Dr. Öğretim Üyesi Reyyan Bilge: "Kim olduğumuz, kendi kendimize ve dolayısıyla başkalarına anlattığımız güzel ve tutarlı bir hikâye."

Kübra Nur Kayır ve Beyzanur Keklik, Hüma Dergisi'nin dördüncü sayısı için Dr. Öğretim Üyesi Reyyan Bilge ile söyleşti.

Dr. Öğretim Üyesi Reyyan Bilge: "Kim olduğumuz, kendi kendimize ve dolayısıyla başkalarına anlattığımız güzel ve tutarlı bir hikâye."

Akademik alandaki çalışmalarınızın, farklı kimlik ve sorumluluklarınızın oluşturduğu bir Reyyan Bilge var. Tüm bunların dışında Reyyan Bilge kimdir, nasıl bir hayatın içinden bu zamanlara gelmiştir?

Sorulabilecek en çetrefilli soruyla başlamışsınız. İnsan kendini nasıl tarif eder? Kendini nasıl tarif ettiği, aslında insanı tarif eder. Farklı kimliklerin muhatabı olanların tanıdığı Reyyan’la, benim tüm sorumlulukların şekillendirmesiyle tanımaya devam ettiğim Reyyan birbirinden çok farklı kişiler değil aslında. Durumdan duruma, kişiden kişiye sabit kalan özellikler deneyimlerle olgunlaşıyor. Kimlik ve sorumlulukların dışında ben kimim diye sorduğunuzda en belirgin kişilik özelliklerinden bahsetmek gerekiyor herhâlde. Genel olarak kendiyle barışık, çevresindeki insanları ve olayları gözlemeyi seven ama gözlerken de pasif oturamayan, konuşmalara illa ki dâhil olan her çeşit insanla muhabbetten hoşlanan, farklı görüşleri duymak isterken mizacına, yetiştirilişine ve dünya görüşüne göre belli doğruları yaşamaya çalışan ve kolay iletişim kurulabilen bir insanım. Tabii bu benim kendime dair algım. Ya da sizin beni algılamanızı istediğim tanıtım şeklim.

Hayat akışını ve olayları anlatmak kendi algıladığım Reyyan’ı anlatmaktan çok daha kolay. İstanbul Fatih’te, iki erkekten sonra ailenin tek kız çocuğu olarak dünyaya gelmişim. Fatih İlkokulu’nun ardından Beyoğlu Anadolu Lisesi’ne devam ettim. Sonrası zig-zaglar çizen üniversite hayatı. İstanbul Üniversite’siyle başlayan eğitim bir sene kadar sekteye uğruyor, kısa bir Amerika deneyimi sonrası bu arayı Bilgi Üniversitesi’nde psikoloji okuyarak ve dereceyle mezun olarak bir nebze de olsa kapatıyorum. Sonrası enteresan. Öğrenim hayatım sekteye uğramasa belki de denemeyeceğim yollara giriyorum.

Türkiye’de eğitim hayatına, istediğim şekilde devam edemeyeceğim aşikâr olunca, yüksek lisans ve doktora için Amerika’daki okullara başvuru yapıp burslu kabuller aldığım ama gitmenin heyecanıyla sancısının karıştığı dönemler. Sonrası Amerika yılları. Çok kısa özetlemek gerekirse; Tufts Üniversitesi’nde YL ve doktora bitti, ardından doktora sonrası farklı araştırmalara dâhil oldum ve Worcester Politeknik Ensitüsü’nde (WPI) 3-4 sene kadar yarı zamanlı ders verdim. Tek başıma gittiğim Amerika’dan, +3 kişi ile döndüm. Yüksek lisans bitmeden evlendim, doktora biterken kızım doğdu, ders verdiğim dönemde de oğlum doğdu. Döndüğümüzden beri de İstanbul Şehir Üniversitesi psikoloji bölümünde hem ders veriyorum, hem bölümle ilgileniyorum hem de lisans öğrencilerimle laboratuvarda araştırmalar yapıyoruz. Uzun uzun olaylar anlatıyorum ve bu, bir anlatış biçimi. Kırk senelik ömürden öne çekerek anlatmayı tercih ettiğim olaylardan bana dair genel-geçer birçok bilgiye sahip olabilirsiniz. Ama bu bilgileri herhangi bir yerden bakarak da elde edebilirsiniz.

