banner17

Dünya mabet-market savaşıdır!

Murat Zelan'a soramazsın denilenleri Abdüssamed Bilgili sordu ve çok çarpıcı bir söyleşi ortaya çıktı! Buyrun…

Dünya mabet-market savaşıdır!

Murat Zelan hala yazıyor mu? Yazıyorsa nerede, ne yazıyor?

Evet, hâlâ yazıyorum. Aslında günlük bir gazetede düzenli yazılar yazarak hayatımı sürdürmek isterdim, ama kısmet değilmiş. Yine yazarak sürdürdüğüm bir memuriyetim var. Ama esas itibariyle evimde, bilgisayarımın başına geçip edebi metinler yazıyorum. Hikâyeler, roman(lar). Hikâyelerin bir kısmı (Aydan Gelen Maymun, Büyük Yazar, Enteller Meydanı) Karagöz Edebiyat dergisinde yayınlanmıştı. Yayına hazır bekleyenler hikâyeler de var. Fakat genelde biri bitmeden diğerine başlıyorum, bu nedenle birçoğu eskiz halinde emek bekliyor.

Murat Zelan, Amerika Diye Bir Yer YokAmerika Diye Bir Yer Yok!” gibi çok artistik bir kitabın yazarısınız. Sizin de deri ceket giyip güneş gözlüğü taktığınızı biliyoruz. İnsanca ve artistçe mi yaşıyor Murat Zelan?

İnsanca yaşıyorum, bazen artistlik de yaparım.

Kitabınızda Muhammed Ali’den, Che’ye, Che’den Turgut Özal’a, Turgut Özal’dan Gorbaçov’a kadar belki de milyonlarca (tamam biraz abartmış olabilirim, ama abartmak da lise edebiyat öğretmenlerine göre sanat)  isimden bahsediyorsunuz. Kitabınızın sonuna bir kişi dizini koymaya kalksak amiyane ifadeyle ayvayı yeriz. Sözü nereye getireceğim? Şuraya: Murat Zelan hangi kaynaklardan besleniyor?

İlkokul yıllarım boyunca, her pazar, saat 10.00’da, ayine gider gibi TRT’deki kovboy filmlerini izledim. Kızılderilileri sevsem de, favorim John Wayne’di. Aynı yıllar içinde yayınlanan hiçbir Cüneyt Arkın filmini izlemeden yatmadım. Yine, aynı dönemde 30-40 sefer arka arkaya izlediğim halde aynı timekodlarda aynı neşeyle güldüğüm yüzlerce Kemal Sunal filmleri mevcut. Çizgi romanları sevdim, çok sevdim; büyüdüğümde Mary Jane’e sahip olmak için Örümcek Adam olmak istedim, Conan sayesinde “at, avrat, silah” geleneğine bağlandım, Martin Mystere’i keşfettiğimde büyümek üzereydim, erken çocukluk dönemimde keşfedip bütün maceralarını okuyamadığına hayli hayıflanmışımdır. Bunun gibi daha pek çok çizgi romanım vardı. Orhan Pamuk’un babasının bavulu gibi, benim de şifreli bir James Bond çantam vardı, çizgi romanlarımı onun içinde saklardım. Rekorlar Kitabı, Gençlik Ansiklopedileri en sevdiğim kitaplar arasındaydı. Benim olayım daha çok kim kimi döver, kim daha güçlü, kim daha hızlı sorularına cevap arayan bir çocukluktu. Belki bu yüzden, yazları, zorunlu öğle uykularında, pikemin altında oyuncak askerlerimle mini savaşlar yapardım. Bir keresinde yine o beyaz pikenin altında, “Allah’ım, büyüyünce yakışıklı olmak; Elvis Presley, Cüneyt Arkın ve Bruce Lee’ye benzemek istiyorum. Senin gücün her şeye yeter” diye dua etmiştim. Oldu sanırım. Bu arada, karga kovalamışlığım da vardır; eski bir köşkün tavan arasında. Aslında bütün bu itirafları yaptıktan sonra, ilerleyen yaşları anlatmaya gerek yok: İnsan 7’sinde ne ise, 70’inde odur.

Ancak, kitabımla ilgili sözleriniz için defans yapmak zorunda hissettim. Bir kere abartmanızda bir beis yok. 68’lilerin bir sözü vardır: Abartı, yeniyi yaratmaya başlamaktır! Bu mesele bir yana, isimler önemlidir. Hele günümüzde daha da önemlidir.

