Efsunlu bir yaklaşım: 'Kültür bizi kurtarabilir'

Doksanlı yıllarda kültür konusuna bu kadar anlam yüklemeden kayda değer işler yapılırdı. Ayrıca kültürü sorgulayanlar da vardı. Asım Öz ile 'Yeni Türkiye'de kültürü konuştu Ümit Aksoy..

Efsunlu bir yaklaşım: 'Kültür bizi kurtarabilir'

Türkiye, son on iki yılda hızlı ve karmaşık bir süreç yaşadı. Ülkede seksen küsur yıllık birikimin sonucu olan çeşitli sorunlar, bu on iki yılda görece de olsa, belli bir çözüme kavuşturulmuş oldu.

Öte yandan kültürel alan, söz konusu cari sorunların giderilmesi noktasında, ekonomik ve kalkınma hamlelerine benzer ve istenilen atılımı gerçekleştirmedi.

Şimdi, "Yeni Türkiye" söylemi, arzu edilen fakat çeşitli nedenler gerçekleşemeyen bu sorunların giderilmesi için kendini bir imkan olarak sunuyor.

Biz de bu konu üzerine düşünüp taşınan insanlara "Yeni Türkiye'nin Kültür Politikaları" üzerine ne düşündüklerini, bu süreçle ilgili beklentilerinin neler olduğunu sorduk. Soruşturmamızın bugünkü konuğu Asım Öz.

Türkiye'nin yeni bir dönemecin arefesinde olduğuna dair yaygın bir söylem var. Kültür alanında da hakikaten “Yeni Türkiye” beklentisi içinde olabilecek emareler görebiliyor musunuz?

Yardıma çağrılan/ medet umulan” kültür alanında “yenilik” beklentisi içinde olmamızı sağlayacak hususlara farklı açılardan bakılabilir. Baktığımız yere göre de bu konuyu olumlu/ olumsuz ele alma şeklimiz muhakkak değişiklik arz edecektir. Sözgelimi, hükümetin büyük siyasî riskler pahasına belki merhum Necip Fazıl’ın “Babıâli” hakkındaki beklentilerinden de el alarak oluşturduğu basında, kültür sayfasında yazması beklenen yazarların pek çoğu nedense “kültür” alanında yazı yazmıyor. Zira aktüel siyasî alandan yol almak takipçi sayısını sürekli olarak arttırıyor. Keşke bu “imkân” elde edilince dönülüp Necip Fazıl’ın bu alandaki eleştirilerine de kulak kabartılsaydı! Bahsettiğimiz yayın organlarında ara sıra “kültür savaşları”na tekabül edebilecek konularda yazı yazılmıyor değil. Gene “sonradan olma” bu gazetelerden birisinin sanat editörü kültürü bir endüstri olarak gördüklerini ifade etmişti geçtiğimiz yıllarda düzenlenen bir toplantıda.

Belki daha önemli bir sorun da, “bizim mahallede” kültürün sadece “Gutenberg Galaksisi” ile sınırlandırılarak ele alınmasından kaynaklanıyor. “Cafcaf” dergisi hakkında kayda değer yazıların yayımlanmaması bu sınırlılığın ufak bir göstergesi sözgelimi. Mesela, sanat bahsine odaklanma iddiasıyla yola çıkan dergilerde görsellik, fotoğraf, resim vb. dil dışı göstergelerin kullanım biçimleri son derece sorunlu. Sinema alanında iddialı olabilecek olan dergiler muadilleri gibi matbu bir şekilde okurla buluşamıyor. Ama diğer sinema dergileri çevrelerinde de memleketli olana vurgudan çok ‘enternasyonel’ olana; burada neşvü nema bulanın niteliksizliğine ya da “milliyetçiliğine”, bir biçimde bu “milliyetçiliğin” olumsuzluğuna yapılan vurgu hâkim. Bu bağlamda Türkiye'de kültürü son yılların plastik kelimelerinden vesayetle birlikte düşünmenin siyasî alana göre daha bereketli sonuçlara ulaştıracağı muhakkak.

Kaldığımız yere, matbu olma meselesine gelirsek, bunun sadece imkânla alakalı sorunlardan kaynaklandığını düşünmüyorum. Bir sanat dalına ilişkin yönelimlerin biçimlenmesiyle alakalı bence bu. Diğer taraftan, sanat alanının “piyasasını” oluşturanlar daha ziyade “güncel/ çağdaş sanat” alanındaki üretimleri öne alan bir tartışmayı, “sokak siyasetiyle” birlikte önceliyorlar.

