“Düşmanlık etme oğlum!”

Şiir ve yazılarında ince işçiliği ve diri bir dikkate sahip olduğunu fark ettiren Sait Yavuz ile konuştuk. Yüzleri, şiiri, Davos'u, Fethi Gemuhluoğlu'nu, kitapları konuştuk.

“Düşmanlık etme oğlum!”

Bir şiirin “Bu geceyi nerden buldun” başlığını taşıyordu. Ben de sana “Şiiri nerde buldun?” diye sorsam?

Bir insan olarak hayata eklemlenmeyen, yabancı-ilkel bir yanım olduğunu düşünüyorum. Dünya misafirhanesinde akıllı uslu, ne yaptığını bilen biri olarak bulunmuyorum. Oturacağı yeri şaşırmış, yüzü kızarmış, ellerini saklayacak bir yer arayan biri gibi. Bunun dünyaya sürülüşümüzle eş değer bir yanı olduğunu söylersem çok mu felsefi olur? Ellerimdeki acemiliğe bakınca Âdem'in yasak meyveye uzanan elini görüyor olmamdır bu. Yüreğimdeki açığı, hareketlerimdeki sakarlığı, gördükçe kanmayışları, hata bahçesinde yanlışsız yemiş aramaları neye bağışlayalım? Acziyetine ruhsat verilen bir insan olarak noksanlığımı idrak ettiğim anda şiir, bir ekmeliyet çağırısı olarak beni bulmuştur. Aradığım şey, sahihliktir. Onu ararken iki şeyle karşılaştım. Türkü ve şiir… Yapaylığa bu denli yakın ve açık bir alanı sahihliği ararken bulmuş olmam ona yüklediğim anlamla ilgili. Şiir, insana yapmadığı şeyleri söyleme izni veriyor. Şiirin sahihliğinin membaı işte burasıdır. İnsana “la” deme özgürlüğü verildiği için onun “illallah”ı değerlidir. Bu vesileyle şairin şiiri ile Allah'ın o şiire tecellisi ancak yazan ile yazdıran arasında bir sırdır. Geriye kalan fısıltıları da bizler o muhabbetin kaviliği, kudreti ölçüsünde duyarız, duyacağız. Bizim şiirimiz, bize şiiri lütfeden ilhama duyduğumuz hayretin yansımasıdır. Buradan da anlaşılıyor ki şiir bizi bulmuştur. Biz onu bulmadan önce…

Kendine özgü bir şiir dilin var. Şairler etki altında kalmamalı mı diyorsun yoksa?

Henüz bir kitabı bile yayımlanmamış bir adamın kendine özgü bir şiir dilinin olduğunu söylemek yabana atılacak bir laf olmasa gerek. Şairler etki altında kalmalı. Bir yere kadar. Klasik bir ifadedir ya, kendi sesini bulana kadar, başka sesleri taklit etmek de beis yok. İbn Kuteybe iyi bir şair olmak için ilginç bir yöntem anlatır: “Cerir, şairliğe karar verdikten sonra 100 bin beyit ezberle de gel derler. Cerir, ezberleyip gelir, bu sefer de: Git o şiirleri unut derler. Cerir bu duruma çok şaşırır ve bunun sebebini sorar. Ona: Taklide düşmemen için unutman gerek derler. Üç yıl sonra şiirleri unutarak dönünce tamam şimdi şair olabilirsin, derler. Bunu kaçımız gözettik bilmiyorum; ama çağının şiirini sular seller gibi bilmek ve unutmak kendi şiirini yakalamada esas teşkil ediyor A evet bu ses benim sesim diyebilmek yiğitlik istiyor. İsmet Özel dahi "beni bir ses sahibi kıl" demişse, kendi sesine erişmek bir şair için son merhale olmalı. Ben, böyle bir iddiada değilim. Ortam, benim kendi şiirimin aynasına bakmama çok müsait değil. Öyle çok şiir var ki! Çok ses var yani. Kendi sesimi bu yüzden duyamıyorum. Fakat benim ereğim, bütün bu sesleri bastıracak bir şiiri yakalamak.

Şairler genelde şiirin poetikasını yazarlar. Sen tuttun “Yüz ruhun fihristidir” diyerek “Yüzün Poetikasını” yazmaya koyuldun. Nereden icap etti?