Her şeyden önce bir gazete, bir dergi temposundaki yazılardan müteşekkil bir kitap bu. Bu çağda yazılmış. Bu çağ diyorum çünkü bu çağ, öncekilere oranla daha fazla, üstelik “milyonlarca” kez fazla kahramanın sivrildiği, öne çıktığı bir çağdır. Rönesans’tan önce pek az olayın faili vardı, birçok olay faili meçhuldü, çünkü insan kendini ortaya dökmezdi, ama Rönesans’la birlikte, insan olayın merkezine oturmuştur, böylece olayın kahramanı ve olayın faili ortaya çıkmıştır. Gombrich, bütün dünyanın itibar ettiği Sanatın Öyküsü kitabının ilk cümlesinde, “aslında sanat diye bir şey yoktur, yalnızca sanatçı vardır,” diyor. Yaşadığımız bu modern dünya, insanın dünyasıdır. Jan Van Eyck, tablosunun birine, belirsiz ama kibirli, ağdalı bir şekilde “Jan Van Eyck buradaydı” yazana kadar, hiçbir ressam, yaptığı resme imza atmaya cüret etmemiş, akletmemişti. Jan Van Eyck’ten bu yana bütün resimlerin ressamları var artık. Bütün şiirlerin şairi, bütün müziklerin müzisyeni, bütün nesirlerin yazarı; bütün olayların, bütün fiillerin faili… O yüzden, “günün birinde..” diye başlamıyor hikayelerimiz, “günün birinde Adem…” diye başlıyoruz. Devrim’den söz ederken devrimci önem kazanıyor, romandan bahsederken romancı, siyasetten bahsederken siyasetçi, şarkıdan bahsederken şarkıcı… Velhasıl, durum böyle.

Murat ZelanŞimdi, hangi kaynaklardan besleniyorum? Liste insanlık tarihi kadar uzun, insanlık tarihi kadar eski. Sayısal olarak ele aldığımızda 10’ar, 15’er kitabını okuduğum yazarlar, bir o kadar ve hatta daha fazla filmlerini izlediğim yönetmenler, oyuncular var. Bunun yanında Platon’dan Heidegger’e, Alain’den Dostoyevskiye, Faulkner’a, Zweig’a, Nurullah Ataç’a, Ömer Seyfettin’e, Kemalettin Tuğcu’ya, Oğuz Atay’a, İlber Ortaylı’ya, Sezen Aksu’ya, Münir Nurettin Selçuk’a, Barış Manço’ya, Cem Karaca’ya, Ezop masallarından Dede Korkut masallarına, Akira Kurosawa’dan Yücel Çakmaklı’ya, Charlie Chaplin’den Atıf Yılmaz’a kadar, klasik ve modern, yerli ve yabancı, irili ufaklı yapıtlara uzanan bir liste var. Neticede o kadar çok şey var ki. Ama hangisinin daha tesirli olduğunu bilemem. Küçük Prens’in Komünist Manifestodan, Bruce Lee filmlerinin her gün okullarda okutulan Gençliğe Hitabe’den daha büyük etki yapmadığı, Fatih’in fedaisi Kara Murat’ın Tolstoy’un Hacı Murat’ından daha etkili olmadığı ne malum? Hepimiz klasikleri okuyoruz, amenna; fakat edebiyatçılarımız bile sıradan kahve sohbetlerinde birbirlerine Dostoyevski romanlarından pasajlar aktarmak yerine, Nasrettin Hoca fıkraları anlatırlar, çünkü doğasını şekillendiren odur. Biz hesaba katmasak da Nasrettin Hoca, 700 yıl sonra bile bizi en çok etkileyen, besleyen insanların başında geliyor. Hiç düşündünüz mü? Neden bu topraklarda yaşayan insanların aklına cami deyince hemen kubbeli ve minareli bir yapı geliyor? Çünkü biz farkında olmasak da, Mimar Sinan, öyle bir kaide, öyle bir eser bütünlüğü koymuştur ki, eserleri vasıtasıyla bizleri okuduğumuz yüzlerce kitaptan daha çok etkilemiştir. Bazen bir aforizma, bir cümle, başımızdan geçen herhangi bir hadise, gördüğümüz bir rüya, bir sevgili, baktığımız harikulade ya da kokuşmuş bir manzara, çocukken banyoda gözümüze sabunun yakıcı etkisi filan gibi şeyler bir kitaptan, bir filmden daha dönüştürücü, daha etkileyici olabiliyor. Freud insanları okumak, insanları analiz etmek için rüyalara yönelirken, herhalde böyle bir öngörüden yola çıkmıştı, yoksa hangi kitapları okuyor, hangi müzikleri dinliyorsunuz türü anket soruları yöneltir, insanları şıpınişi analiz ederdi. O yüzden bizi besleyen, bizi başkalarından farklı kılan kaynaklar sadece kitap, film, müzik veya isim, şehir, hayvan gibi şeyleri öğrenerek anlaşılamaz. Bu etki, bizim hiç hesaba katmadığımız kadim ve görünmez değerler, kişiler olabildiği gibi, çoğu kez bir “dönem” de olabiliyor. Mesela Ece Ayhan, birkaç yazısında, söyleşisinde İsmet Özel, Sezai Karakoç ve Cemal Süreya için “cumhuriyetle yaralanmışlardır” diyor. Diğer yandan Adolf Hitler’in Yahudilerden nefret etmesinin sebebinin, lise yıllarında aynı sınıfta okuduğu eşcinsel ve ispiyoncu bir Yahudi’ye dayandığına ilişkin tezler vardır. Hitler’in Kavgam kitabında bunu doğrulayan ifadeler var. Demek ki bütün dünyayı değiştirebilecek kadar güçlü bir öfkenin kaynağı dahi, çok öznel, çok anlık bir hadise olabiliyor. Kaldı ki, ben “okuma” eylemini kitaplara endeksleyen biri asla olmadım. Bir tablonun, bir arkadaşın, bir düşmanın, bir manzaranın, bir filmin, bir haleti ruhiyenin, bir hastalığın, bir hatanın, bir günahın, bir kedinin, bir bulutun ve bunun gibi her şeyin bir “okuma” aracı olduğunu düşünmüşümdür. Dolayısıyla; kaynak, daima insanın kendisidir. Son söz: Akıllı Arı (Maya), bal toplayacağı her çiçeğe konar.