Buna mukabil tanımlardan kaçınan bir tartışma devam edip gidiyor. Herkes yapıp ettiklerinin “sanat” kategorisine dâhil edilmesi beklentisi içinde ve ne olursa olsun “sanatçı” unvanını bir şekilde de olsa elde etmeyi amaçlıyor. (Ki benzer durum farklı bir bağlamda, on yıllardır belediyelerle özdeşleşen şiir şölenlerinde “şairlik” çerçevesinde karşımıza çıkmaktadır.) Elbette sadece unvanla sınırlı bir durum değil; prim ödemelerinde indirim başta olmak üzere bir dizi teşvik beklentisini de içeren bir “ekonomisi” var meselenin. Malik Bin Nebi’nin kültür bahsini ele alırken “Her sınıf için yararlı bir teknik” ifadesini gözardı etmemek gerekir kanaatindeyim. Hâliyle buradan Milli Eğitim ve Kültür (ve Turizm) bakanlıklarına dönük eleştirilerin sadece ve ağırlıklı olarak kitaplar özelinden yapılması kültürel alana bakışın sınırlılığını göstermesi açısından önemli. Kaldı ki bu sınırlılık üzerinden yol alınsa bile, niteliği bir yana bırakarak yayımladığı kitap sayısı 1000 kitabın üzerine çıkabilmiş kaç yayıncımızın olduğu sorusunun da mutlaka sorulması gerekiyor. Hele bir de, bu sayıyı geçen bir iki yayıncının kitap eklerindeki boy boy reklamlarını düşününce manzaranın pek de iç açıcı olmadığı kendiliğinden ortaya çıkacaktır. Gene sosyal medyanın “tesirli” olanının yüzde 70’ine yakınının ait olduğu medya grubu düşünüldüğünde, “muktedirlik” üzerinden estirilen karşı söylevin esasında bir “cephe stratejisi” olduğu daha iyi fark edilecektir. O yüzden yolun çook başındayız.

Bahsi geçen yeni bir Türkiye'nin kültürel anlamdaki ayırıcı vasıfları neler olmalıdır?

Öncelikle “Yeni Türkiye” terkibindeki “yeni”nin birkaç yıl sonra tıpkı “YTL” deki “Y” ile aynı kaderi paylaşacağını düşündüğümü ifade etmeliyim. Kültür konularında “belirleyici” konumda olan çevrelerin bir biçimde belirgin düşünsel çevrelerin Türkiye’deki “acentalığını” yapmalarının üzerinde de durulabilir. Yani “yeni” Türkiye’de “yeni” kültürün muhatabı “yeni” Türkiye’nin kurucuları ya da bu retoriği sahiplenenler değil, kültür meselesinde muhatap bir çevre ve bu çevreden icazet alabilmiş sınırlı sayıda kimse. Kültür konusunda ilginç bir iktidar ilişkisi var, “muhafazakârlar-İslâmcılar kültürden anlamazlar çünkü sansüre-otosansüre yatkındırlar” şeklindeki yaklaşımın payını da unutmamak gerekir. Çok daha basitleştirerek ve Türkiye’deki 1960-1990 aralığındaki İslâmcı süreli yayınlarda kültür bahsinde öne çıkan eleştirilerin oluşturduğu hafızaya gönderme yaparak söylersek birtakım ötelemelere de değinilebilir. Bu çerçevede şimdilik Mustafa Kutlu’nun Tahir Sami Beyin Özel Hayatı kitabı hakkında “beyaz Türk” cenahında çıkan değerlendirmelerle Onur Ünlü'nün “Celal Tan ve Ailesinin Aşırı Acıklı Hikâyesi”ni hatırlamak kâfi galiba...

Hemen tüm bileşenleriyle “reel”i öne alan bir politik atmosfer içinde ideale vurgu yapmanın çok romantik kaçacağının farkında olunması gerekir. Hem ayrıca burada ne kadar ayırdındayız bilemiyorum ama bir tür “Goebbels” beklentisi var gibi geliyor bana. Biraz açmak gerekirse, “muktedir bir aktör meselelere el atsın, ortalık güllük gülistanlık olsun” yaklaşımı doğru değil. Devletin kültür sanat sahasındaki varlığı/ yokluğu tartışması öteden beri gündeme gelen bağımsız bir sanat alanının varlığına dair sorunları tekrar hatırlattı. Devletten “Gölge etmesin başka ihsan istemem” tutumunu bekleyenlerin konumlarında görece bir değişme oldu. Gelgelelim “jakuziseverler” öncülüğünde meselenin ele alınıp tartışılmak isteniyor olması da bir çıkış yolu olarak görünmüyor bana. Tabii dumanları kâr saymazsak!

