banner17

Edebiyat dergileri bizi masivadan kurtardı!

Bir zamanlar Kökler dergisinin yaptığı yazarlar yoklamasını bu kez biz yaptık. Ekrem Korkmaz’la konuştuk.

Edebiyat dergileri bizi masivadan kurtardı!

Bir zamanlar Kökler dergisinin yaptığı yazarlar yoklamasını bu kez biz yaptık. Ekrem Korkmaz’la konuştuk.

“Boşa geçti ömrüm” demedim

 

Ekrem Korkmaz, açıkça sormak isterim "Sizi devamsızlardan yazıyoruz? Yazma okulunda yaptığımız yoklamalarda devamsızlık hakkınızı sonuna kadar kullandığınızı görüyoruz. Ne diyorsunuz bu duruma?

Edebiyat dünyasına bir yerinden dâhil olanların, ruhlarını daima kaleme çağıran dinmez bir çağrı duyduklarını düşünüyorum. Kendimi uzun süredir bu durakta bekler halde görüyorum. İçimdeki edebiyat şarkısı, gündelik hayatın sıradan karmaşaları içinde kimi zaman sesini alçaltıyor; mağlubiyetle karışık bir isyan sessizliği gibi. Çünkü edebiyat bir sözcükler dünyası değil; bir yürüyüş biçimidir. Yaşadığımız günlerin içinden geçerken kimi zaman rengimiz siyaha çalıyor, bir yerinden kötüye bulaşıyoruz, notalarımız kayboluyor. Bana göre edebiyat, hayatın dışında kendimize açtığımız bir patika yol, bu dünyanın karmaşasına alternatif özge bir yaşam alanı, hayallerimizi üst üste koyarak inşa ettiğimiz bir ev. Ama aynı zamanda bir arınma yuvası, edebiyat kapısından ayrı kaldıkça soğuk gerçeğin ve insani olmayan her şeyin avucunda esir oluyoruz. Bu esaretten azat edilebilmek için kitapların ve yazının evine girmeli, o çatı altında nefes almalı, dışarıda alınan her nefes zihnimizi köreltiyor, el an gözlerimi açmaya çalışıyorum. Edebiyat ömür defterinin kapağında yazmalı. Günlük uğraşlar başköşede olur da, kaleme arada bir yolumuz düşerse, işte o vakit yaşadığımız gibi yazmak erdemini kaybederiz.Düş Parantezi

“İntihar provaları” diye bir şiiriniz çıkmıştı Yedi İklim'de. Yedi İklim’deki ilk şiirinizdi, neydi o şiirin serüveni?

Üniversite yılları tuhaf zamanlardı.  Yolda yürürken sesleri, üzüntüleri, koşuşturmaları kısaca var olan her şeyi içime çekiyor, kelimelerin sürekli ceplerimden, içimden yollara döküldüğü hissiyle kendime sıkı sıkı sarılıyordum. Etrafta olup biten ne varsa hepsini hayal dünyama sığdırmaya çalışıyordum. Sanki tüm dünya bir edebiyat malzemesiymiş gibi gelirdi bana, sözcüklerimle insanlığın kalbine yeni bir yol açmaya çalışıyordum, dünyayı değiştirmeye çalışıyordum. Bu ruh disiplinini kaybetmeye başladığım anda kalemden de uzaklaştığımı anladım. Evreni bu gözle temaşaya dalınca, gündelik hayatın basit kaygıları insanı boğuyor. Hiçbir şey istediğince gitmiyormuş gibi, her şey gittikçe kirleniyormuş gibi gelmeye başlıyor. Bu şiir, tüm ellerin olanca kuvvetiyle boğazıma sarıldığını hissettiğim anların ürünüdür. Bir imdat çığlığı, bir çaresizlik ifadesi…

Matbaada sabahladığım günler

Şöyle bir eleştiri yapılırdı biz fakültede iken. Şimdi böyle heyecanla dergi çıkaran bu gençlerin bu gözü karalıklarına bakmayın. Meslek hayatına atılsınlar, bak o zaman göreceksiniz kim şiirden yana, kim siyasetten, kim eşinden çoluk çocuğundan yana diye? Kendinizi bu eleştirinin muhatabı sayıyor musunuz, fakülte yıllarında dergi çıkarmış, edebiyatın dünya değiştiren tarafına inanan bir insan olarak?