İsmail Kılıçarslan
İsmail Kılıçarslan

Bu dünya Müslümanlar için mabet, Amerikalılar için market!

İsmail Kılıçarslan, “amerika sen busun / nokta nokta çocuğusun” diyor. Siz “Amerika Diye Bir Yer Yok” diyorsunuz. Nedir bu Amerika’yla alıp veremediğiniz? Onlar bize Coca-cola ve Elvis Presley vermedi mi?

Amerikan toplumu her şeyin “daha”sını  ister… Amerikan toplumunun ilkesidir bu… Daha büyük evler, daha hızlı arabalar, daha fazla güç, daha çok para, daha çok enerji… Bu, kapitalist yaşam öngörüsüdür, dünya nimetlerinin tümüne egemen olmak arzusudur. Bu kapitalist şehvet, Amerikalıların azgınlaşmasına, dünya nimetlerinden hak ettikleri paydan çok daha fazlasını istemesine, giderek bu payı  gasp etmelerine, başka milletlerin hakkına tecavüze kadar uzandı. Bu azgınlık, vahşi kapitalizmin önünü açtı: Somalililerin altın madenleri için kurşuna dizilmelerinden tutun da, ozonun delinmesine, küresel ısınmaya kadar bir dizi olayı tetikleyen işte bu vahşi kapitalizm anlayışıdır. Müslüman dünya görüşüne göre yeryüzü  insan için “mescit” kılınmıştır; kapitalistler ise adeta yeryüzünün insana bahşedilmiş bir “market” olduğuna inanıyorlar. Bu dünya Müslümanlar için mabet, Amerikalılar için market, işte bundan kopuyor kıyamet. Tabii, bu çatışmanın bir tarafında yalnızca Amerika değil, Amerikanizmi savunan, Amerikanlaşmış bütün toplumlar, hatta ve hatta Amerikanlaşmış Müslümanlar da var. Diğer tarafta ise, başını Müslümanların çektiği Amerikanlaşma karşıtı kutuplar var. Bu da kapitalist anlayış ile İslami yaşam tarzının çatışmasına sebep oluyor. İşte bize düşen de bu kutuplaşma içinde kadın, terör, işçi, milliyetçilik, din, Coca-Cola, Elvis Presley, Osman Hamdi, şiir, roman, popüler kültür, mercimek çorbası, fırında patates; aklınıza ne geliyorsa, her şeyi bu kutuplarda konumlandırmaktır. Amerika da öyle yapıyor; Amerika da konumlandırıyor.

Amerika, yeryüzü  nimetlerini arsızca, pervasızca tüketmek için geçtiğimiz yüzyılın başından beri, dünyaya “özgürlük” vaat ediyor. Yaptığı her operasyonun adına özgürlük operasyonu diyor. Misal, yirminci yüzyılın başında gerçekleşen ABD-Filipinler savaşında, Amerika, bu savaşı “İnsanlığa Özgürlük Savaşı” olarak nitelemiş ve bu özgürlük beş yüz bin insanın “yaşama özgürlüğü”nün ellerinden alınmasıyla ve Filipinler’in “sömürgeleştirilmesiyle” son bulmuştu. Yirminci yüzyılın başında gerçekleştirdiği savaşı “İnsanlığa Özgürlük Savaşı” olarak tanımlayan Amerikalılar, yirmibirinci yüzyılın ilk savaşı olan Afganistan harekâtını “Ebedi Özgürlük Harekâtı” olarak tanımladılar. 11 Eylül bahanesiyle gerçekleştirilen Irak harekâtı da Amerikalılar tarafından “Irak’a Özgürlük Harekâtı” olarak adlandırıldı. Bir özgürlüktür gidiyor, ama kimin için özgürlük… Özgürlüğün karşısında duranların adı kimi zaman “demir perde” oluyor, kimi zaman “yeşil kuşak”… Kadına özgürlük adı altında kadın köleleştiriliyor, işçi hakları adı altında işçi köleleştiriliyor, çünkü bütün özgürlük alanları üretime endeksli… Orta sınıf ve alt sınıf insanların üretmesi, hizmet etmesi gerektiği için çalışma hakkı var örneğin, ama çalışmama hakkı diye bir şey yok… Oysa İslam, kadının köleleştirilmesinin önüne geçmek için çalışmama hakkını temin ediyor… Tamamen iki zıt dünya görüşü bunlar.