Tüm bunların üstüne, anlatmayı daha çok tercih ettiğim başka bir biçimi, benlik üzerinden sunayım. Nasıl bir hayat yaşadım? Çok şükür, rahat bir hayat yaşadım. Bu rahatlığın nedeni de sıradan bir insan olmamdan kaynaklanıyor. Sıradan kelimesi yanlış anlaşılmasın ama. Fiziksel, duygusal, zihinsel ve sosyal yönden oldukça doyurucu bir çocukluk dönemi geçirdim. Bunu, tam olarak kim olduğumu ve neye inandığımı irdelediğim, farklı hayat bakış açılarını gören her ergen kadar anlama kaygısıyla geçirdiğim bir dönem takip etti. Sıradanlığın küçümsendiği dünyada, sıradan olmanın çok büyük nimet olduğunu iyice hissettiğim yaşlara geldim artık. Küçükken mesela, farklı olmak isterdim, ergenlik yıllarımdan itibaren zaten her girdiğim grupta farklı kaldığımı düşünmeye başladım.

Ondan sonraki gençlik dönemlerimde ise tam olarak bir gruba ait olamamanın sancılarını çektim ama zamanla aslında çok da farklı olmadığımı anlamaya başladım. Yer yer ayrıkotu gibi hissetmeye devam etsem de bu hissi, kendilik algımın içine yedireli çok oldu. Üstesinden gelemediğimi sandığım durumlar beni fazla boğmadan, bir çözüm çıktı yoluma. Genel olarak olaylara olumlu yönünden değerlendiren bir insan olsam da gerçeklikten kopukluk değil bu. Kendine hedefler koyan, bunlara ulaşmak için kendini yıpratmadan uğraşan, olursa havalara uçmadan yoluna devam eden, olmazsa kabullenip başka meşgalelerle yoluna devam eden bir insanım nihayetinde. Sorunun cevabı çok uzun oldu farkındayım ama ilk intiba önemlidir diyerek, mümkün olduğunca farklı açılardan bir insanın portresini çizmek istedim.

Psikoloji alanını seçmenizde en önemli etken neydi?

İnsanların birbirleriyle iletişimini, nasıl düşündüklerini anlamaya çalışmayı ve gözlem yapmayı seviyorum. Hep sevdim. İnsanlar beni bir yandan çok şaşırtıyor, ama bir yandan da yapacakları herhangi bir şeyi yadsımıyorum. İnsan davranışları teoriyle pratik farkını yansıtıyor; teoride, insanın zerre kadar iyiliğe ya da zerre kadar kötülüğe yönelebileceğini biliyorsunuz ama pratikte eylemlerine şahit olunca yine de üzülüyor, seviniyor, kızıyor, utanıyor, hayran oluyor, korkuyor ya da şaşırıyorsunuz. İnsan “Ahsen-i Takvim” ile “Esfel-i Safilin” arasındaki yelpazede, bir yerden diğerine oynayan, dönüşen, değişen bir varlık.

Psikolojide ilgilenmekten en keyif aldığınız konu, alan hangisidir ve niçin?

Beyin ve davranış arasındaki ilişkiye dair okumak ve araştırmak hoşuma gidiyor. İnsan gibi değişken bir varlığı ve tabii kendimi tanımak, kendi sürecimi anlamak için eşsiz bir yöntem. Benim ilgilendiğim alan kognitif (Bilişsel) psikoloji. Bilişsel kulağa soyut bir kavram gibi geliyor olabilir ama aslında her dakika bile dikkat kesiliyor, algılıyor, hatırlıyor, unutuyor, dil yetimizi kullanıyor, muhakeme yapıyor, problem çözüyor ve karar veriyoruz. Farkında olarak ya da olmayarak bu zihinsel mekanizmaları kullanıyoruz. Kimin neyi, niye yaptığının cevabı, olayları nasıl algıladığında, neleri hatırlayıp, nelerin unutulduğunda saklı. Onun için bu alanlar, özellikle de belleğin işleyişi son senelerde daha da çok ilgimi çekmeye başladı diyebilirim.

