Duran Boz ile Üstad Necip Fazıl Üzerine Konuştuk

Necip Fazıl üzerine müstakil çalışmaları da bulunan eğitimci yazar Duran Boz, Necip Fazıl, onun emeklerini taşıyan Büyük Doğu ve onun edebiyatımıza katkıları üzerine Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

Duran Boz ile Üstad Necip Fazıl Üzerine Konuştuk

Necip Fazıl Kısakürek, hem yaşadığı döneme hem de kendisinden sonraki dönemlere iz bırakabilmiş ender isimlerden, ender şahsiyetlerdendir. Hemen her alanda kafa yoran, fikirler üreten Necip Fazıl’ı unutulmaz kılan ve bize çok sevdiren ise gençleri tutuşu, onları merkezine alışı olmalı. Kurtuluşun genç dimağlarla mümkün olabileceğini, fethin gençlerle gerçekleştirilebileceğini imleyen bir kalemdir Necip Fazıl. Onun mefkûresinde gençlik, doğruyu ve yanlışı ayrımsayan, misyonu ve vizyonu olan, geçmişlerin hatalarından ders alan, önderlerin izinden giden bir gençliktir. Yalancı hayallere kapılmayan, şehvetin ve şöhretin aldatıcı renklerine kanmayan, hatasından tez dönen dirilikte bir gençliktir.

Necip Fazıl’ın çilesine, sancısına ses versin için eğitimci yazar Duran Boz ile Necip Fazıl’ı, onun emeklerini taşıyan Büyük Doğu’yu ve onun edebiyatımıza katkılarını konuştuk. “ ‘Kim var!’ diye seslenilince, sağına ve soluna bakınmadan, fert fert ‘ben varım!’ cevabını verici, her ferdi ‘benim olmadığım yerde kimse yoktur!’ duygusuna sahip bir dava ahlâkını pırıldatıcı bir gençlik”in duasında olan Necip Fazıl’ın sesine ses veren, onun fikirlerini yeni bir bakış açısıyla yorumlayan, onun düşüncelerini hayata taşıyan, onun ortaya koyduklarını geliştiren bir neslin yetişmesi duasında bulunarak bu söyleşinin yerini bulmasını temenni ediyorum.

Türk Edebiyatı açısından Üstad Necip Fazıl’ı nasıl konumlandırıyor ve değerlendiriyorsunuz?

Necip Fazıl, Batılılaşma süreci Türk edebiyatında ve düşünce tarihimizde çığır açıcı bir kişilik, bir kimliktir. Düşünsel ve sanatsal çalışmalarıyla Anadolu insanına yeni bir ufku işaret etmiştir. İnsanımızın önünde Batılılaşma dışında bir seçeneğin de olduğunu, bu seçeneğin yerli, dinî, ahlâkî, manevî bir içeriği bünyesinde barındırdığına işaret etmek suretiyle ayartmalar karşısında insanımızı uyarmıştır. Dağılmalar, tökezlemeler karşısında insanımızın dimdik yürümesine katkıda bulunmuştur.

Aslında Necip Fazıl, pes etmeyen, yılmayan tavrıyla bir yön ve yol işaretçisi olarak hep önümüzde bir kandil olmuştur. Önümüze tuttuğu bu kandille yönümüz, yolumuz ışımıştır. O, bu yol ışıtma çabası içerisinde de ömrünü tamamlamıştır. Necip Fazıl, Türk edebiyatında ve düşünce hayatında çığır açıcılığının yanı sıra Türk şiirinin yatağını da genişleterek şiirimizde unutulmaz izler bırakmıştır.

Necip Fazıl’ın eserlerine baktığımızda hem ferdî hem içtimaî ilişkinin işlendiğini görüyoruz. Bu bakımdan Necip Fazıl’daki sanat anlayışı hakkında neler söylersiniz?