Bu eleştiriyi yapanların gözden kaçırdıkları bir şey var: Dergi çıkarmak dediğiniz şey; öyle klişe cümleleri mevzi edinerek saldırılacak kadar basit değil. İnsana sonraki zamanlarda öyle bir özgüven, öyle bir kudret aşılıyor ki hiçbir telkinin, hiçbir başarının kazandıramayacağı bir kabiliyet elde ediyorsunuz. Bir şeyleri yetiştirmeye, bitirmeye uğraşıyorsunuz, paylaşmayı işbirliğini öğreniyorsunuz; sabrı, özveriyi içselleştiriyorsunuz. Bu eleştirinin sahipleri tüm bunları görmemek için çok büyük çaba sarf ediyor olmalı. “Dergi çıkarmak”, meslek hayatında, aile yaşamında ve daha birçok yerde bana öylesi eşsiz katkılar sundu ki; öğrencilerime, aileme ne zaman “azim ve kararlılık”tan söz edecek olsam aklıma daima ilk gelen örnek hep o günlerdeki istek ve heyecan olur. Ömür boyu dergi faaliyetinin içinde olamamak, bunun bir gençlik hevesi olduğu anlamına gelmemeli, bir eşik bu, aştığınızda yarın daha büyük hedefler gerçekleştirebileceğinize dair somut bir dayanak elde ediyorsunuz.  Sonraki yıllarda ne zaman aşılması zor bir engelle karşılaşsam, vaktiyle matbaada sabahladığım günlerdeki azmimi hatırlarım, vücuduma güç veren kaslara bir dirilik dolar, bunu çok kez tecrübe etmişimdir. Hepsinden öte; dünyayı değiştirmeye çalışan bir avuç genç insanın bu kutsal gayretine şapka çıkarmayıp harcıâlem laflarla bunu karalamaya çalışmanın neye yarayacağını anlamaya çalışıyorum. Bugün yüzünüzü nereye çevirseniz; kulaklığında dinlediği müzikle kendinden geçmiş, günlük hayatının neredeyse yarısını aynı şarkıları defalarca dinlemeye ayıran insanlar görüyorsunuz, bilginin, kültürün ve erdemin evinden can havliyle insanları görüyorsunuz. Tablo bu iken hala dergi çıkaranların heveslerini küçümsemeye çalışmak saygıdeğer bir iş olmasa gerek.

Şimdilerde neler yapıyorsunuz? Necatigil gibi "Sığınakta da güzle işler yapılır" mı diyorsunuz?  Belki de yazma serüveni, gizli devam etti. Hiç yayımlanma tenezzülüne girmeden. Dergilerin kaprisli sayfalarından uzakta... Ne dersiniz var mı böyle müjdeli bir durum?

Bir hikâye ve onlarca deneme ve bitmeyi bekleyen yığınla taslak. Edebiyat vadisinde vaktiyle yerleşmiş olanlar, artık sözcüklerin esiridir, onlar yazıyı bırakmak istese de kelimeler sürekli hayal dünyasına bir şeyler iliştirmeye çalışır, hatırlatma kâğıtları yapıştırır durur. Faal olarak dergiciliğin içinde olamamak tembelliğe itiyor, yazıyı yetiştirmeye zorlayan bir şey olmayınca disiplin kayboluyor. İşte derginin içinde olmamanın kötü yanlarından biri de bu: Sürekli yarına ertelemek, bir an evvel bitirme telaşını diri tutamamak. Dergi kapağının dışında kalmak, kapının dışında kalmak gibi... Yazdıklarında devamlı bir eksiklik, yetersizlik olduğu duygusuna kapılıyor insan.

Cemal Şakar olmasaydıKervan dergisi

Marmara’ya Balıkesir’den yatay geçişle geldiniz. Oradaki edebiyat ortamı nasıldı? Taşra şehir bağlamında hareketle açar mısınız bu konuyu. Hangisi daha canlıydı? Ya da samimiyet noktasında demek istedikleriniz? Bu bağlamda oradaki tanışıklıklarınızdan söz etseniz biraz.

