Ekrem Özdemir: “Modernleşmek kaçınılmaz ama gâvurlaşmanın manası yok.”

“Buradaki asıl amaç şu; sana ulaşan bilgiyle değil, senin elde ettiğin bilgiyle hareket etmek. Şehirler üzerinden modernleşmeyi, o şehirde yaşayan kişilerin gözünden değerlendirmek. İki yüz yıldır hayranlıkla eziklik karışımı yaklaştığımız Avrupa modernizmine içeriden bir bakış atmak.” Mehmet Önder Karakaş’ın söyleşisi.

Ekrem Özdemir: “Modernleşmek kaçınılmaz ama gâvurlaşmanın manası yok.”

Kitabın tanıtım filminde yer alan soruyla başlayalım. Önce insan mı değişiyor, fikirler mi, şehirler mi?

Şöyle sormak lazım; Hangisi hangisini değiştiriyor? İnsanın, zamanın ve de mekânın değişimi birbirini nasıl tetikliyor? İnanlar değiştiği için mi mekânlar değişiyor? Mekânlar değiştiği için mi insanların yaşamı değişiyor? Gezmek için artık öncelikle AVMleri tercih ediyor oluşumuz bizim seçimimiz mi, sosyal yaşam oraya kaydığı için bir zorunluluk mu?  

Aslında işin arka planında ekonomi ve siyaset yatıyor. İnsanlık, çıkarları uğruna yeni üretim modelleri, yeni genişleme siyaseti, yeni savaş sanayisi, yeni bilgi teknolojileri geliştiriyor. Fransızlar Afrika’daki sömürgelerine “Sizi modern hayatla tanıştırmak, yüksek bir medeniyet olarak bizim görevimiz” fikriyle yaklaşıyordu. Böyle olunca Avrupa dışında kalan her yer, görev icabı medeniyete kavuşturulması gereken mekânlardı. Yeni üretilen teknolojiler, yeni yaşam tarzları geliştirecek fikirleri ortaya koyuyor. (Kandil geceleri SMS mesajı atarak yaşadığımız dinî ferahlamayı düşünün). Bu da bizim eşyaya, mekâna, tarihe, coğrafyaya bakışımızı değiştiriyor. 1830’lu yıllarda Paris’te ilk bulvar inşa edilirken, Baudleaire “Şehrimi mahvediyorsunuz” diye isyan ediyordu. Kimin dediği oldu? Geniş yetkilerle donatılmış Paris valisi Hausmman’ın.

Paris, şairlere rağmen ışıltılı vitrinlerle süslenen bulvarla tanıştı. Ya da 19. asrın son çeyreğinden itibaren Beyoğlu’nda filizlenen Paris taklidi yaşam kültürü (Modern kültürü gerekli gördüğü halde) Tanpınar’ın bile biçimsiz bulduğu bir oluşumdu. Fakat bu iş buraya nasıl geldi? İngilizlerin ve Fransızların psikolojik baskı ve dayatmasıyla (devleti ve dini korumak adına) oluşturduğumuz Tanzimat ve Islahat reformlarıyla birlikte bu topraklarda azınlıklara eşitlik hakkı tanınıyor, gayrimüslimlerin önü açılıyor, zaten Avrupa karşısında ezik ve hayran aydınımızın “Mecburuz” dediği bir modernleşme ivme kazanıyor, özellikle Ermeni, Yahudi ve Rum tüccarlar geniş bir hareket alanı buluyor, Avrupa’nın rüzgârını arkasına alarak Paris taklidi bir yeni yaşam alanı oluşturuyordu. Parçalanmamak için oluşmasına göz yumduğumuz bir kültürel ortamın ürünüdür Beyoğlu. Türkiye fotoğraflarına, tanıtım filmlerine koyduğumuz İstiklal Caddesi görüntüsü, bizim ürettiğimiz değil mecbur kaldığımız bir kültürel oluşumdur. Bugün hâlâ genelde Türkiye’yi özelde İstanbul’u anlatan bir görüntü ihtiyacı hâsıl olduğunda aklımıza İstiklal Caddesi’nin gelişi, Avrupa medeniyeti karşısında (hiç değilse kültürel açıdan) yenilmişliğimizin açık delilidir.