Necip Fazıl’ın şiire başladığı dönemde, özellikle 1925 sonrası süreçte, Türk şiirinin pastoral bir tonda seyrettiği görülür. İnsandan uzak bir tonda seyrettiği gözlemlenir. İnsana değmeyen, dokunmayan bir tonda seyrettiği görülür. Dönemsel koşullar içerisinde tabiat sevgisi ve yurtsama zemininde aktığı fark edilir.

Necip Fazıl, kentli insanı şiire taşımak suretiyle Türk şiirinde yeni bir bireşim oluşturur. Oluşturduğu bu bireşimle Türk şiirine insan sorunsalını ekler. İnsan sorunsalını eklemek ve insanı merkeze almak suretiyle insanı, kaçışları, düşüşleri, yücelişleri, gelgitleri içerisinde tutar ve sarsar. İnsanı yeni bir anlam ve tavra yöneltir. Böylelikle insanın önüne yeni bir şiir algısı getirir. Hece şiirini, kentli insanı konu edinen, kentli insanın problemlerini işleyen bir şiir hâline getirir.

Necip Fazıl, çok genç bir yaşta, üstelik şiir gibi zor bir alanda ün kazanmış. Necip Fazıl’ın şiirinin bu kadar tutulmasının, ona ün kazandıracak denli konuşulmasının nedeni nedir?

Necip Fazıl bütünüyle çileli bir ömür sürer. Onun 1904 ile 1983 yılları arasındaki ömrüne bakılacak olursa, baştan sona çatışmalar, hesaplaşmalar, bir onura sahip çıkmak gibi tutum alışların izini sürdüğü neticesine ulaşılır. Özellikle Necip Fazıl’ın bu tutum alışını ortaya koyarken geliştirmiş olduğu yöntemde, muvazaa diye bir şeyden söz etmek mümkün olmaz. O hep en üst perdeden, hiç yıkılmayacakmış gibi, düşmeyecekmiş gibi, yenilmeyecekmiş gibi konuşur. Yenilgiyi kabullenmeyen, hayatının hiçbir döneminde yenilgiye geçit vermeyen kişiliğiyle, kimliğiyle Türk insanına öncülük eder ve umut aşılar.

Necip Fazıl şiiri, en geniş anlamıyla insanı, şiirin temel sorunsalı durumuna getirir. İnsandan insana ses taşımayı ilkeleştirir. Her bakımdan insanı kalbinden tutmaya azmeden şair, insan ben’ini durmaksızın eşeler.

Necip Fazıl, 1925’te yayımlanan “Örümcek Ağı” ile edebiyat kamuoyunun dikkatini çeker. 1928’de “Kaldırımlar”, kitapçı raflarındaki yerini alınca geleceğe kalacak tek şair olarak söz edilmeyi hak eder. Bir mısraı bir milleti onurlandıracak şair olarak nitelenir. Şiirleri ders kitaplarına girer.

İlk şiirleri Yeni Mecmua’da yayımlandığında, Ahmet Haşim “Çocuk bu sesi nereden buldun sen?” diyerek Necip Fazıl’ın şiirini önemseyişini dile getirir. Onun şiirindeki edaya çarpılır açıkçası. Sarsan, kalpleri fethe yönelen Necip Fazıl şiiri karşısında, hayret makamına yükselir okur. Hayatla çarpışarak yürüyen şiir burçlarına bakıp da var oluşunu kavrayan şair, acıların taarruzuna uğramasına karşılık kavgasından ödün vermez. Üstüne üstüne gider, hesaplaşır, hesaplaşmayı bekledikleriyle. Bu durum da Necip Fazıl şiirinin kalplerde karşılık bulmasına imkân sağlar.

Bu ün ona güç vermiştir diyebilir miyiz?

Bu durum elbette, onun sesi, soluğu olur. Şairin özgüven dağlarına tırmanmasına katkı sağlar. Her anlamda ona güç kazandırır. Bir direnç noktası oluşturur. Olası güvensizlik hâllerinde bile şairin genel anlamda toplumdaki tanınırlık durumu Necip Fazıl’ın rahat nefes almasını sağlar. Özellikle Batılılaşma hastalığının bütün toplum katmanlarına sirayet ederek umutsuzluğun kör batağına saplandığı bir süreçte şairin, yeni önerilerinin az da olsa bir karşılık bulması, sorunuzda sözü edilen durumun karşılığı olarak okunmalıdır diyebilirim.