Askerlik görevi nedeniyle Diyarbakır Çüngüş'te bulunuyordum. Öğretmenevindeki odamda otururken Cahit Zarifoğlu"nun sakallı, ruhun ötesine bakan yüzüne baktım. Sonra Edip Cansever"in. Şiirlerine dönüp baktığımda insanın yazdıkları ile yüzündeki îmânın arasında bir bağlantı olabileceği fikri beni sarstı. İnsanın yüzünün kendi coğrafyası olduğu daha önce söylenen bir şeydi. Erzurumlu İbrahim Hakkı, Marifetname'de bunun üzerinde ayrıntısıyla durmuştur. Hatta 2. Abdülhamid'in böyle bir ilme sahip olduğu söylenir. Fakat şairin şiiriyle onun yüzü ne kadar örtüşmektedir. Buna eğildim. Aslında bu da bir şiir poetikası çalışmasıydı. Cemal Süreya'nın yakın çekim bir fotoğrafı vardır. Bir gözüne baksanız ağlıyor. Diğeri de alaycı bir gülümseme içinde. Şiirine bakın. Kesif bir acı vardır, insanı yıkan bir şey. “Neyim var akıp giden sokaktan başka” Bunun yanında açık saçık mısralara yatkınlık. O yüzde madde ve mana bir arada. Şiirinde olduğu gibi... Kırklarda yayımlanan o yazı bir giriş mahiyetinde idi. Onu genişletmek, ilmi bir zemine oturtmak gerek. Orada bilimsel bir iddia yoktu. Sadece bir hissiyat... Fakat çok heyecan verici bir süreç içinde yazıldı o metin. Çüngüş'te metni yüzündeki tartı imalarıyla ölçtüğüm aziz dostum Vefa Kahraman'ı da burada anmalıyım. Yazdıklarımın yankılandığı yüzler de benim için cevherdir. İbrahim Tenekeci, gönderdiğim yüzler arasında Musa Topbaş efendinin su içerkenki resmini almıştı kapağa. Benim için bir jest oldu bu. Hazretin bardağı tutuşu... Üç parmağıyla. Yüzündeki anlam. Başkalarını kendine tercih eden o büyük üstadın yüzü, hayatı boyunca bütün söylediklerinin özeti gibiydi. Yüz, dediklerimizin toplamından ibaret midir? Buna herkesi dâhil edebilir miyiz? Onu bilemiyorum ama bildiğim, şiirinde hiç Allah geçmeyen şairin yüzünün de ona inanmadığıdır. İnsan yapmadığı şeyleri şiirin içine saklayabilir. Ama yüzümüzü nereye koyacağız.

Mostar Dergisinde haylidir kült kitapların izini sürüyorsun. Düpedüz sorayım, kitaplar nereye sürüklüyor bizi sence?

Evet, uzun süredir orada bazı kitaplar üzerine yazıyorum. Bunlar, rastgele seçilmiş eserler değil. Çoğunlukla Ali Ayçil'in tavsiye ettiği kitaplar üzerinde duruyoruz. Kendimi her ay başında az sonra elinde bastonuyla kapısında Borges'in belireceği kitapçı çırağı Manguel gibi hissediyorum.  Bu benim için büyük bir zenginlik. Tabi salt bir tanıtım değil yaptığımız. Bir bakış açısı oluşturmaya çalıştığımızı söylemeliyim. Bu kitaba şuradan da bakılabilir mi? Rasim Özdenören öyküleri için şöyle derdi: “Öyküyü bitirdikten sonra okurun kendisinde kalan şeyi önemsiyorum.” Biz de ele aldığımız kitapları bitirdikten sonra bize ne kaldığına bakıyoruz. Düşünün bir A4 ve artı bir paragraflık yeriniz var. Düz yazılarda oldukça savruk biri olan benim için bu bir zorluk tabi. Fakat kitapla ilgili mutlaka demek istediklerimizi özetlemek istediğimiz için tek atışlar yapmak durumunda kalıyoruz. Bu da bir bakıma yazdıklarımızı elekten geçiriyor, özleştiriyor. Eğer Edward Said'i yazacaksak, onun bir kitabı üzerinde söz söylemekle yetinmiyoruz. Bu ismin tınısının niçin Siyonistleri korkuttuğunu da araştırıyoruz. Editörün yazı için verdiği son tarihi hiç tutturamadık. Çünkü kitaptan önce yazarına dair okumalar yapmak, kim o eserle ilgili neler söylemiş bakmak ihtiyacı duyuyoruz. Klasik tanımlamalardan, kuru sıkı eleştirilerden uzak kalmaya, bu alanı özgün bir yapıya dönüştürmeye çalışıyoruz.