Herkesin aslında psikoloji deyince ilk aklına gelen “Klinik psikoloji”. Klinik psikolojide, farklı ekollerle çözemedikleri, içinden çıkamadıkları duygu durumları için size danışanlara terapi yaparak yardımcı olursunuz. Klinik bir uygulama alanı ama alan dışındakilerin çoğunlukla bilmediği şu: İnsanı, gelişimsel süreçleriyle, sosyal mekanizmalarla, bilişsel kapasiteleriyle vb. bakış açılarıyla irdeleyen psikoloji biliminin araştırma alanları ve konuları çok. Psikoloji alanındakilerin muzdarip olduğu bir sorun alan dışına bu çeşitliliği yeterince tanıtamamış olmak.

Günlük yaşantımız içerisinde normalleşen, duyduğumuzda yabancılaşmadığımız bir kelime olan “Benlik” kavramından konuşmak istiyoruz. Nedir bu benlik? Önemi nedir?

Kim olduğumuz, kendi kendimize ve dolayısıyla başkalarına anlattığımız güzel ve tutarlı bir hikâye. Ve bu hikâyenin ana kahramanı da “Benlik” kavramı. Hayatın akışında, benliğin tutarlı olması, kırılmaları eritmesi ve uyuşmazlıkları törpülemesi gerekiyor ki anlatıda ve dahi benlikte kopukluk olmasın. “Sen kimsin?” diye soracak olsam, sizin kendinize dair algınızı, benliğiniz için önemli kavramları yakalamış olurum. “Sen kimsin?” e cevabınız sıfatlar (Örn. karamsar), roller (Örn. öğrenci, evlat), yaptığınız işler ya da eylemler (Örn. öğretmen, gönüllülük) olabilir. Önemli olan kendinizi anlatırken kullandığınız tanımların benlik potasında erimesi. Burada aksaklıklar olmasın diye var gücüyle tüm mekanizmalarımızı dâhil ediyor, potluk olmasın diye elimizden geleni -ki buna bolca kendini kandırma da dâhil- yapıyoruz. Psikoloji bölümünde okuyan öğrencilere ve akademik çalışmalar yürütenlere kullanabileceklere ne gibi önerileriniz olur?

Öğrencilere, genel olarak her düşünceye açık olmalarını salık veririm. Maksat insanı anlamaksa yargılardan berî durmak gerekiyor. Herkesin tabii ki kendi yargıları var, hayata dair doğru yanlış algıları var, bunları bir kenara koyun demiyorum. Fakat gaye başkalarını anlamak ise onların neden bu şekilde davrandıklarını ancak onların penceresinden bakarsanız anlarsınız. Öğrencilere vereceğim bir tavsiye de çok okumaları. Alan o kadar hızlı ve dinamik ki genel olarak değişen bakış açılarına, tartışmanın seyrine, araştırmaların gittiği yöne vakıf olmak gerekiyor. Bu öneri, akademik araştırma yapmayı düşünenler için çok daha önemli oluyor tabii. Laboratuvara başlayan arkadaşlar için verebileceğim tavsiyeler, ilk lab toplantılarında da üzerine basa basa özellikle durduğum birkaç nokta. Akademik araştırmaya hevesli olanların:

1. Meraklarını bir şekilde canlı tutmaları, kendilerini heyecanlandıracak konulara yönelmelerini tavsiye edebilirim. Soru sormaktan çekinmemek, sorulara açık insanları bulmak gerekiyor. Çünkü iğneyle kuyu kazar gibi, çok az insanın ilgilendiği konularda, motivasyonu yitirmeden devam etmeniz gerekecek. Ve bu yolda size yardımcı insanlar olacak.