Görüldüğü gibi işin arkasında filozoflar, şairler ve yazarlar değil, ekonomi ve siyaset var. Güçlü olan kendi kültürünü dayatıyor (ki Besim Dellaloğlu’nun da belirttiği gibi Fransızlar bu konuda oldukça dayatmacıdır), düşünün bugün Boğaziçi Üniversitesi’nde yaşanan olayların kökeni üniversitenin eski ismi olan Robert Koleje kadar dayanır. Kolejin kurucusu Christopher Robert’a o araziyi veren Ahmet Tevfik Paşa, ne yaptığının farkında değil miydi? Elbette farkındaydı. Avrupa’yla yarışabilmek için Türk-İslam kültürünü tasa etmeden modern eğitim veren okullar açmalı, toprağına yabancı aydınlar yetiştirmeliydik. Nasıl olsa su akar, yatağını bulurdu.

Uzunca bir süre teneffüs aralarında Fransızca konuşmanın zorunlu tutulduğu Galatasaray Lisesi, Mektebi-i Sultani adıyla 1868’de bizzat padişah Abdülaziz’in katıldığı törenle açılmıştı. Padişah, bulana durula akmakta olan şeyi görmüş, modern eğitim veren bir mektep açmayı zorunlu saymıştı. O mektebin bir Fransız misyonuna dönüşeceği ihtimalini biliyordu fakat mecburdu. Galata Mevlevihanesi’nde verilen eğitimle üstüne çullanmaya hazır dünyayla başa çıkamayacağının son derece farkındaydı.  

Demem o ki mekânın dönüşümü önce insanın, sonra fikirlerin değişimini izliyor. Petersburg’u inşa eden Petro, bir Rus şehri değil, bir Avrupa kenti imar ettiğinin bilincindeydi. Avrupa zihniyetiyle yetişmiş bir bürokrasi ve sermaye sınıfı oluşturacaktı. Geleneği zaten köylüler sürdürürdü. O dönem kendisine deli dediler, 150 yıl sonra Rusya, “Batılılaşmak zorundayız” diyen Petersburg’tan Avrupa’nın tamamına kafa tutacak bir güce erişmişti. Fakat bir de Dostoyevski’ye sorun. Hazretin gözünde Petersburg, kendinden, kimliğinden, tarihinden, kültüründen vazgeçişin, yabancılaşmanın sembolüydü. Ve devrim, Rusya’ya değil Fransa’ya döndü yüzünü.

Bu kitap, Petro’nun değil Dostoyevski’nin, Hausmann’ın değil Baudleaire’in hissiyatını önceliyor. Ama önce insanın, sonra fikirlerin, sonra da şehirlerin değiştiğini bilerek. Ve mekânları şairler değil, kalkınma planları değiştiriyor.  

Kitap, şehirlerde yaşanan dönüşüme dışarıdan değil içeriden, o şehirle özdeşleşmiş şair, yazar, yönetmenlerin bakış açısından mercek tutuyor. Amaç ne?

Amaç şu; sana ulaşan bilgiyle değil, senin elde ettiğin bilgiyle hareket etmek. Şehirler üzerinden modernleşmeyi, o şehirde yaşayan kişilerin gözünden değerlendirmek. İki yüz yıldır hayranlıkla eziklik karışımı yaklaştığımız Avrupa modernizmine içeriden bir bakış atmak. Buadleaire’in Paris’ini, Dostoyevski’nin Petersburg’unu, Fellini’nin Roma’sını, Kieslowski’nin Varşova’sını, Woody Allen’ın ya da Scorsese’nin New York’unu, Kundera’nın Prag’ını, Kieslowski’nin Varşova’sını kendi ağzından dinlemek. “Bu şehirde artık her şey parayla satın alınabiliyor” diyor Kieslowski “Üç Renk Beyaz” filminde. Bir şeye itiraz ediyor, isyan ediyor. Bunu görmek. Fellini 8.5 filminde bu modern yaşam kültürüne itiraz etmiyor mu? Heyecanını yitirmiş, mutsuz, çaresiz Guido Anselmo, modern Roma insanının bir prototipi değil midir? 1869’da “Budala” romanının sonunda, “Bu Avrupa sevdası bir fanteziden başka bir şey değil” diyor Dostoyevski. Kieslowski kırgın, Kundera isyankâr, Fellini hüzünlü, Godard öfkeli, Bergman umutsuz, Gaspar Noe çığırtkan, Lars Von Trier kızgın, Mike Nichols endişeli, Neil Jordan korkulu. Bütün bu isimler Batı’nın adamları ve evi içeriden eleştiriyorlar. Bu gidiş iyi değil diye. Bir de böyle bakmak lazım.      