Seçtiğimiz eserlerin o güne nasıl baktıklarını da gözetiyoruz. Yaşadığımız günleri bize ne kadar özetleyebiliyor okuduklarımız? İşte Filistin Sorunu... Başbakan'ın restini gördük. Bu duruş Türkiye'nin vicdanıdır. Sonraki açıklamalarında güçlü Siyonist lobisini susturmak için söylemini yumuşattığını gördük. Ne demişti: Tepkim İsrail halkına değildi. Oysa aslında İsrail halkının neredeyse tamamı bu zulmün iştirakçisidir. Edward Said, ele aldığımız eserindeki makalesinde Şaron gibi bir teröristi büyük çoğunlukla yeniden iktidara taşıyan Yahudi halkının topyekûn sapık bir tarikatın üyeleri gibi davrandığını belirtmişti.  İsrail"de olmak, onun içinde olup bitene kör olmakla eşdeğer. Bu nedenle yöneticilere atfedilen suçlamalar, onların iktidara gelmek için açıktan açığa bir öldürme eylemine gereksinim duymalarını sağlayacak İsrail halkına da yöneltilmeli diyoruz. Yani sosyoterapiye ihtiyaç duyan bir Yahudi halkı var karşımızda. İşte bu bakış açısı da Said'in yazdıklarının günümüze tuttuğu ışıktır.

Kitaplar bizi nereye sürüklüyor, o kitaplar yazarlarını nereye sürüklemişlerse oraya. Kitabın somut anlamda hayatımıza matuf bir tarafı olmalı diyorum. Kitap, şehrin ve insanların seslerine sağırlaştırıcı bir volkmen kulaklığına dönüşmemeli.

Günümüzde genç edebiyatçıların üç çok önemli sacayağından mahrum olduklarından bahis açıyorsun: Fethi Bey yüreklendiriciliği, Pakdil disiplini, Zarifoğlu esteti. Bizi bu konuda aydınlatır mısın?

Fethi Gemuhluoğlu merhumun dönemindeki sanatçılar için ne ifade ettiğini anlamak istiyorsak Gerçek Olan Aşktır kitabını okumalıyız. Kendi döneminde eli kalem tutan her önemli ismin belleğinde derin izler bırakmış bir adamdır o. Derviş, alperen bir insan olduğunu, yabancılaşmanın bu ülkeye sanatla girdiğini ve ancak sanatla kovulacağını anlamış bir münevver olduğunu biliyoruz. Nuri Pakdil, Edebiyat Dergisi ve mektebi için bir yol göstericidir.  Şimdi çevremize baktığımızda genç sanatçıları böylesi bir duyarlılıkla donatıp savaş meydanına sürecek kaç kişi var? Allah aşkına Edipçiğim senin şiir kitabı niçin çıkmıyor? Üniversite döneminde çıkardığımız Düş Parantezi dergisini hatırla. İki milyonluk dergiyi on milyon vererek alan Osman Sezgin, alıp kabul ettikten sonra yanına bir karanfil iliştiren Rahşan Gürel, bizim Fethi'lerimiz değil miydi? Bunlar bile bir şeydir. Marifet iltifata tabidir. İltifat azaldıkça marifet de kayboluyor. Büyük dergilere şiir gönderiyorduk, sonra adımızı hatırlamıyorlardı. Behçet Necatigil'in döneminde çıkan en küçük fanzin dergilerini bile takip ettiğini biliyoruz. Sanatçılarımızda benlik duygusu olması onların sanatlarının bir gereğidir diyoruz, doğru. Lakin özellikle büyük sanatkârların büyüklükleri yeni isimlere yol vermeleriyle sabittir. Geçelim. Yüreğimiz var ama yüreğimizi dayayacak bir yer yok, diyen adamı unutma. Mesela Mürsel Ağabey'de bir Fethilik var. Ama Fethi Bey, illa Fethi Bey!