Olmakta olana biraz da yakından bakalım: Son on yıldır siyasî iktidar, kültür sanat alanını doğrudan desteklemek yerine çeşitli destek ve teşviklerle bu alanın devlet dışı aktörlerce geliştirilmesini bekliyor ve mevzuat düzenlemelerini de buna göre yapıyor. Nitekim AKP’li Kültür (ve Turizm) bakanlarının “memur sanatçı” figürüne karşı olduklarını doğrudan yahut dolaylı olarak sıklıkla telaffuz etmeleri bununla alakalı olsa gerek. Kuşkusuz bu tercih, var olan “Sovyetik” kültür politikasını aşmaya, hem de buralarda biriken, biçimlenen “muhalif” enerjiyi tasfiyeye dönük yaklaşımlardan bağımsız değil. “Rekabete açık” ve “çoğulcu model” beklentisinin ayrıntılarının neler olacağını şimdiden öngörmek mümkün değil. Bunun ötesinde ne kadar zorlanırsa zorlansın, “kültürel birikimin” birdenbire oluşması sözkonusu olmayacak. Şayet ortaya konulan politika çerçevesinde ayırıcı vasıflar gündeme gelecekse, bugün yapılıp edilenlerle alakalı olacak bu meydana geliş.

Sizce geçmiş dönemlerde kültürel alanın karşılaştığı en bariz/ büyük/ önemli sorunlar nelerdi? Kültür politikalarında ne tür hatalar/yanlışlar yapılmıştır?

Her halükarda “kültürel alan”ın özerk bir alan olmadığının da farkında olmalıyız. Mesela sol kesim içinde bienallere Koç Holding’in sponsor olmasına dair tartışmalar matbu yayınlara yansıdığı kadarıyla Gezi Parkı olayları sonrasında büyük ölçüde ortadan kalkmış, kalkmadıysa da geri plana düşmüştür. Sanatçıların devletle sağlıklı/ olumlu bir ilişki kurmasını hiç sağlıklı bulmayan çağdaş sanatçıların aynı duyarlılığı sermaye grupları karşısında gösteremeyişinin onlarca örneği mevcut. Ve ilginçtir, sanat politikası alanında yapılan onlarca tez arasında bu konuya eğilen tamamlanmış ciddi bir tane çalışma yok!

Geçmiş dönemlerden muradımızın daha ziyade AKP’li yıllar olduğunu göz önüne alırsak herhâlde burada mevcut sorunların hâlen devam etmekte olduğunu söyleyebiliriz. Nostalji içinden yol alan sempozyumlarla ödüllerin, bir yönüyle yeniyi yoklamaya dönük çalışmalar olduğu göz ardı edilemez. "Yemin etmişçesine" ellisinden sonra alanındaki tartışmalara nüfuz etmek için sürekli okuma gayreti içinde olan akademi mensubu sayısı da azalıyor günden güne. Siyasi olanın taraftar toplamaya yatkın cazip lafazanlıklarını içeren bildirilere imza atmak nedense daha çok tercih ediliyor. Kuşkusuz bunda “bildiri toplumu” olmamızın da tesiri yok değil. Fakat burada da, kültürel alandan çok medyatik alanı beslemeye dönük gayretler daha çok öne çıkmakta. Mesela, Necip Fazıl ödülleri tabir caizse ortada kaldı. Ne olduğunu, olacağını bilenler biliyordur fakat “kültürel” kamuoyu bilmiyor. Muhtemelen başka memleketlerde de böyle oluyordur ama “kültürel savaşa” odaklanma iddiasındakilerin bu konularda farklı olanın inşasına dönük arayışları kadar sadakati öncelemeleri beklenir.