En basit örnekle; “Dostoyevski’nin evi ne tesadüf hep sokak köşesindeydi” cümlesini “Heyhat. Bu bir tesadüf değil. Burada bir Ortodoks Hristiyan Rus’un İsa tercihi var.” şeklinde değiştirmek. Türk solu kusura bakmasın, işimize yaradığı taraflarıyla anlatarak evrensel olunmuyor. Ki ben, evrensel kelimesini hiç sevmem!...

Kitabınızda edebiyat, müzik, tarih ve sinema üzerinden şehir okumaları yapıyorsunuz. Bunu da modernizmin getirdiği yeni yorumlama biçimlerine kendinizce yorumlar yaparak şehirlerin görülmedik yüzlerine kapılar açarak yapıyorsunuz. Sizce bir şehrin en anlatılmaya değer yönü nedir?

Ruhu. O ruhu da en çok mekânlarda hissedersiniz. Çünkü mekân, kültür aktarımını, tarihsel sürekliliği sağlayan en görünür alamet. Valide Atik’te soluklanıp şadırvanda yüzünü yıkamak, “su içtiğin tasın sana merhaba dediğini duymak”, hemen köşede bir çay içip o serin tarih rüzgârını hissetmek gibisi var mı? “İnsan, geçmişi değiştirmek için geleceğe yatırım yapar.” diyor Kundera. Çok önemsediğim bir sözdür bu. Modernleşme de kendi içinde mekânları dönüştürerek tarihe bakışımızı değiştiriyor. Bugün içinde yaşadığınız bina, yıkılmış, eski bir şehir mezarlığı olabilir. Veya yemek yediğiniz restaurant insanların bir dönem idam edildiği bir meydan olabilir. İstanbul Valiliğinin karşısındaki Defterdarlık binasının bir vakitler bir tekke olduğunu bilmek size çok şey kazandırır.

Kitapta en çok önemsediğim konulardan biri Prag baharı ve sonrasında yaşananlar. 20. asrın özeti gibidir. Milan Kundera’nın bütün külliyatı bu konu (Sovyet zulmü) etrafında döner. Ülkemizin solcuları bunu dillendirmekten pek hazzetmezler. Bir şehrin hafızası nasıl silinir, bir şehir gülüşün ve unutuşun mekânına nasıl dönüşür? Pop müzik ve kültür, neden bu kadar önemlidir? Prag’ın kaderi hepimizin kaderidir aslında. Fiziksel veya psikolojik bir kültür hegemonyasına maruz kaldık. Neva Kâr, hepimiz için geçmiş, sığındığımız içi boş bir nostaljiye dönüşmüştür.

Bir insanın şehirle kurduğu ilişki, o şehrin geleneksel kültürüyle kişinin kendi değerler sistemi arasında yaptığı mukayeseden hareketle mi kuruluyor? Tarihsel olarak şehrin çağrıştırdığı imajlar ya da orada yaşayanların intibaları buna ne kadar tesir ediyor?

“Her insan yaşadığı çağın çocuğudur” diyen Cemil Meriç haklı. Geçmiş mutlaka önemli ama insan sadece geçmişte de yaşayamaz, bugünde de kalamaz. Bir tarihin ürünüsün günün sonunda. “Bütün camileri yıksak, bütün Kur’anlar’ı yaksak, Avrupa’nın gözünde Türksün sen” diyor ya üstat.

