dijital yayıncılık farklı bir evrede artık. Siz de İslami camiada dijital yayıncılığa ilk giren kişilerdensiniz. Bizde dijital yayıncılığın ne eksiği var, bu eksiğin giderilmesi için neler yapılabilir?

Dijital yayıncılıkta bir dönem bir hayli güzel yayınlar vardı. Başarılı haber ve kültür siteleri faaliyet yaptılar. Fakat sanırım sosyal medya mecralarının çok fazla gelişmesiyle dijital haber ve kültür sitelerinin ilk dönemdeki önemleri azaldı. Akıllı telefonların gelişmesi ile o aletleri elinde bulunduran kişilerin büyük bölümü adeta kendi mecralarını yönetir oldular. Herkes haberci, herkes yayın yapıyor ve aradaki ulaşım kanalları çok yaygın olduğundan üretilenleri hem dağıtıyor hem de dağıtılanlara ulaşabiliyorlar. Bu durumda dijital yayın yapanların bu özelliklerin çok üzerinde daha farklı şeyler üretmeleri gerekiyor. Bence yeni bir ses oluşturabilmek için bu alanlara yönelmek gerekiyor. Bir de şunu unutmamak gerekir. Kaliteli ürünün her an taliplisi bulunur. Bizim önemsediğimiz, haberde ve yorumda nitelikli yayınlar ortaya çıkarmak için hakikaten konusuna vakıf kişileri bir araya getirmeye gayret etmek gerekir. Bu yayınların özgün olması, bağımsız yayın yapabilmesi, doğruyu ve hakkı her durumda söyleyebilmesi, insanımıza moral verebilmesi, doğru hedefler gösterebilmesi gerekir ki arzu ettiği kaliteli muhataplarına ulaşabilsin. Ben yayın hizmetlerinin sadece çok izlenmek için değil, izleyenlere faydalı şeyler katabilmek için kurgulanması gerektiğini önemsediğimden her alanda olduğu gibi bu alanda da ihtiyaç hiç bitmez. Tabii bu alanlar masraflı alanlar olduğu için bu alanlara katkı sağlayacak, yine bu değerleri önemseyen sermaye sahipleri ile beraber çalışabilmek de başarının bir diğer önemli bir ayağıdır.

2020 Eylül ayı itibariyle yeni bir girişimde bulundunuz. Salgın sürecinde insanlar ticari işlerini devam ettirmekte sıkıntı çekerken siz yeni iş kurdunuz. “Kariye Kitap-Hediye”yi bu zor süreçte hangi ihtiyaca binaen açtınız, kuruluş sürecinden bahseder misiniz?

2018 yılı başlarında sözünü ettiğimiz yayın faaliyetlerini bir şekilde tatil etmek durumunda kalınca ‘Limandan ilk izlenimler ‘diye kendi bloğumda bir yazı yazıp dostlarımla paylaşmıştım, “Fırtınalı bir havada gemiyi batmadan ama biraz da yara alarak limana yanaştırdım ve şimdi limanda biraz sükûnet içinde duruyorum” demiştim.

O süre içinde biraz geç de olsa yeni başladığım doktora çalışmalarına ağırlık verdim ve birkaç sömestr Medipol Üniversitesinde bazı seçmeli derslere öğretim görevlisi olarak girdim. Yayın dünyası ile ilgim bu arada da hiç kesilmedi. Çünkü 1997’den beri İTO’da yayıncıları temsilen meclis üyeliği yapmakta ve yayıncı derneklerde arkadaşlarımızla çalışmalar içinde bulunmaktaydım. Bu süreçte kendime bir irtibat yeri oluşturma arayışına başladım. Araya salgın döneminin kesikliği girince bu arayış biraz uzadı ve 2020 yaz sonu itibariyle Kariye’deki mekânı hazırlamaya başladık. Burasını hem bir çalışma ofisi hem de yayın ve kültür dünyası ile ilgili bir mekân nasıl yaparız diye düşündük. Bulduğumuz formül şöyle oldu. Bir tarafıyla ikinci el kitapların alım satımı işi yapalım, diğer yanı ile de özellikle gelenekli sanatlar sahasında çeşitli hediyelik malzemeler tedarik ederek onları ihtiyacı olanlarla buluşturalım. Yani bu mekânda hem kitap ve dergi olsun hem de geleneksel sanatlarda ürün ortaya çıkaranların ürünleri ile bunlara ihtiyaç duyanlar bir şekilde buluşabilsin.