Taşra dergiciliği şüphesiz daha fazla heyecan, daha çok gayret gerektiriyor çünkü imkânlar ve hevesliler daha az. Balıkesir’de Kervan vardı, ben de hasbelkader O’nun yolcularından olma bahtiyarlığına eriştim. Balıkesir deyince en önce O gelir aklıma, diğer yaşanan her şey daha sonra. Şimdi bunları söylerken bile içime bir şeylerin dolduğunu hissediyorum. Bu dergiyi evladı gibi sahiplenip bizlere bırakanlar vardı, değerli büyüklerimiz, hepsini saygıyla anıyorum, ocağımıza ateş, gönlümüze inşirah oldular.  Ben Balıkesir’de iki yıl bu heyecanla yaşadım, o derginin sayfalarındaki emek ve hevesi anlatmak mümkün değil. Bilgisayarda gecenin bir saatinde sayfalarca yazı yazdıktan sonra birden gidiveren elektrikler ve silinen yazılar, tekrar baştan sayfalarca yazıyı yazmak, matbaadan çıkınca harmanlama yapmak.

Tüm bu faaliyetlerin içinde bir kişinin yeri çok başkadır: Cemal Şakar. Her zaman vaktini ayırır, bizlere rehberlik eder, yazılarımızı sabırla incelerdi. Yaptıklarını böyle basit üç cümleye sığdırmış gibi olmak istemiyorum. Cemal Şakar’ ın himmeti olmasa hiçbirimiz bu kadar gayretkeş olamazdık, ışığından ve kabiliyetinden kutsal pınarlar açtı bize. Taşra bazen öylesine ölüdür ki, böyle bir insanın ayak izlerini takip etmeden yolunu bulmak olası değil. İşte karlı bir gecede doğru bir menzile varma arzusuyla yolumuzu ararken Cemal Abi’nin izinden yürüdük, büyük şehirlerde bu sözler tanıdık gelmeyebilir ama taşrada rehbersiz yürümek mümkün değil. O’nu öğrencilerime her zaman anlatırım, hikâyelerini daima okuturum, bir borç gibi biliyorum bunu, bu güzel insanı herkes tanısın istiyorum.

Alaeddin ağabeyle açtığım oruç…

Rahmetli Alaeddin Özdenören’le de tanışıklığınızı biliyoruz. Onu ayrı bir bahisle sormak istedim. Hem rahmetle hatırlamak anlamında. Onun şiiri, dostluğu, yaşamı konusunda neler söylersiniz.

Rahmetli Özdenören ile bir pastanede tanışmıştık, vurgun yemiş sünger avcısı gibi, avucunda tuttuğu inciler yere dökülmüş gibiydi.  Alevlerin içinden geçiyordu; yüzünü, keder ırmakları gibi baştanbaşa bölmüş kırışıklıklar bir şeyler anlatıyordu, kulak verince anladım zor günler yaşıyordu. Bunca eleme rağmen sohbet esnasında öylesine dolu konuşuyordu ki, bir şairin her dem nasıl velut olabildiğine aynel yakin olmuştum. İşte zaten o zaman şiir vadisinde kat etmem gereken çok yol olduğunu anlamıştım. O, konuşurken de, gülerken de şairdi; bir elbise gibi, iliştirilmiş bir etiket gibi değildi O’nda şairlik. Gerçekten de yaşadığı gibi yazıyordu, hislerini kâğıda dökerken hiç sanmıyorum ki kelimeleri tasarlayarak yan yana dizsin. Cemal Şakar’ın evinde bir iftar sofrasında Onunla açtığım oruç, hala hasret duyduğum bir lezzet bırakmıştır içimde. Sohbet arasında okuduğu şiirleri öylesine güzelleştirirdi ki eminim şairini dahi hayretlerde bırakabilirdi. Dokunduğu her şeye, konuştuğu her söze ruh veren bir kelam ustasıydı Özdenören.. Hakiki bir şairle sohbet ettiğinde, yazdıklarını daha iyi anlıyor insan. Tanıyınca hayal kırıklığı yaratan şairler vardır, işte Alaeddin Özdenören “Âlimin ölümü âlemin ölümüdür” sözünü ete kemiğe büründürecek kadar hakikiydi.