Gene bu çerçevede MEB özelinden hareket edersek, “100 Temel Eser” konusunun gündeme geldiği yıllarda yanlış tartışıldığını ve bu projenin akim kaldığını ifade etmeliyim. Son yıllarda öne çıkan “okur yazar buluşmaları”nın da tüm iyi niyetine karşın başka etkinliklerle beslenememesi, bu etkinliklerin “köpük meseli” çerçevesinde ele alınmasının yanlış olmadığını akla getirmekte. Beri yandan, güzel sanatlar fakültelerinin sayısında ciddi bir artış var. Sayısı 80’lere ulaşan bu kurumlardan mezun olan binlerce gencin bir şekilde kültürel alanın yerel yönetimler çerçevesinde kurgulandığı vasatta mutlaka gündeme alınması gerekir. Şayet yanlışlıklar düzeltilmeye başlanacaksa bunun ilk ve belki de en kolay etabı Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın internet sitesi olmalı. Merak edenler siteyi ve alt kategorilerini bu gözle inceleyebilirler.

Az kalsın unutuyordum, unutsaydım vebal olurdu: Sahi Nûbihar Yayınları Türkiye Diyanet Vakfı’nca düzenlenen Türkiye Kitap ve Kültür Fuarı'na neden alınmıyor? Belki ayırıcı vasıftan söz edeceksek, önümüzdeki Haziran ayında düzenlenecek fuarda bu konudaki ayrımcılığın sona erdiğini görmemiz gerekir.

Kültür politikalarının oluşturulması sırasında bu alanın aktörleri arasındaki ilişkiler özlenen seviyede midir? Daha iyi bir ortam oluşması için önerileriniz nelerdir?

Kültürel aktörler arasında, siyasî alandaki cephe savaşının yansıması olarak, son bir iki yıldır cephe savaşının hâkim olduğunu ve bunun yeni bileşenleriyle giderek derinleştiğini söyleyebiliriz. Alanın aktörleri daha ziyade politik konumun belirleyiciliği üzerinden ilişkiler geliştirdikleri veya buna mecbur oldukları için, bu alanda da diğer alanlardaki sorunların bir benzeri var. Galiba öncelikle cephe siyasetinin durulmasını beklemek gerekiyor. Fakat Türkiye’nin hiç durulmayacağı yönündeki kanaatler de hatırdan çıkarılmamalı.

Kültür-sanat alanında Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın yardım ve destek programları/ fonları, var olan tartışmaları daha da arttırıyor. Dergi, sanatçı ve fuarların devlet tarafından desteklenmesi bir iktidar değişimi olarak telakki edildiği için ister istemez birtakım eleştirilere maruz kalıyor. Devletin gerek “Tanıtma Fonu” aracılığıyla gerekse başka kanallarla verdiği desteklerde öteden beri sorun olarak karşımıza çıkan kriterler, seçim prosedürleri vb. hususlar her zaman ve ister istemez “siyasî” öncelikli olduğundan kültür sanat alanına ilişkin tartışmaları belli ölçüde gölgeliyor. Maalesef bizde sanat alanındaki belli fonların kesilmesi konusunda “kestirmeyiz” şeklinde söylentiden öte sadra şifa yaklaşımlar pek gündeme gelmediği gibi rağbet de görmüyor. Oysa halkın geniş kesimine hitap etmediğinden dolayı sanat fonlarının kesilmesi Avrupa’da uygulanan modellerden biri.

Müslümanların kültür ve sanat alanında gerek ülke bazında, gerekse de uluslararası alanda etkin ürünler ortaya koyabilmesi için ilk etapta zikredebileceğiniz üç öneri sunabilir misiniz?

Yukarıda da değindim. Bugün daha ziyade sadece “kültürün bizi kurtarabileceği” gibi efsunlu bir yaklaşımdan hareket ediyoruz. Oysa doksanlı yıllarda kültür konusuna bu kadar anlam yüklemeden kayda değer işler yapılırdı. Ayrıca kültürü sorgulayanlar da vardı. Mesela Abdurrahman Arslan kültüre mesafeli yaklaşırdı ki hâlen öyledir. Madem mesafeden söz ettik, biraz burada eğleşelim: Aslında kültür meselesinin bu derece ön plana çıkarılmasının cumhuriyetin kurucu ideolojisinin tüm toplumsal ve siyasal katmanlardaki etkisinin bir yansıması olduğu düşünülebilir. Bu hâliyle aslında başlanılan yere geri dönülmüş oluyor. Yani Türkiye'de “milliyetçiliğin” kurucu öğelerinden birisiydi kültür. Arap milliyetçiliğinde çok daha belirgin örneğin. Arap milliyetçileri “altın nesil-altın çağ” retoriğini Hz. Peygamber (s)’den çok önceye götürürler, “devletsiz” oldukları uzunca bir dönemi güçlü bir kültürle inşa ederler. Türk milliyetçiliği de geç biçimlendiği için kültür hem Batıcı cenahta hem Batı karşıtı cenahta oldukça önemsendi. Kültür olmazsa olmaz girdi olarak değerlendiriliyor bir biçimde. Bu çerçevede bence aslında kültür konusunda başlanılan yerden çok ileriye gidilmiş değil, bir “aparat” gözüyle bakılmaya devam ediliyor bu konuya diyerek bu bahsi kapatalım.