Bu çalışma bir tür kültürel girişimcilik olarak gelişti. Buradan maddi bir kazanım ortaya çıkacak mı pek kestiremiyorum fakat ilk izlenim olarak bizi ziyaret edenlerden aldığımız yorumlara göre muhabbet yönü ağır basan bir mekân olarak ilgi gördü. Tek handikabımız salgın dönemi içinde olduğumuzdan bu muhabbet fonksiyonumuzu yeterince yerine getiremiyoruz. Biz de “kısmet böyleymiş, bu dönemi Allah’ın izniyle daha çok bir hazırlık devresi olarak değerlendirelim.” diye düşündük. İnşallah bu arada, mekânımızı daha iyi nasıl şenlendirebiliriz noktasında yeni yeni zenginlikler bulabiliriz.

Bazı şeyleri maddi karşılık beklemeden ihtiyacı olanların bir şekilde istifadesine sunabiliriz.

Yıllarca kitap ve dergi basımıyla ilgilenmiş, dijital yayıncılıkla ilgilenmiş, birçok basılı eseri biriktiren biri olarak burada sahaflık mı yapacaksınız, yoksa burayı kültürel bir mekân haline getirip kitap okunan, muhabbet edilen bir mekâna mı evireceksiniz? “Kariye Kitap-Hediye” zaman içerisinde nasıl bir evrilme yaşayacak?

İlk etapta ismimizi “Dünden Bugüne” diye koymayı düşünmüştük. Hatta o ismi dijital alanda satın bile aldık. Fakat daha sonra biraz fazla uzun olacak diye değerlendirip içinde bulunduğumuz semti isim olarak kullanalım dedik. Kitap ve kültürel çalışmalar konusunda neredeyse 40 yıla yakın bir süre belli bir çevre içinde yer aldık. Eksiğiyle gediğiyle bir birikim oluştu. Bu esasında hem bir nimet hem de elde edilen bir değer varsa bunun başkaları ile de paylaşılması gereken bir değer. Bu tür bir mekânda dünden bugüne gelen faydalı bir şeyler varsa bunları paylaşabilmenin bir yolunu bulmaya çalışacağız. Mekânımızdaki kitap ve dergi noktasındaki her şey satışa konu değil. Bizim için önemli olan bazı şeyleri maddi karşılık beklemeden onlara ihtiyacı olanların bir şekilde istifadesine sunabiliriz diye düşünüyoruz. Bu niyetimizin ne şekilde uygulanabileceğini sanırım zaman gösterecek.

Tabii zaman içinde mekânımızda iş ne kadar önemli olacak veya arzu ettiğimiz muhabbet ortamı ne ölçüde sağlanacak bilemiyoruz? Yoksa içlerinden biri daha fazla mı öne çıkacak? Veya hem iş hem de muhabbet, birbirlerini rahatsız etmeden tatlı bir denge içinde bir arada bulunabilecekler mi? Bu konuyu Allah ömür ve imkân verdiği ölçüde beraberce göreceğiz inşallah

Hediyeliklerimiz konusunda ise yaklaşımımız şu şekilde: Eşimize, dostumuza, çeşitli vesilelerle almayı düşündüğümüz hediyelikler için farklı alternatifler üretmeye çalışıyoruz. Geleneksel sanatlar alanında farklı yönleri olan ürünler yaptırmak için uğraşıyoruz. Özellikle bizim hanımla birlikte antikacılar ve eskici pazarlarını dolaşıyor, buralardan zevkimize uygun şeyler tedarik ediyoruz. İlginç ve farklı hediyelikler üretenlerin ürünlerini imkân nispetinde mekânımızda bulundurmaya gayret ediyoruz. Bakalım zaman bizi nerelere götürecek? İnanın, biz de bir yandan hadiselerin içinde aktif olarak yer alırken diğer yandan da ilgi ile kendi serüvenimizin nerelere doğru yöneldiğini ve yöneleceğini izliyoruz.

Kaynak: www.mucerret.com

Yayın Tarihi: 11 Aralık 2020 Cuma 09:56 Güncelleme Tarihi: 13 Aralık 2020, 09:39
banner25
YORUM EKLE

banner26