Arif Ay Gebze'ye geldiğinde ona İlhami Çiçek'in ölümüyle ilgili merak ettiklerinizi sorduğunuzda aldığınız cevabı hatırlıyor musunuz?

Her insanın özge bir dünyası vardır, bir gizli bahçesi. Biz insanların her esrarı çözmek, her bilinmezi öğrenmek gibi tuhaf bir gayreti var; bilhassa kişilerin iç dünyasına dair şeyler. İlhami Çiçek bu bağlamda çok derindi, etrafımdaki herkes için bir merak unsuruydu. Arif Ay, hepimizin öğrenmek istediği o karanlık noktadan etrafından uzaklaşmak gerektiğini söylüyordu, belli ki İlhami Çiçek’in sırrına sadakat beklentisiydi, o mahrem alanın etrafını kalın çizgilerle çizmek gayretiydi. Dostuydu O’nun, hepimizden daha aşinaydı birçok şeye. Gerçekten de hayatta kimi olayları fazlaca irdelememek icap eder, olur ya o kişiyle Allah arasında kalmış bir esrar dahi olabilir, hele ki bu kişi bir şairse.

Umudun yarım kalmış fotoğrafı

Bir fotoğraf var. Tanıdık simalar da var bu fotoda. Farklı bir şey yapalım sizinle. Ben soru olarak bu fotoğrafı size göstereyim. Siz de bize o günü anlatın. O anları. Niçin birlikte bu isimler?

Enver Çapar, Ekrem Korkmaz, Said Yavuz, Ahmet Edip Başaran

Haydarpaşa garı; soldan sağa Enver Çapar, ben, Said Yavuz, Ahmet Edip Başaran... Bu yüzlere iyi bakın, kimisinde tebessüm kimisinde hüzün altına gizlenmiş bir yorgunluk var. Edebiyatla uğraşanlar daima yorgundur; çünkü farklı bir nazarla bakar, yazacağı ürüne etraftan bir şeyler katabilme telaşıyla yoğun gözlem yapar, bu da yorgunluğun esas nedeni. Bu resme “umudun yarım kalmış fotoğrafı” gözüyle bakıyorum; çünkü her yüzde bir ulaşamamışlık, bir hayal kırıklığı, beklentilerin uzağına düşmüş olma hali var. Edebiyatın insanı mükemmeliyetçi yapan yanı sanıyorum burada gizli, her daim bunu diri tutabilen mutlu sona varıyor. Hep daha iyisine ulaşma arzusu, daha niteliklisini ortaya koyabilme hevesinin yarım bıraktığı bakışlar var o fotoğrafta. Düş Parantezi yıllarının sahih birliktelikleri…

Hepsi beni Allah’a daha çok yaklaştırdılar

Son olarak Düş Parantezi dergisinde o dönem şiir ve yazılarını yayımlayan isimlerden bir çoğu bugün hala yazıyor. Edip başaran, Mahmut Bıyıklı, Mehmet Özger, Said Yavuz, Mehmet Şah Erincik gibi. Derginin sırrı neydi?

Bu arkadaşlarla vücuda getirdiğimiz soluk, o üniversite duvarlarında eminim ki hala yankılanıyordur. Düş Parantezi’nin toplantılarını yaptığımız esnada aldığım notlara takıldı geçenlerde gözüm. Nasıl bir kudret varmış, şimdilerde inanamıyorum, neler yazmışız. Etrafımızda bambaşka hayatlar sürüp giderken biz kendimizi öyle bir parantez içine almışmışız ki; iyiye ve güzele dair bugüne kalan ne varsa hep hatıraların armağanı. Geçmişin anılarına dalarken, “Boşa geçti ömrüm” demeye ramak kala beni frenleyen en önemli şey edebiyat dergisi çalışmalarıdır. Bizi bir metropolün dev ağzına küçük bir lokma olmaktan alıkoyan, masivanın kirlettiği havayı solumaktan kurtaran yegâne meşgaleydi. Bu arkadaşlarımız, yazının esrarengiz dünyasında tırnaklarıyla kazarak elde ettiği mutluluk parçacıklarının saçtığı ışığa sarılarak hayata tutunan kişilerdi. Hepsinden öte; beni Allah’a daha çok yaklaştırdılar, hepsinin harcı erenlerin mayasındandır. Edebiyat heveslisi olmak; fotoğraf çekilirken verilen bir poz değil, yüzümüze ve içimize daim hâkim olan ebedi bir duruştur, bu duruşla hayatın karşısına dikilen dostlarımı saygı ve minnetle anıyorum.