Benim derdim Amerikanizmle, Amerikalılarla değil. Bir sistemi beslemekle o  sistemin kurbanı olmak birbirinden farklıdır. Malcolm X, “ben Amerikanizmin kurbanı milyonlarca insandan biriyim” diyordu. Henry David Throreau, karayolları vergisini ödemeyi reddetmezken, seçim vergisini ödemeyi reddederek o sistemi beslememeye gayret ediyordu. O yüzden sistem ile menşe karıştırmamaya özen gösteririm. Henry David Throreau Amerikalıdır, ama Amerikanizmin parçası değildir; Muhammed Ali Amerikan pasaportu taşımaktadır, ama yıllarca hapis yatmak ve şampiyonluğunu iade etmek pahasına Amerika adına Vietnam’da savaşmayı reddetmiş, Amerikanizme meydan okumuştur. Amerikan edebiyatını örneğin O’Henry’yi, Amerikan müziğini örneğin Bob Dylan’ı, Amerikan sinemasını örneğin Sydney Lumet filmlerini önemserim, o ayrı… Hatta “Amerika Diye Bir Yer Yok” kitabının yazarı olarak, dünya sineması kategorisinde, bağımsız Amerikan yapımlarının yanı sıra Hollywood yapımlarını bile sevdiğimi yüksek sesle söylemekten kaçınmam. Ama bunu söylerken şunu da ilave edeyim; dünyada artık Amerikan kültür emperyalizmi daralıyor, geriliyor. Uzak Doğu sineması taarruza geçti; Çin, Kore ve Japon filmleri yeni bir soluk açtı, son dönemdeki Kuzey Avrupa filmleri o monoton, bütün karakterlerin varoluş sorunları yaşadığı bunalım Avrupa sinemasına farklı renk getiriyor; Kanada ve Avustralya’nın yanı sıra Ortadoğu’dan da parlak filmler çıkıyor… Edebiyata gelince, 19’uncu yüzyıl bariz biçimde önce Fransız romanının, ardından Rus romanının yüzyılıydı, 20’nci yüzyıl ise Amerikan romanının… Ve fakat, dünya artık İtalyan edebiyatını, İspanyol edebiyatını, Latin edebiyatını, Doğu Avrupa edebiyatını, Asya edebiyatını da tanımaya başlıyor. Türk edebiyatının hinterlandı maalesef henüz yeterince genişlemedi, şiirimiz zaten kalite olarak dünya şiirinde çok nitelikli bir yere sahipti, roman maceramız da artık yerli yerine oturmaya, hem tematik bakımlardan, hem dil bakımından olgun eserlerini vermeye başladı. Henüz mutlu son yok, ama en azından umutlu sonu görüyoruz.

Murat Zelan

Türbe Sokak, No:9

“Türbe Sokak, No:9” isimli bir roman çalışmanız varmış… Yazıyor musunuz, nedir son durum?

Bilgisayarımda duruyor. Arada bir açıp göz atıyorum… On yıl olmuş, on yıl önce oyun oynarken bir bodrum katında kilitli unuttuğum bir çocukluk arkadaşım gibi; ben çok dönüp dolaşmışım, bir sürü yer gezip görmüşüm, bir sürü şey yaşamışım, bir sürü şey yapıp etmişim, o ise hep bodrumda kalmış, hiç gelişmemiş, hiç büyümemiş, hâlâ aynı oyunu oynuyor, hâlâ bulunmayı bekliyor…  Bunca yıl sonra oyuna devam edip etmemek konusunda sarahate kavuşabilmiş  değilim. Yine de bazen ufak tefek düzeltmeler, eklemeler, çıkartmalar yapıyorum. İnşallah, günün birinde adamakıllı girişeceğim. Fakat, başka roman çalışmalarına da heves ediyor, notlar alıyorum. Şu aralar henüz olgunlaştırmadığım bir macera romanı kafamı  kurcalıyor.

Bir de “kimsesizler yurdu”ndan bahsediyor arkadaşlarınız… Kimler kaldı o evde? “Türbe Sokak, No:9”la ilgisi ne bu evin?

Size “kimsesizler yurdu” diye söylenen, sosyal hizmet ve çocuk esirgeme kurumlarına bağlı  olan bildiğimiz çocuk yuvaları ve yetiştirme yurtları… Ben, İstanbul’da, çocuk esirgeme kurumlarında büyüdüm; ailesiz, köysüz, memleketsiz… Türbe Sokak, No: 9 ekseriyetle o yurtlarda arkadaşlık bağları kurmuş insanların sığınağı olarak başladı, sonra o sığınağa birçok insan geldi. Ev, İstanbul’da, Fatih’teydi. Efendi Baba dediğimiz bir velinin eviydi; adını bilmiyorduk, Bursa’da yaşayan mübarek bir zat, bir şeyh, bir dervişti. Metruk bir binaydı. İki kanatlı kapısı vardı ve normal bir kilitle değil, zincirle kilitleniyordu. Hakan Abi, daha ilk gün, evin demir kapısını kilitleyen zinciri havada döndürerek karşıdaki mezarlığa yolladı: “Bu kapı bütün mustazaflara, bütün yolda kalmışlara açık olacak,” dedi. Öyle de oldu. Efendi Baba’nın dervişliği ile Ebubekir Kurban’ın genişliği ve Hakan Albayrak’ın delikanlılığı birleşince, evin kapısı Mevlana’nın dergâhı gibi herkese açıldı. Senin benim yatağım diye bir şey yoktu, erken gelen yatıyordu, iki yıl boyunca kimisi bir gün, kimisi beş ay, kimisi bir yıl birçok kişi kaldı orada, mülksüzler başı çekiyordu.