Necip Fazıl, gerek yaşadığı devrin edebiyat ortamını gerekse Türk edebiyatını tümüyle değerlendiren, eleştiren yazılar kaleme aldı. Günümüzde Necip Fazıl’ın yaptığı gibi bu minvalde yazılar yazanlar var mı?

Necip Fazıl’ın yaptığı, yol işaretçiliğinden öteye bir yarma harekâtıdır. Coğrafyanın ve coğrafyamızda yaşayan bütün halkların onurunu temsil etmeye sözleşir. Onun için de sanatın, edebiyatın, düşüncenin her türünde eser verir. Kendisini bir ödevi yerine getirmekle sorumlu tutar. Şairliğinin yanı sıra hikâyeler ve tarihe dair yazılar kaleme aldığı gibi “İlmihâl” de yazar. Tiyatro eserleri de kaleme alır. Dergi mutfağından gazete köşelerine gide gele mürekkep kokusunun her çeşidini ciğerlerine çeker. Böylece ilk örneğini kendisinin ortaya koyduğu yerli düşünce ekseninde ürünler ortaya koyar. Kendisinden sonrakilerin, ustalarından öğreneceği her şeyde onlara öncülük eder.

Sonuçta da Necip Fazıl’ı izleyen bir kuşak oluşur. Bu kuşak, Necip Fazıl’ı, günümüzde tekrar etmeksizin, Büyük Doğu düşüncesinin sınırlarını genişleterek ödevlendirildikleri eylemlilik hâlini gerçekleştirme gayreti içinde hareket eder. Sözünü ettiğim bu durumu, Diriliş düşüncesinin öncüsü Sezai Karakoç ile Nuri Pakdil ve sonraki izleyicilerinin çabalarında gözlemlemek mümkündür. Sözü edilen takipçiler kendilerini Büyük Doğu mensubu olarak görmüşlerdir. Analarının Büyük Doğu olduğunu, Batının sırtlarına birer paslı bıçak gibi saplandığını hissedebilecek derecede Necip Fazıl’a ve Büyük Doğu düşüncesine bağlılık duyarlar. Ondan aldıkları Büyük Doğu emanetini daha ileriye taşıma gayretini güderler.

Söz konusu emaneti, ileriye taşıma gayreti içinde olan şairlerden birkaçını belirtmek gerekirse; Sezai Karakoç, Ebubekir Eroğlu, Osman Sarı, Arif Ay, Mehmet Akif İnan, Alaeddin Özdenören, Erdem Bayazıt, Cahit Zarifoğlu, Turan Koç, Hüseyin Atlansoy, İhsan Deniz vb. sayılabilir. Öykü, deneme, düşünce, tiyatro vb. türlerdeki emanetin taşıyıcıları arasında da Rasim Özdenören, İsmail Kıllıoğlu, Ömer Lekesiz, Hüseyin Su, Cemal Şakar, Hasan Aycın, Necip Tosun vb. isimler üzerinden örnek verilebilir. Elbette bu isimler, Büyük Doğu’nun açtığı kanalı daha da genişletmek suretiyle tekrara düşmeden, yeni yollar açarak Büyük Doğu’nun yatağını genişletiyorlar. Büyük Doğu düşüncesi de zaten böyle kökleşiyor. Başka türlü kökleşmesinin imkânı da yoktur.

Üstad’ın Abdulhâkim Arvasî ile tanışması ve bu tanışıklığın sonrası hakkında neler söylersiniz?