 

Emir Yekta yoklama kâğıdına not etti

Güncelleme Tarihi: 18 Şubat 2012, 01:21
YORUM EKLE
YORUMLAR
ahmet edip
ahmet edip - 7 yıl Önce

ne heyecanlı diri dipdiri günlerdi. o günleri yaşadım yeniden.emir yekta'ya bu güzel söyleşi için teşekkür ediyorum. ekrem korkmaz'ın eve döneceği günleri sabırsızlıkla bekliyorum. kimbilir evin içinde sükûtu demliyordur gizli gizli. bu söyleşi inşallah bir uyarı atışı olur. bir de kervan'dan bahsetmiş ekrem. güzel dergiydi kervan. asım gültekin'in ölüm ilanını yayımlamışlar ve ortalık karışmıştı bir ara...

turan gündüz
turan gündüz - 7 yıl Önce

Ekrem Korkmaz'la aynı sınıftaydık; Balıkesir'den gelip dergi çıkarma hevesini bizimle paylaştığında, edebiyat dünyasına taze bir kan gibi akacağını anlamıştım. Her zaman, Düş Parantezi'nde bulunmaktan ayrıca gurur duydum. Sağ ol Ekrem, sağ ol güzel insan...

est
est - 7 yıl Önce

Anlatılanları ben kendim yaşamışım gibi hissettim..Teşekkürler.

serpil büyükcan
serpil büyükcan - 7 yıl Önce

ekrem hocam saygı ve minnetle anıyorum sizi. lise yıllarında başıboş bir kayık gibi sağa sola yalpalarken bir deniz feneri gibi yolumuzu aydınlattınız. necip fazıl, sezai karakoç, erdem bayazıt ve daha niceleri. ne güzel anlatmışsınız herşeyi, tıpkı derslerimizdeki gibi su misali akan cümleler.rabbim ışığınızı daim kılsın.

serdar sesli
serdar sesli - 7 yıl Önce

sadece şiirleriyle değil, müslüman ve insan duruşuyla, hakkaniyete dilbeste oluşuyla da ekrem korkmaz ismi müstesnadır... söyleşi için teşekkürler...

setenay alkan
setenay alkan - 7 yıl Önce

Yaşamayan bilmez,bilemez. nefret dolu gözlerin hedefiyken,hakaretlere uğrarken,örtümü avuçlarımda sıkıp ağlarken.. ne zaman acıya uğrasak gözlerimiz onu arıyordu..Ekrem hocam... koridorun ucunda onu görünce içimiz rahatlardı,nemrutlara karşı sıkılmış bir yumruk gibiydi, "yalnız değilsiniz!!!" ALLAH'a andolsunki emeklerinizi unutmadık hocam,inandığımız gibi yaşamak için korkuyu kovduk kalplerimizden!

öner erzincanlı
öner erzincanlı - 7 yıl Önce

ben inglizce öğretmeniyim, belki ekrem hocamdan öğrendiklerimi branşım içinde anlatma olasılığı yok ama gerek kişilik gerekse insani değerler noktasında onda gördüklerimi hazine gibi koruyorum. bir sosyal paylaşım sitesinde ekrem hocam için bir öğrencisi şöyle diyor: "bana bir öğretmen nasıl olmalı diye sorsalar, hiç düşünmeden "ekrem korkmaz gibi" derim".. sanırım bu söz üzerine sadece susmak icab eder..

banner8

banner19

banner20