Elbette mukayese yapacaksın. Bugün Boğaz’daki yüksek apartmanların bir dönem köşk olduğunu ve sırf inşaat yapma izni verilsin diye çıkarılan yangınlar (bunu Orhan Pamuk güzel anlatır) sonucu bugünkü halini aldığını biliyoruz. İşte bu bir az gelişmişlik tarihidir. Aç gözlülüğün, fakirliğin tarihidir. Nasıl kıyas etmeyelim, insanın canını yakıyor bu bilgi.

Şöyle bir soru soralım; Yaşadığımız şehirdeki hayatın ne kadarı bize hitap ediyor? Şehirdeki mekânların ne kadarını biliyoruz?  Şehrin kültürel dokusu senin değerlerinle ne kadar uyuşuyorsa o kadar sahiplenirsin. Ankara’da yaşayan kaç kişi Ankara Palas’ta bir konsere gitmiştir? Ya da Malta Köşkü’nün bahçesinde kahvaltı yapan kaç kişi, köşkün arka bahçesinde kurulan çadırlıkta Mithat Paşa’nın yargılandığını bilir? Başarısız darbe girişimi sonrası, Sultan V. Murad’ın o köşkte gözetim altında tutulduğunu kaçımız biliriz? Bunlar şehrin çağrıştırdığı imajlar ama intibak eden kim?    

Bu kitabı yazma fikri biraz da şuradan doğdu. 2010’lu yıllardan itibaren insanlar misafirlerini gezmeye AVMlere götürmeye başladılar. Her türlü ihtiyacını görüyor çünkü. Hem şikâyet ediyoruz hem de dolduruyoruz o mekânları. (Kovid salgını nedeniyle gidemediğimiz için ne kadar yakınıyoruz değil mi?) Burada iki yönlü bir ilişki var; Sen Hacı Bayramı bir dinî mekân olmaya hapsedersen sadece ibadet etmeye gider insanlar. Ama orayı aynı zamanda (yeme, içme, alışveriş, sosyal aktivite vb.) bir buluşma mekânına dönüştürürsen o zaman AVM kültürüne boyun eğmezsin. Hamamönü örneğinde olduğu gibi. Tacettin Sultan’ın halvet mekânını görüp de bir tarihin, bir kültürün içinde gezinmemek mümkün mü?

Saint Petersburg, Roma, İstanbul, Prag, Londra, Varşova, New York derken dikkatimizi şehirlerin yetiştirdiği sanat değerleriyle eşzamanlı biçimde şehrin geçirdiği dönüşüme odakladığınız kısımlara sıkça rastlıyoruz. Okuru bir şehrin yaşadığı dönüşüme modernizm üzerinden bakmaya teşvik ediyor musunuz? Bu okuyucuya ne katabilir?

Burada temel gaye şu; hayranlık ve eziklik psikolojisini aşarak sağduyulu bir şekilde, Müslüman Türk kimliğiyle dünyaya bakabilmek. Tarihçilerin üzerinde ittifak ettiğine göre, insanlık tarihini değiştiren üç şehir vardır; Roma, İstanbul ve Kudüs. Çok şükür ikisi İslam toprağıdır. Abartmayalım. Âşıklar şehri olarak zikredilen Paris dediğin (medeniyet tarihi açısından) İstanbul’un yanında çocuk sayılır diyebilmek. Petersburg dediğin şehrin Kastamonu kadar tarihi yoktur. Şiir gibi bir şehir, her sokağı tarih kokuyor dediğin Prag, Şanlıurfa kadar önemli değildir insanlık tarihinde. İşin özü şu; Evet, modernleşmek kaçınılmaz ama gâvurlaşmanın manası yok.   

Bir şehri gezmenin kaç türlü yolu var artık? Mesela İstanbul’u daha önce gezmiş biri kitabınızı okuduktan sonra hangi biçimlerde yeni olarak ne görecek? Fatih, Üsküdar, Beyoğlu tamam da bir gezgin Ataşehir’i nasıl anlamalı?