Necip Fazıl, başlangıçtan beri arayış içerisinde olan bir insandır. Paris’teki darmadağın yaşamı, Türkiye’ye döndükten sonraki süreçte de bu hayatı sürdürmesi, arayışının sonlandığını göstermez. Arayışı, erken yaşlardan itibaren, o çocukluğundaki yaramazlıkları da dâhil ya da dedesi Hilmi Efendi’nin işaret ettiği anlamda, şiire ve düşünceye uyarılışı, estetik bir algıya doğru uyarılışı, Bahriye-i Şahane’deki hocalarının, İbrahim Aşkî Bey’in, Ahmet Hamdi Akseki’nin, Suphi Tanrıöver’in onu yazıya ve düşünceye çağırışları, bir arayış içerisinde olduğunun göstergesidir. Bu arayışını, 1934 sonrasındaki süreçte bir rotaya oturtuyor. Arayışı devam ediyor aslında. “Ballar balını buldum” dedikten sonra, Yunus’un ifadesiyle söyleyecek olursak, “Kovanım yağma olsun” demiyor o. Kovanını yeniden kurmaya, kovanının peteğini yeniden örmeye devam ediyor.

1934 yılında, Nazar sahibi ile ilk karşılaşmasının ardından, epey bir süre sonra gidiyor Abdulhakim Arvasi’ye. Gittiğinde bir cuma günüdür. Camide namaz kılıyor. “Elinizi öpme saadetine erebilir miyim efendim?” diyor. Sonra yeniden salaş yaşamaklara uğruyor. Tekrar gidiyor, tekrar toparlanıyor. Ne zaman Eyüp’e gitmişse onarılıyor. Eyüp’ten uzaklaştıkça da iç sıkıntılarına gark oluyor. Sonunda gide gide duruluyor. İstikametini buluyor. Ağaç dergisi bir deneyimdir onun için. Sanat, edebiyat anlamındaki, düşünsel duruşunu, zihnî algısını sergilemesine bir imkân buluyor Ağaç dergisiyle. Büyük Doğu’yla siyasal, düşünsel tutumuna bir açıklık getirmiş oluyor.

Bir gün Abdulhakim Arvasi’ye, “Senfonya”yı götürüyor. Ya da bir başka yazısı da olabilir. Okuyor ve hiçbir şey söylemiyor. Belki de hoşnut olmamıştır metindeki ifadelerden. Ama neticede, hoşnutsuzluğuna rağmen herhangi bir ifadede, tarizde bulunmuyor. Ancak şunu söyleyebiliyor: “Keşke bu kadar zeki olmasaydın.” Kendisi de diyor ki, ““Muhakkak olan şudur ki, ben kendilerini tanımadan dik bir kaya üzerinde gururla dünyaya karşı dikilmiş uyuz bir keçiyken, tanıdıktan sonra; yere inen ve geçtiği yol boyunca memeleri süt koyuveren memeleri şiş bir koyun olmuştum. Otuz yaşına kadar tıknefes yaşayan ve bir iki şiir kitabından başka bir şey veremeyen ben, ondan sonra, piyes, fikir, tetkik, dâva, tez; kırk elli ciltlik bir çapa doğru yükselecektim. Varsın benim “lâhik şair” olduğumu görmeyenler bana “sabık şair” desin, şiir ve sanata sırt çevirdiğimi sansın ve buna hayıflansın…” ifadeleriyle onun elinde pişmesini, olgunlaşmasını alenen ilan eder. Demek ki Arvasi, onun hayatına bir istikamet kazandırıyor. Onun hem zihni anlamda ön açıcılığını yapıyor. Hem düşünsel bir tavrı kuşanmasına katkıda bulunuyor. Hem de onu bir tavır adamı hâline getirmek suretiyle kontrolünü de yapıyor aynı zamanda. Üretimine engel olmuyor, ona bir ufku işaret ediyor.

Hüseyin Su, Necip Fazıl ve Büyük Doğu söz konusu olunca Bâkî’nin “Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal/Bâkî kalan bu kubbede hoş bir sadâ imiş” beytini hatırladığını söyler. Duran Boz’un hatırına Necip Fazıl ve Büyük Doğu deyince ne gelir?