“Amerika Diye Bir Yer Yok!” kitabını askerdeyken yayınladığınızı  öğrendim. İzne geldiğinizde de kitabınızı imzalamışsınız…

Evet, doğru. Kitaplaşmasını  istediğim yazıları derlemiştim, ama kitaplaştırmak için vaktim yoktu, çünkü yaşadığım hayat canımı sıkıyordu. Otuz yaşıma yaklaşmama rağmen askere gitmemiştim. İstanbul da o oralar maşallah sıkıyönetim ilan edilmiş gibi, kafeleri, sokakları polislerle doluydu, zırt pırt “Asayiş! Kimlik kontrol!” diye İstiklal’deki kafelere giriyor, taciz ediyorlardı. Bir an önce askerliği aradan çıkarmak, böylece devletle aramdaki problemi çözmek ve döndükten sonra hayatımı yeniden evirip çevirmek, evlenmek, ehliyet almak, kayıt yeniletmek, pasaport çıkartıp yurtdışına çıkmak istiyordum. Nitekim, bu düşüncelerle askere gittim, ben askerdeyken, kitap, Birey Yayınları’ndan çıktı. Aynı yıl, bir arkadaşımın nikâhı için izne gelmiştim, Vadi Yayınları’nın sahibi Ercan Şen de, fırsattan istifade Ankara’da imza günü düzenledi, imzaları attıktan sonra yeniden kışlaya döndüm. Olay bundan ibarettir.

Hakan Albayrak çok büyük bir adam!

Kitabınızın editörü Murat Menteş. Kitabı Hakan Albayrak’a ithaf etmişsiniz. Sıkı dostlarınız var?

Murat Menteş
Murat Menteş

Evet, çok sıkı, çok iyi, çok güzel dostlarım var. Hakan Albayrak ve Murat Menteş  bunlardan sadece ikisi. Menteş’le Gerçek Hayat’ta birlikte çalıştık. Arkadaşlığımız ise çok daha eskiye dayanıyor. Yakın arkadaşlıkların büyük çoğunluğu gibi, Menteş’le de süreç içinde değil, anında dost olduk. 1997’de tanıştık, onlar Şehrengiz diye bir edebiyat dergisi çıkarıyorlardı, ben Yeni Şafak’ta çalışıyordum, aynı yıl Menteş sıklıkla bizim evde kalmaya başladı; hayallerimizi, heyecanlarımızı, projelerimizi, ekmeğimizi, paramızı, kitaplarımızı, hikâyelerimizi, gecelerimizi, gündüzlerimizi, öfkelerimizi paylaştık, ama ilk defa Gerçek Hayat dergisinde birlikte çalıştık. Haliyle, birbirimizin işlerini yakından biliyorduk. Sağolsun, ben askerdeyken Menteş kitapla ilgilendi, o dönemde derginin görsel yönetmeni olan çok sevdiğim arkadaşım Numan İlhan’ı da yanına alarak kapak tasarımından iç tasarımına kadar kitaba büyük emek harcadılar, son şeklini verdiler. Bu vesileyle bir kez daha teşekkür ederim.

Kitabı Hakan Albayrak’a ithaf ettim, çünkü Hakan Albayrak çok büyük bir adam. Çok büyük, çok asil bir ruh. 1991’de, Ebubekir Kurban aracılığıyla tanıştığımız akşam bütün Avrupa’yı dize getirmekten, bütün Avrupa’yı fethetmekten bahsediyordu… Ve bütün bunları öyle artistlik olsun filan diye söylemiyordu, elbette realist değildi, elbette romantikti, elbette realpolitik değil hayalpolitikti, ama kalbiydi, hasbiydi, kendisinin düşünmekten heyecan duyduğu, anlatırken yanındakilere heyecan pompaladığı bir şeydi. Ben yazdıklarının tek bir satırını bile okumamıştım. Ama yanı başımda konuşan bu şahane adamın taşkın ruhunu okuyabiliyordum. Orada, yanı başımda, Exupery’nin Küçük Prens’i kadar samimi, bütün kalbiyle Avrupa’yı fethetmekten bahseden ve içinde Hz. Davut ruhu taşıyan kıvırcık saçlı sıska bir Don Kişot duruyordu, ben onu öyle görüyordum ve o adamı o anda çok sevmiştim. Çete dergisiymiş, şuymuş buymuş bilmiyordum, benim için evvelsiz, mazisiz, ünsüz bir şahsiyetti o ana kadar, sadece Hakan’dı işte, Ebuk’un arkadaşı. Gece sabaha kadar uyumadık, o konuştu, ben dinledim, Muhammed Ali’nin, Elvis Presley’in, Yusuf İslam’ın hayat hikayelerini anlattı. Her biri uzun metrajlı film kıvamındaydı. Sonrasında benim üzerimde çok büyük emekleri oldu. Bu nedenle, ilk kitabımı ona adamak istiyordum, hele ki bu kitap devrimden, Elvis Presley’den, Muhammed Ali’den, Bob Dylan’dan filan bahsederse aliyyülala olacaktı, öyle de oldu. Onunla arkadaş olmaktan, onunla dost olmaktan her zaman gurur duydum, duyuyorum ve duyacağım. Hakan Abi, hakkaniyetin adıdır; adaletin, dürüstlüğün, insaniyetin, iyiliğin, faziletin, ama bunların hepsinin damardan olanının adıdır. Allah uzun ömür versin. Adı bin yıl yaşasın!

Murat Menteş’in Korkma Ben Varım’ı geçtiğimiz günlerde yayınlandı. Korkma Ben Varım’ı nasıl buldunuz?