Kovid 19 döneminde sanat da dijitalleşti, gezi de. Artık bir şehrin müzelerini, tarihî mekânlarını, cami, vakıf, medrese ve külliyelerini hiç gitmeden 360 derece veya artırılmış gerçeklikle içindeymiş gibi gezebiliyoruz. Dünya değişiyor, o kadar hızlı değişiyor ki, seçeneklerin çokluğundan bunalmış yeni insan tipolojisine hazırlıklı olmalıyız. Hızın hazzını yaşayacağız önümüzdeki dönemde. Ve bu haz ruhumuzu iyice maddeleştirdiğinde Bergman filmlerine geri döneceğiz.     

Diğer taraftan; Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü’ndeki Halit Ayarcı’nın söyleyip durduğu bir söz vardır: “Yeni diye bir şey var azizim.” Ataşehir de bizim yenimiz. Yüksek binaların gölgesine sığınan camilerde dinî hayatımızı sürdürmek. Biz de isterdik, mekânı ve zamanı Türk-İslam kokusuyla inşa etmeyi. Ama paramız yok. Paramız olsa da şuurumuz yok. Etik ve estetik yüksek sanat anlayışı gerektirir. Biz, ölümü bile sağcı solcu diye ayıran bir kuşağın çocuklarıyız. Bizden çıkmaz bu yüksek sanat. Ama hiç olmazsa yeni nesillere bir Şeyh Galip’in bütün bir Avrupa’dan üstün bir ahlâkla donatıldığını, Paris’in bütün tarihî mekânlarını toplasanız bir Süleymaniye etmeyeceğini yeni bir dille anlatabiliriz. İşte bu kitap bu yolda bir gedik açmak için yazıldı. 

Kitabınızda bir yerde hayatımızdaki yıkımların bir ödül olduğundan bahisle yıkılan şehirlerin yeniden yapılanırken daha güçlü ve diri ayağa kalktıklarına atıf yapıyorsunuz. Size göre şehirleri böylesine coşkulu şekilde ayağa kaldıran güç nedir? Kültür mü, gelenek mi?

“Bir şehri şehir yapan o şehrin ulu kişileridir” diyor Mevlâna. Böylece Eyüp Sultan İstanbulu’nun Mekke ile rabıtası olur. Diğer taraftan, hani İngiliz general demiş ya; “Bütün bir Almanya’yı yok edebiliriz. Peki Kant’ı ne yapacağız?” Çünkü Kant, artık bütün bir Almanya’dır. Nasıl İngiltere tamamen yok olsa Shakespeare’den yeni bir İngiliz toplumu inşa edebilirsiniz, bizim de buna benzer dinamiklerimiz var. Bir Yunus’tan, bir Mevlâna’dan, Hoca Ahmet Yesevî’den, Hacı Bektaş-ı Veli’den yeni bir Türk toplumu inşa edebiliriz. Bizde sıkıntı şu; geleneğin ihyasını yapamıyoruz. Yapacak irfanımız yok. Henüz oluşmadı diyelim. Kudsi Erguner’in “Medeniyetimizi muhafazakârların elinden kurtarmalıyız” yorumunu okuduğumda çok düşünmüştüm. Biz, bir şeyleri yanlış yapıyoruz. İçini boşaltarak sürdürüyoruz geleneği. Kültür gelenekten beslenerek oluşur zaten. Ama sizin geleneğiniz güçlü ve yenilenebilir formatta değilse oradan orijinal bir kültür çıkmıyor. Mevlâna’nın, Yunus’un adını kültür merkezlerine, üniversitelere vermekle olmuyor bu işler. Penelope Cruz ile Ben Kingsley’in oynadığı “Elegy” filmini her yerde örnek veririm. Merak edip araştırdım; “Niye Elegy?” Antik Yunan mitolojisindeki Elegy’den ilham alınarak modern dünya diliyle filmin çekildiğini öğrendiğimde “İşte geleneğin ihyası böyle olur” diye geçirmiştim içimden. “Efsanelerden kovulmuş” bir milletten bu tür yenilikler çıkmıyor maalesef.