Belki tekasürle de anılmaya başlayan 90’lardan itibaren devam eden tartışmalara “sınırlar” bahsini de ayrıca eklemek gerekiyor. Dolayısıyla sanat meseleleri, caizdir/ değildir yaklaşımının ötesinde de ele alınabilmelidir. Muhtemelen “kültür-sanat” tartışmasının gündeme gelmiş olması bir boyutuyla 2015 sonrasıyla alakalı olsa da daha ziyade sol-liberal kanaat oluşturucularla doğrudan alakalı. Zira onlara göre hemen her alanda “muktedir” olan AKP, kültür sanat alanında “muktedir” olamamaktan kaynaklanan bir telaş hatta “hınç” içindeydi. Eleştirilenler açısından bakıldığında da sanatçılara “orta saha oyuncusu” rolünün uygun görüldüğü aşikârdı. Elbette “kültür” önemsiz değil. Fakat unuttuğumuz bir şey var. Tekrar Malik Bin Nebi’ye dönerek cevap vereceğim: “Kültür zannedildiği gibi bir bilgi değil, derununda medeniyetin tohumlarını taşıyan insanın içinde hareket etmekte olduğu bir muhittir.” Kendi adıma bugünkü akışkanlık içinde bu muhitin var olup olmadığı konusunda şüpheliyim.

Etkin ürünler” ortaya koyabilmek, bugünden yarına hemen gerçekleşebilecek işler değil. (Uzak bir hatırlatma: Geçmişte Yunan felsefesine bihakkın itirazımız ancak 400 yıl sonra varlık kazanabilmişti.) Bugün şiir ve öykü alanında çıtanın hayli yükseldiği fakat diğer alanlarda (roman, tiyatro -ki aynı zamanda iyi senaryo yazımına temel oluşturur-, sinema, karikatür, müze vb.) henüz “başlangıç” safhasında olduğumuz söylenebilir. Mesela Hasan Aycın zirvede hâlâ yalnız. Şüphesiz, değerli bir yalnızlık bu. Oysa aradan geçen yıllar içinde çizgi sanatına emek harcanabilmeliydi. Müslüman ülkelerden diye “niteliksiz” eserlerin tercümesiyle meşgul olunmasındansa başka uğraşlara öncelik verilmesini daha doğru buluyorum.

Yerelde kültür sanat etkinliği denildiğinde akla gelen ilk kurumlardan belediyelerin kültür yayını olarak sürekli çoğalttıkları “abur cubur” işler konusuna acilen çözüm bulunması gerekir. Mesela yerel yönetimlerin mimari birikimden uzak şehir/kent dergileri çıkarmalarındansa öncelikli işleri olan mekân tasarımı ve imar gibi konularda öne çıkan kaliteli işlere imza atmaları beklenmeli. Şehir/kent dergileri kötü kentleşmenin “zekât keçisi” olmamalı! Ayrıca, belediyelerle sınırlı olmayan, “israf ekonomisini” canlı tutan cafcaflı davetiyelere de son verilmeli. Organizatörü katılımcısından çok olan ve bir manada “seküler sünnete” tekabül eden faaliyetler kültür alanından derhal çıkarılmalıdır. İmkânı bulunan çevrelerin, “kanaat teknisyenliği” rolü oynamak amacıyla kurdukları ve onlarcası bulunan kurumlara bir yenisini daha eklemekten vazgeçerek, “kültür savaşları”nı anlamlandırmayı mümkün kılacak alanlara yönelmesi önümüzdeki yıllar açısından daha hayırlı olacaktır.

 

 

"Yeni Türkiye'nin Kültür Politikaları" soruşturmamıza katkıda bulunan diğer isimleri şuradan görebilirsiniz: //www.dunyabizim.com/tag/7767/yeni-turkiyede-kultur-politikalari

 

 

Ümit Aksoy konuştu

Yayın Tarihi: 27 Ekim 2014 Pazartesi 14:56 Güncelleme Tarihi: 12 Aralık 2014, 16:20
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26