Murat Menteş  son dere kaliteli, nitelikli, kıyak bir yazar. Çarpıcı ve komik. Hikaye anlatımı muhteşem. Yeni kitabı “Korkma Ben Varım” romanını daha birkaç gün evvel temin ettim, henüz okumadım. Siz belki hatırlamayabilirsiniz, Fatih Altınöz’ün bir zamanlar Radikal’de okumadan kitap eleştirileri tarzında yazdığı yazılar vardı, o mealde şunları söyleyebilirim: Kitabın kapak tasarımını çok beğendim, bir macera romanı için biçilmiş kapak, gerçekten o ruhu yansıtıyor… Ayrıca Menteş’in romanı birden çizgi romana, sonra yeniden romana döndürmek gibi son derece zekice fikrini, atraksiyonunu da çok beğendim. Hayırlı olsun, milyonlarca satsın.

Aklın yolu Bir’e  çıkar, ama Bir’e çıkan yolun sayısı türlü olabilir, diyorsunuz. Sizin aklınız hangi yoldan Bir’e çıkıyor?

Her şeyden önce, “Hiç akletmez misiniz?” ayetini bir referans olarak alıyorum. Eğer insan hesaba çekilecekse, ki çekilecek, bu hesap, muhakkak ki, aklın sınırları dahilinde bir hesap olacaktır. Şuna bir bakın: “O, geceyi, gündüzü, güneşi ve ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da Allah'ın emri ile hareket ederler. Şüphesiz ki bunlarda aklını kullananlar için pek çok deliller vardır. Nahl; 12”

Şuna da bakın: “Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için ona (aya) birtakım menziller takdir eden O'dur. Allah bunları, ancak bir gerçeğe (ve hikmete) binaen yaratmıştır. O, bilen bir kavme ayetlerini açıklamaktadır. Yunus: 5) Bu minvalde başka ayetler de var. Demek ki, yeryüzünde her gösterge bir gerçeğe, bir hakikate, bir hikmete binaen yaratılmış; her “göstergenin” bir “gösterileni” var. Ondokuz yaşıma ulaştığımda, şöyle bir kanaate erdim: Her dilin bir kullanıcısı; her varlığın bir dili vardır. Fırtınadan sonra yağmur gelir. Fırtına, yağmurun habercisi, göstergesidir. Bu, bilen için bir dildir. Örneğin, gökte akbabaları gören bir sırtlan için bunda bir hikmet (av, rızık) vardır. Bu, doğadaki bir avcının kullandığı dildir. Avcıya ulaşmak istersen, avı takip edersin. Avcı görünmezdir, ama avın varlığı, avcının yakınlardaki varlığını işaret eder. Diyeceğim o ki, gecenin ardından gündüzün, gündüzün ardından gecenin gelmesi bir harekettir, bu hareket bir konuşma biçimidir, bu hareket bir cümledir, bu hareket bir dildir; bu dil bir şey anlatır; öyleyse muhakkak bu dili, bu hareketi kullanan bir anlatıcı, bir varlık olmalıdır. Bu hareketi sağlayan, geceyi ve gündüzü meydana getiren ben değilim. Eminim, siz de değilsiniz. Öyleyse bu dili konuşan kimdir? Bu bir anlatım ise, anlatıcı kimdir?

Karayiplerde bir kelebek kanat çırpsa, Çin’de kasırga olur. Bu bir iyimserlik mi realite mi peki?

Meseleye nereden baktığınıza bağlı. Eğer, planı yapan sizseniz, bu iyimserlik değil, kötümserliktir. Yok, rakiplerinizin, düşmanlarınızın planı ise, bu iyimserliktir. Adına Kelebek Etkisi de denen Kaos Teoremi’ni ifade eden ve meşhur bir sözdür bu… Bu bilgece sözün doğruluğuna inanıyorum. Dikkat ederseniz, teoremin adı “Kaos” olmasına rağmen, önermenin kendisi, esasen, her şeyin “neden – sonuç” içinde geliştiğine, düzensizlik içindeki düzene işaret ediyor. Bir bakıma “domino teorisi” diye ifade edilen zincirleme reaksiyonla da benzerlikler taşıyor, ama ikisi ayrı şeyler. Kaos Teorisi, dünyayı elinde tuttuklarını düşünenlere, şuna benzer şeyler söyler: Ne yaparsanız yapın, ne kadar hesap ederseniz edin, mutlaka sizin hesap etmediğiniz bir hadise cereyan eder ve dünyayı başınıza yıkar. Bu bakımdan, bu teori gerçekten de insana umut aşılayan, idealist insanları diri tutan bir sözdür. Çünkü hiçbir emeğin zayi olmayacağını da öne sürüyor; yapılan her çalışma, sarf edilen her emek günün birinde bir uç yahut bir son-uç verecektir diyor, günün birinde harcanan emeklerin mükâfatını alacağımıza dair bize garanti veriyor. Dünya tarihi bunun örnekleriyle dolu. En güzel örneklerden biri; 19’uncu yüzyılda ABD’de müzmin bir hayat yaşayan Henry David Thoreau’nun öyküsüdür. Thoreau, hayatı boyunca “Sivil İtaatsizlik” kitabının ilk baskısının tükendiğini göremedi. Ama bir sonraki yüzyılda, Thoreau’nun o kitabındaki fikirler Güney Afrika’daki ve Gandi öncülüğünde Hindistan’daki bağımsızlık hareketlerini ateşledi. Bunlar güzel şeyler. Son olarak şunu söyleyeyim: Dualar, kelebeğin kanat çırpışından başka nedir ki?