Memurların şehri ayakta tutan, muhafaza eden kitle olduğunu söylüyorsunuz. Memurlar şehrin hangi yönlerini ayakta tutabilir? Sanatkârların veya tüccarların bunda payı yok mu?

Memur bugün pek önemli bir sınıf değil ama yakın zamana kadar birçok ülkede rejimi ayakta tutan aslî unsurdur. Hele ki 19. asrın ikinci yarısından 20. asrın son çeyreğine kadar. Cumhuriyet’in ilk 50 yılında memur; rejimi, devleti temsil eden güçlü adamdı, hatırlayın. Yeni bir rejim kurmuş tüm devletlerde bu böyleydi. Bugün (azalmış önemine rağmen) memur, düzeni devam ettiren, ayakta tutan kişidir. Küçük hayallerin insanıdır. Para biriktirip ev, araba almak isteyen, çocuklar evlenip yuva kurana kadar kendisi önemli olmayan, şehrin mevcut düzenini devam ettiren kişidir. Bu yönüyle oldukça muhafazakârdır. Emekli olana kadar da şehri terk etmeyi göze alamayandır. Şimdilerde öğrenciler de şehrin düzenini muhafaza eden kitleye katıldı. Sanatkâr ya da tüccar düzeni değiştiren, kalkınmayı sağlayan kişidir, yani ilerlemeyi. 

Şehirlerin modern öncesi dönemden modernizme geçişte yarışması onları birbirlerine benzetmiş olabilir mi? Neticede modernizm dediğimiz olgu ve düşünce yapısı tek bir merkezden yayılıyor.

Tik Tok’taki videolara baktığınızda herkesin aynı tarz giyindiğini, güzellik, estetik, eğlence anlayışının tekdüzeleştiğini görüyorsunuz zaten. KPop şarkıcısı Nancy ile Aleyna Tilki’nin ne farkı var? Margot Robbie ile Hande Erçel’in kıyafet tarzı çok mu fark ediyor? Biri diğerinden daha zengin sadece. Ve bu videolardaki mekânların (ev, sokak, eğlence mekânları vb.) birbirine benzerliğini yakalıyorsunuz. Bir dostumun ifadesiyle yeni yönetici insan tiplemesi şöyle: Önünde lap top, elinde Starbucks bardağı, wifi açıksa tamam, bu kadar. Mekân kültürü hepsini etkiliyor haliyle. Bakın bir Starbucks nasıl yeni bir kitle oluşturuyor? 

Ama şunu söylemekte fayda var; modernizm tek çeşit değil. Her ülkeye has bir tarzı var. Bizimki de Türk tipi modernlik. Mezhepleri inkâr edip İmam Azam Ebu Hanefi’nin tarif ettiği şekilde şadırvanda abdest almak gibi!...     

Bir sanatkârı, mesela Dostoyevski’yi Saint Petersburg’a ait kılan nedir? Neden bir şehirde yaşayan sanatçılar bir süre sonra o şehirle özdeşleşirler?

Dostoyevski için Petersburg bir ağrıdır, yenilgidir, ezilmiş ve aşağılanmış Rus kimliğidir.  “Moskova’ya dönelim” diye haykırır aslında. Çünkü Moskova Rusya’dır, Petersburg Avrupa. Bütün romanlarında Petersburg’tan bir yönüyle şikâyet eder. Rüzgarından, tozundan, ayazından, binalarının kimliksizliğinden, insanların estetikten ve Rusluk’tan uzak giyimlerinden. Dedik ya her aydın yaşadığı çağın çocuğudur. Dostoyevski, Petersburg’u Rus yapan adamdır. Sokağını, kilisesini, meyhanesini, memurunu, köylüsünü, burjuvasını, sanatçısını, konser salonlarını, beyaz gecelerini, katillerini, öğrencilerini, dilencilerini. İşte bu entelektüeldir. Taklit bir şehir kültüründen orijinal bir Rus kimliği üreten adamdır Dostoyevski. Şapkamızı çıkaralım lütfen…   

Söyleşi: Mehmet Önder Karakaş

Yayın Tarihi: 20 Nisan 2021 Salı 13:30
banner25
YORUM EKLE

banner26