Hüseyin Su, bu hatırlayışında isabet etmiştir. Necip Fazıl, gerçekten de hoş bir ses bırakmıştır. Bu hoş sesin elden ele taşınacağına inananlardanım. Hâlâ ilk günlerdeki canlılığı içerisinde Büyük Doğu düşüncesinden bahsediliyorsa, Necip Fazıl üzerine anma günleri düzenleniyorsa, Büyük Doğu’nun tıpkıbasımlarının yapılması arayışı devam ediyorsa Büyük Doğu’nun yanık bir ses bıraktığının, içimizde güzel bir ses bıraktığının alametidir. Bu sesin taşınması gerekir. Ama aynen bu sesin tekrar edilmesi bir yarar sağlamaz. Onun okuma önerisine, tarih ve edebiyat okuma önerisine dikkat kesilmek suretiyle yeni yollar keşfetmek zorundadır Türk insanı. Ama hep o sesi, özlemle, hasretle anarak, o sesin insanımızda bıraktığı izleri görerek bunu yapmak gerekir.

Necip Fazıl, Büyük Doğu’nun manifestosu olan yazısında şunları söyler: “Öyleyse Büyük Doğu, çizmeli ayaklarla dışımızdaki iklimlere doğru bir yolculuk olmak yerine, rüzgârdan hafif topuklarla içimizdeki iklimlere doğru bir sefer…” Bu dergiye neden Büyük Doğu ismi verilmiştir ve Türkiye için Büyük Doğu ne anlama gelir?

Büyük Doğu’nun çıktığı dönemde tek bir öneri vardır. Bu öneriyi ise kuşkusuz muasırlaşmak, çağdaşlaşmak, modernleşmek oluşturuyor. Açıkçası Avrupa uygarlığını yaşama ölçütü olarak almayı gündem konusu hâline getiriyor. Bunu bir yaşama biçimi, inanma biçimi hâline dönüştürmek vazgeçilmezi oluyor dönemin.

Necip Fazıl, Büyük Doğu adlandırmasıyla ikinci bir yol ortaya koyuyor aslında. Avrupa’nın dışında bir başka seçenek de var demek istiyor. Doğrudan tam olarak söyleyemese de bu seçeneğin adını, bir Asya vardır, bir Büyük Doğu vardır, Doğu’ya dikkat kesilmek gerekir diyor. 1938’de bir şiir yarışması açılıyor. Bu şiir yarışmasına katılmak için “Büyük Doğu Marşı”nı yazıyor Necip Fazıl. “Büyük Doğu Marşı”, yolun başlangıcında bir şiire ad olurken sonradan bir yön işaretinin, yol işaretinin ifadesi olarak dergiye de ad oluyor.

Bir yazarın eserlerinin anlaşılırlık seviyesi farklıdır. Kimi eseri kolayca anlaşılabilirken, kimi eseri de kolay hazmedilemez, zor gelir. Bu bakımdan Necip Fazıl’ın ilk olarak hangi eserleri mutlaka okunmalıdır?

Öncelikle hikâyelerinden başlanması gerektiğini düşünüyorum. Sonrasında ise biyografik romanı olan Kafa Kâğıdı, Aynadaki Yalan’la devam edilebilir. Arkasından da Çile, Çöle İnen Nur, Es-Selâm, Hz. Ali, O ve Ben, Babıâli, Yunus Emre, İbrahim Ethem, Tohum, Bir Adam Yaratmak gibi eserleri okunabilir.

Necip Fazıl’da onunla bütünleşen, ona yakışan sert, keskin, kesin bir dil ve üslup var. Bu üslup, yaşadığı dönemdeki siyasî cereyanlardan mı kaynaklıdır, yoksa Necip Fazıl, karakter olarak da sert ve cevval biri midir?

Bence Necip Fazıl, yıkılış sürecindeki bir devletin, bir uygarlığın temsil durumunu şahsiyetinde taşımak istediği için o derece serttir. Çünkü imparatorluk yıkılıyor, buna tanık oluyor. Aile çöküyor, buna tanık oluyor. Böylesine bir tanıklık, boyun bükmeyi gerektirmeyecektir herhalde. Bir sorumluluğu da kuşanmanın sonucu olarak dik duruşu, sertliği ve keskin tavır adamlığını getirecektir beraberinde. Ondan olsa gerektir.