Karacaoğlan, bize kadınları nasıl sevmemiz gerektiğini öğretir...

Birçok arkadaş  hangi şairin beyaz atlı şairiniz olduğunu merak ediyor?

Aslında birçok şairi, hakkını  vererek okuyamamış olduğumu itiraf edeyim. Bütün şiirlerini okuduğum şairlerin sayısı fazla değildir. Yine de, beyaz atlı  şaire geçmeden evvel, kanaat sahibi olduğum bazı şairlerle ilgili bir çırpıda şunları söylemek isterim: Öncelikle Yunus Emre’ye geniş bir parantez açayım: Onun hemen bütün şiirlerinde zarafetle örülmüş bilge bir şahsiyet, mütevazılığıyla göklere çekilen yüksek bir ruh, üstün bir ideal uğruna tüm hayatını adamış yalın bir insan ve insanın gönlüne dinginlikle coşkuyu aynı anda zerk eden bir derviş nefesi bulurum. Ayrıca, şiirlerinin bir tür Kur’ân meali ya da bir Kur’ân sohbeti olarak da okunabileceğine dair inancım, Yunus’un şiirine saygımı arttırıyor. Cemal Süreya’nın isabetle “Yunus ki süt dişleridir Türkçenin” demesi gibi, Türkçe açısından elimizde böyle bir hazinenin bulunmasını görmezden gelinemeyecek kadar büyük bir imkân sayıyorum. Bu ülkenin, bu milletin Türkçesinin, Orta Asya köklerinden ziyade, Yunus Emre’nin elinden, gönlünden, ağzından çıkmış bir dil olarak algılanmasının çok daha yerinde olacağı kanaatindeyim. Bunun yanında Karacaoğlan’ı da çok severim; bize kadınları nasıl sevmemiz gerektiğini öğretir…

Yenilikçi, kurucu, etkileyici, estetik ve artistik bir şair olarak Yahya Kemal’i önemserim; Yahya Kemal’i çağdaşı Mehmet Akif’e tercih ederim; çünkü her ikisinin şiirine İslam nüfuz etse de, Mehmet Akif’in şiirlerine İslam’ın dogmatik boyutu yansımıştır, Yahya Kemal’in şiirinde ise İslam’ın estetik boyutu tebarüz eder; bu iki boyut da çok önemli olmasına karşın, Yahya Kemal’inkini daha sanatkârane bulurum. Ama bunların yanında; yazdığı şiirlerle “vatan”  kavramını adeta ümmetin aklına, ümmetin tenine damgaladığı  için kendisini sevdiğim delikanlı adam Namık Kemal gibi, bu iki şairin, Mehmet Akif ve Yahya Kemal’in yazdıkları olmadan, vatan ve millet mefhumlarımızın layıkıyla anlaşılamayacağına inanırım. Ahmet Haşim ve Necip Fazıl’ı da severim, her ikisinin şiirlerindeki musikiyi çok çarpıcı bulurum; hatta sırf o musiki yüzünden, şiirlerini okurken Necip Fazıl için “acaba Türkçenin en büyük şairi olabilir mi?” diye hisse kapıldığım olmuştur. Fakat şiir sadece musikiden ibaret değil. Nazım Hikmet’i bir komünist şair olarak değil de, bir memleket şairi olarak görürüm, vatanperver bir şairdir Nazım, bu bakımdan şiirinde müzik bulamasam da, şiirini yapısal olarak beğenmesem de önemserim; nasıl ki Çanakkale Şehitlerine şiiri ile uzun yıllar Çanakkale Harbi’nin yükünü Mehmet Akif sırtlandıysa, Nazım da özellikle son yıllarında yahut ölümünden sonra yayınlanan kitaplarındaki şiirleriyle, örneğin Kurtuluş Savaşı Destanı, Memleketimden İnsan Manzaraları ve Kuvayi Milliye kitaplarıyla milli mücadeleyi sırtlanmıştır. Yer yer yalakalık mesabesinde rahatsız edici bulduğum bölümler, yer yer bir şairden çok bir romancıya yaraşır bölümler olmakla birlikte, şöyle bir damar, şöyle bir ruh vardır bu şiirlerde: “Ve kavga bittiği zaman / ne çiftlik sahibi oldu, ne apartıman. / Kavgadan önce Kartal’da bahçıvandı, / kavgadan sonra Kartal’da bahçıvan…” Bu kitaplarında yer alan şiirler, Nazım’ın hem kişisel macerasının, hem de şiirlerinin yolculuğunun netice itibarıyla nereye vardığını görmemiz bakımından değerlidir bence. Bütün şiirlerini ilk okuduğum şair Orhan Veli’dir. Muzip bir liseli oğlandır Orhan Veli. Hoştur, bir renktir, ama şiiri büyük bir şiir değildir. Orhan Veli gibi, şiirlerini hoş ama küçük bulduğum pek çok şair vardır; bunların önemli bir kısmı ikinci yeni şairleridir. Eski şiirimizle mukayese ettiğimde, ikinci yeni şairlerinin ekseriyeti de, Garipçiler gibi “insan”ın ve “şiir”in boyunu kısaltmışlardır; lakin kendi şiirini bir geleneğe yaslayan ve şiirinin hedefi olan ikinci yeni şairleri “derin insan” ve “kalın şiir” ortaya koyabilmişlerdir. Bunlar benim açımdan Sezai Karakoç, Cemal Süreya, Turgut Uyar ve İsmet Özel’dir, bu şairlerdendir. Bu dört şair Türk şiirini uzun yıllar sırtlanacak çok önemli külliyat ortaya koydu; bunların her birinin modern Türk şiirindeki yeri, sıralaması farklı kriterlere göre değişebilir, ama benim favorim İsmet Özel’dir. İsmet Özel’in de dallarını budayarak, Erbain’i esas alıyorum. Yalnız, bu iş biraz da dem işidir, bir hal meselesidir. Yarın öbür gün başka bir demde, başka bir haleti ruhiye içinde yaşarken, örneğin daha dinginleşmiş iken bu isim pekala değişebilir; adını zikretmediğim bir şair dahi olabilir. Neticede bir favoriden bahsediyoruz, bir kaideden değil.