Pakdil disiplini içinde bir dergiyi edebiyat okulu haline getirecek isimden de yoksunuz. Çünkü bu dönemin genç edebiyatçıları iki saçmalıkla karşı karşıya. Birincisi ne verirlerse hep yayınlanıyor. Gençleri değil, isim yapmış edebiyatçı, şairleri de. Bir süzgeç yok. Dur diyen yok. Burası olmamış diyen yok. Cahit Zarifoğlu gibi bu eleme işine talip kimse de yok. Bir diğeri, gençlere kapalı edebiyat dergileri… İsme değil de şiirin kendisine bakacak bir sistem çok yerleşmiş değil. Yok demiyorum. Ama yetersiz. Zarifoğlu estetiğinin olmadığını zaten şu son zamanda bizim mahallede geçer akçe olan şiir tarzından anlıyoruz. Şiir rep gibi yazılıyor. Her mısra diğer mısradan kopuk, bağlamsız, tarihsiz. Bir bağırıştır gidiyor. Asil bir lirizmin süzüldüğü şiirler kaba bir epik yaklaşıma dönüşüverdi. Şiir ödülleri iyi ki kesildi de bu akımlara davetiye çıkarıcı metinler vitrine çıkamıyor artık…

Fethi Gemuhluoğlu'nun “Belde-i Tayyibe” diyerek taltif ettiği İstanbul'la aran nasıl?

İstanbul hep burada; ama biz neredeyiz? Orada bulunduğunu sananları bu sanrılarıyla baş başa bırakmayı nasıl da biliyor bu kent. Hatırlarsın, seninle üniversite döneminde cumartesi yürüyüşleri yapardık İstanbul'da. Sonra o günü ikimiz de yazardık. Şimdi gündelik canavarı bizi alıkoyuyor bu şehrin tarihinden. En azından Cuma namazlarını Gülnuş Valide camiinde kılamıyorsam İstanbul'la aram iyi diyemem sana. Ramazanda eşimle Yeni Kapı Mevlevihanesi'ne gittik sahurda. Gece ulu kabirler içinde dolaştım. Son Mevlevi şeyhi Abdulbaki Baykara'nın kabrini görünce içim sızladı. İstanbul, her köşesinde ağlanacak bir şehir. Fakat bu ağlama, bir buhran koymuyor gönle. Bilakis, bileyliyor insanı. Yeryüzünde var oluşun simyasına erdiriyor. Geçende bir dostum, Esad Erbili hazretlerinin mekânı Kelami Dergâhını arıyordu. Dergâhın yerine Kelamî Apartmanının yapıldığı söyledi. İşte bizim son tarihimiz. Yahya Efendinin dergâhına gitmiştim. Tadilat varmış. Osmanlı mezar taşları tarumar edilmiş. Bir mezar taşının kucağında diğeri. Birinin başı diğerinin başına yaslanmış. Savaş olmuş da ölüler toplanıyor. Bilmiyorum, İstanbul'da yaşıyorum doğru. Bir şantiyeye çevrilmiş İstanbul'da.

Uzun yıllar radyo programcılığı yaptın? Sarı mikrofonu özlüyor musun?

Evet, liseden sonra dört yıl bir radyoda programcı idim. O zamanlar radyonun radyo olduğu yıllardı. Bizler bilgisayarsız, cd'siz, bildiğiniz kasetlerle yaptık bu işi. Şimdi mertlik bozuldu. Hem kasetleri gireceksiniz, hem programı sunacaksınız, zor iş. Üniversiteye devam ettiğim yıllarda da sürdürdüm program yapmayı. Günümüz yazarlarını tanımak, edebiyatın işlevini anlamak noktasında radyonun çok ciddi katkıları oldu bana. Şimdi, o sevda küllendi. Benim radyoculuğumu bilenler bir yerde bir sunum olsa hemen beni işaret ederler. Oysa öyle değil. Sevmem toplum önünde konuşmayı. Dört duvar arasında radyo stüdyosunda konuşmakla toplum önünde konuşmak arasında çok fark var. Orada yüzlerin alaycı ve hayranlığından azade daha özgürce konuşursunuz. Bu şiirin özünde de olan bir şey. Sesiniz var, ne kadar tahrip ediyorsa artık; ama siz yoksunuz. Bu hepsinden iyidir.