Geçtiğimiz günlerde Necip Fazıl’ı, Büyük Doğu’yu ve onun arkadaşlarını anlattınız genç öğretmenlere. Bu söyleşi aracılığıyla, hem gençlerimize hem de öğretmenlerimize neler söylersiniz?

Gittikçe kitaba yabancılaşan, okumaktan uzaklaşan bir toplumuz. Oysa bizim inancımızın odağını kitap oluşturuyor. Bizim inancımızın odağını oluşturan ilâhî vahiyde, okumakla dirilmeye çağrılıyor insan. Kitabın sesine dikkat kesilmeye çağrılıyor insan. Kitabın sesine dikkat kesilmeye çağrılan insanın, kitaba yabancılaşması düşünülebilir mi? Eğer böyle bir durum varsa, süratle kitapla ve okumayla barışmanın gerçekleştirilmesi gerektiğini ve aradaki uçurumun kapatılması gerektiğini söylerim genç arkadaşlara. Bu genç arkadaşlar, yeni nesli yoğurmanın gayreti içerisinde olmalılar ki onları özgün metinlerle tanıştırmalılar. Bunu yaparken bir düşünce ufkunu işaret etmeliler. Böylelikle ödevlerini ve sorumluluklarını yerine getirmiş olurlar. Başka türlü bu yolun aşılacağını sanmıyorum ben.

“Büyük Doğu’nun Ruhu Necip Fazıl” isimli bir çalışmanız var. Önümüzdeki günlerde, bu çalışmanızı geliştirerek yeniden yayınlatmayı düşünüyor musunuz?

Büyük Doğu’nun Ruhu Necip Fazıl” çalışmasıyla biyografik anlamda, sade, muhtasar bir Necip Fazıl biyografisi yazmak istedim. Necip Fazıl’ın düşüncesine dikkat çekmek gerektiğine inandığım için bunu yaptım. Elbette, yeni dönemde de bu tür çalışmalar yapmayı tasarlıyorum. Necip Fazıl ile başlayan süreç, bizim düşünce hayatımızın temelini oluşturan bir süreci imlediği için Necip Fazıl’a öncelik vermek gerektiğini düşündüm. Bu sebeple ilk onu çalıştım. Umarım diğer öncülerle ilgili çalışmaları da yapabilirim.

Bu güzel söyleşi için teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim.

 

Hatice Ebrar Akbulut

Yayın Tarihi: 24 Mayıs 2016 Salı 14:55 Güncelleme Tarihi: 25 Mayıs 2016, 10:01
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Abdurrahman
Abdurrahman - 5 yıl Önce

Bir sürü isim sayılmış... Sadece birine değineyim. Ömer Lekesiz... Daha Üstad'ın "bu eseri yazmak için yaratıldım" dediği İdeolocya Örgüsü'nün ismini bile doğru telaffuz edemeyip "İdeologya Örgüsü" der ve ardından da "Necip Fazıl bile kendi yazdığı bu eseri anlayamamıştır." diyen biri nasıl oluyor da hem Büyük Doğucu oluyor, hem de Büyük Doğu'ya katkı sağlıyor?58 eser sahibi ve Üstad'ın "Beni anlayan bir sen varsın" dediği Salih Mirzabeyoğlu'nun yok sayılması bahsine girmiyorum bile...

Ahmet UNCU
Ahmet UNCU - 5 yıl Önce

Üstadın biyolojik hayatı yanında edebiyat alanına, fikir ve inanç alanına nasıl ışık tuttuğunu resmeden güzel bir röportaj olmuş. Davaya sadakat gerek yazıları ile ve gerekse yaşayışı nasıl olunabileceği yönlerine ışık tutulmuş. Tebrik ve takdirlerimle.

banner26