Bütün bu sözler üzerinde bize bir mısra söyleseniz de duraksayıp soluklansak?

“Par delicatesse j’ai perdu ma vie” (Nezaket yüzünden hayatımı kaybettim)

Arthur Rimbaud.

Antikapitalist bir yazar olarak sizden “Amerika’da sulh, dünyada sulh”  Abdüssamed Bilgili ifadesini yorumlamanızı istesem…

Bu ifade zaten bir yorum…

Cemal Süreya’nın  “Ankara Ankara / Ey iyi kalpli üvey ana”  dediği Ankara’dasınız. Özlediğiniz bir şehir?

Evet, 5 yıldır Ankara’dayım, zaman zaman İstanbul’u özlüyorum.

Sizi heyecanlandıran bir büyüğümüz?

Henry David Thoreau.

Son olarak emperyalist patateslere karşı bir sözünüz?

Meseleye iyi tarafından bakalım: Emperyal düşünebilmek bir vizyondur. Patates ise nimet.

 

Abdüssamed Bilgili klark çekti!

Güncelleme Tarihi: 13 Ocak 2010, 21:14
YORUM EKLE
YORUMLAR
İbrahim Eryiğit
İbrahim Eryiğit - 9 yıl Önce

Yıllar var ki böyle hoş bir söyleşi okumamıştım. Zelan'a ve Bilgili'ye teşekkürlerimi sunuyorum. Dolu dolu bir söyleşi olmuş. Yüreklerde tat bırakacak ve beyinlerde fırtına yaratacak önemli şeyler söylüyor Zelan. Hafızalarımızı tazeleyici ve yüreklerimizi diriltici bu tarz söyleşi ve yazılara ne kadar da ihtiyacımız olduğunu bu söyleşiyi okuyan herkes teslim edecektir. Selam ve dualarımla...

fkgk
fkgk - 9 yıl Önce

zevkle okuduk iyi adamlarımızla yapılmış harika söyleşilerin aralıksız devamını bekliyoruz.niye böyle nadide şahsiyetlerimizi radyolarımızda ve tv lerimizde ve dahi günlük gazetelerimizde sık sık dinleyip okuyamıyoruz.kitabını seneler önce arkadaş gurubumuzla birlikte okuyup istifade etmiştik.tembellik etmeyip diğer eserlerinide bitirmesini ve bizlerle buluşturmasını şiddetle talep ediyoruz hürmetler.

Bülent Kayı
Bülent Kayı - 9 yıl Önce

Röportaj sağlam. Röportaj boyunca onlarca isimden bahsediyor Murat Zelan. Onu yazmaya yüreklendiren, bunun için çaba sarfetmiş olan, kapı aralayan kişiden hiç bahsetmemiş. İlhami Atmaca'dan. Yeni Şafak günlerinden bunun şahiti olarak not düşmek istedim.

S. Serhat
S. Serhat - 9 yıl Önce

Harika bir söyleşi!? Şimdi iktidara yamanarak Anti-amerikancı olmak moda. Antikapitalist olarak Amerikancı olmak böyle bir şey olsa gerek: "Emperyal düşünebilmek bir vizyondur." Bu vizyonu başbakanın konuşma metinlerinde görüyoruz.

solukluk
solukluk - 9 yıl Önce

bir söyleşi bu kadar mı güzel olur kardeşim. bir adam hem şair hem yazar hem zarif hem de bu kadar yakışıklı olur mu arkadaşım. dopdolu dolapdere, dizginsiz fanzin gibi oldum alimallah. eyvalah zelan kardeş... büyüksün...

murat
murat - 9 yıl Önce

dünya mabet market savaşıdır ve hepimiz marketlerden çokoprens alırız icabında..

merve
merve - 9 yıl Önce

Gerçek Hayat'ın çekirdek kadrosu dağıldıktan sonra hikayeleriyle hemhal olduğumuz Murat Zelan, bu röportajla eski performansından bir şey kaybetmediğini aksine kendisini yenilediğini, zenginleştirdiğini göstermiş oldu. Yeni kitabını heyecanla bekliyoruz...

banner8

banner19

banner20