“Sana gelen anlamın önünden çekil.” demiştin bir yazında. Bu söz kime ve niçin?

Öğretmenliğimin ilk yılında bir Anadolu lisesine Edebiyat Hocası olarak görevlendirilmiştim. Orada divan şirininin çok sade yazılmış birkaç beytini paylaşmıştım gençlerle. Onlar arasında eski şiire ve onun oturduğu medeniyete yabancı ve hatta düşman yetiştirilmiş bir öğrencinin ısrarla beyti anlamadığını, anlamak istemediğini gördüm. Ve bu sözü onun yüzüne söyledim. Aslında bu söz ülkemizde Türk edebiyatını Cumhuriyetle başlatma gibi zavallıca fikirlere kapılmış, Klasik Türk şiirine önyargılı bakan herkese söylenmiştir. Sana bir anlam gelmekte. O anlam senin medeniyetin. Tarihin. Dedelerinin konuştuğu bir dille ifade edilmiş bir anlam. Ama sen onun sana gelmesini engelliyorsun. Benliğini aradan çıkar. Köklerinin seslerini duy, demektir. Nasip olursa 3. kitabımın ismi olacak bu cümle. İlk ikisi yayımlanırsa göreceğiz inşallah.

Tadı damağında kalan bir dize söyler misin bize?

Saklarım gözümde güzelliğini

Her nereye baksam sen varsın orda. (Âşık Veysel)

Şiirin müminleri olarak bizler bir âmânın söylediği bu tevhit dizelerini okuyunca ürpeririz.

 

Ahmet Edip Başaran

Dunyabizim.com için konuştu
Güncelleme Tarihi: 01 Mart 2009, 00:38
YORUM EKLE
YORUMLAR
f.b. cebri
f.b. cebri - 10 yıl Önce

güzel bir röportaj olmuş: besin değeri yüksek.

nida rençber
nida rençber - 10 yıl Önce

yüzün poetikası çok ilgi çekici. o metni okumak isterdim.

hülya yılmaz
hülya yılmaz - 10 yıl Önce

3.kitabı görmek için ilk ikisinin baskısını bekliyoruz.''sözleri bastıran yağmurun söylediğidir'' şiirini okudum.Şiiri nereden buldun sorusunun cevabı orada var.Bu söyleşi için A.EDİP'e teşekkürler....

Vefa KAHRAMAN
Vefa KAHRAMAN - 10 yıl Önce

Güzel bir roportaj olmuş.İnsanı heyecanlandıran ve düşündüren bir roportaj. Hele birde kaşifi yani Sait Yavuz 'u tanıyıp anlayınca insanın yüreği kabarıyor. Galiba zaten doğmuş olan bir yazarın,dahada gün yüzüne çıkışına şahit olacağız.yeni bir edebiyat kendine has bir uslubu ile yeryüzünden gökyüzüne çıkıyor.

Tamer Cebeci
Tamer Cebeci - 10 yıl Önce

Yüz, poetika, bembeyaz sakalları olan bir yaşlı adam denilince aklıma Sait Yavuz geliyor. Bir de bu kelimeler, Sait’den gayrı Erdem Beyazıt’ın ülkesinin insanlarına yazdığı şiiri hatırlatır bana. -Her çizgisi tarihten bir yaprağı anlatan-. İşin en kolay kısmına, bir olası illüzyona, yüze dair. Kardeşime başarılar dilerim. Yazı ve şiirlerini belirli bir kaynakta görmek isteriz. Allah yolunu açık etsin.

rana atasever
rana atasever - 10 yıl Önce

tebrikler arkadaşım yıllar sonra izine raslamak heyecan vericiydi.ama itiraf etmeliyim seni beklediğimden daha daha iyi bi yer de buldum.yazılarını nerden takip edebilirim

banner19

banner13