2. İstikrarlı ve her koşulda devam etmeye hazır olmaları gerek. Araştırma ve ilim, uzun bir yol. Yola hazırlıklı çıkmak, beklentilerinizi ona göre ayarlamanızı sağlar. Çok düşecek, yeri gelince örseleneceksiniz. Fikirleriniz ve yazdıklarınız çok kez beğenilmeyecek. Düştüğünüzde kalkmayı, havalandığınızda yere inmeyi öğreneceksiniz. Bu yola girdiyseniz, düşseniz de uçsanız da döne döne yine ilim talep eder hâle geleceksiniz.

3. Disiplinli olmalarını tavsiye ederim. Disiplin ya da düzen, hayatın her alanına yansıyan bir durum. Çalışkanlık, merak ve sebatla birleştiğinde bilim insanının olmazsa olmaz hasletlerine sahip olursunuz.

“Sıkılmak” kelimesi gençlerin en sık kullandığı kelimelerden biri hâline geldi. Kendileriyle nasıl başbaşa kalınır, tek başına nasıl vakit geçirilir anlayamıyorlar. Bunun temel sebebi ve çözümü nedir?

Sıkılanlar, günümüz meşgalelerine ziyadesiyle kendini kaptırmış, hatta sanal âleme bağımlılık geliştirmiş kişiler oluyor genelde. Buna her yaştan insan dâhil, salt gençler değil. Fakat gençlerin durumu şu; cep telefonsuz, tabletsiz, internetsiz bir dünya tanımadıklarından vakit geçirmek için refleks gibi teknolojiye yöneliyorlar. Bu durum illa gençler için geçerli değil, aynı dürtüyle elinden telefonu, tableti ya da bilgisayarı bırakamayan olgun yaştakiler için de geçerli. Teknolojiyi sıfırlayamayacağımızı kabul ederek hareket etmeli, çözümlerimizi bu bakış açısıyla üretmeliyiz. Bunun dışındaki çözümler uzun soluklu veya etkili olmayacaktır. Başka davranış kalıbı bilmedikleri, elindeki vakitle ne yapacağını öğrenmedikleri için sıkıldım deyiveriyorlar. Sıkılmak ya da sıkılmamak da belli davranış kalıpları sonucu ortaya çıkıyor, yani sıkılmamayı da öğrenmek gerekiyor. Sıkılmamak, illa bir faaliyet yapmak değil tabii ki. Yeri gelir hiçbir şey yapmadan sadece durursunuz ama zihniniz o kadar meşguldür ki sıkılmaya vakit bulamazsınız. Sıkılma üzerine yapılmış araştırmalar var ve tümü sıkılmanın insan için öneminden bahsediyor. Bir teoriye göre sıkılmak, aslında kişinin kendi kendini dürtükleme mekanizması. Yani, sıkılmamız gerekiyor ki kişi silkelenip kendine gelebilsin, o ânın kıymetini bilebilsin.

Kimi zaman zihinlerimizde, içinde bulunduğumuz mekânda birden fazla zamana yolculuk yapıyor, bilinçdışında yıllar öncesine gidip o anı yaşıyoruz. Psikolojide mekân ve zaman algısı nasıl açıklanır?

Mekân ve zaman, bilgileri organize etmeye, anıları düzgün bir şekilde istiflemeye yardımcı oluyor. Yaşadıklarımızı hatırlarken zaman içinde yolculuk ederek kendi hayatımızdaki bir noktaya varıyoruz. Mekân ve zaman bilgisi, vardığımız noktadaki olayları tekrar canlandırırken dayandığımız en temel ipuçları. Zihin oradan oraya hareket ediyor, fiziksel olarak bir mekân ve zamanda olsa dahi düşünceler farklı zamanlara uçabiliyor, değişik mekânlarda dolaşabiliyor. Zaman yaptığın işe, ona ne kadar odaklandığına ve o sıradaki duygularına göre yavaşlıyor ve dinginleşiyorsun veya hızlanıyor ve yakalamak için uğraşıyorsun. Mekân da aynı şekilde oradaki yaşantılarına ve bunların sana hissettirdiklerine göre genişliyor ve ferahlıyor veya daralıyor ve sıkıştırıyor. Olayların içeriği de bu algıların oynamasını tetikliyor. İlk deneyimlerin verdiği heyecanla rutin olarak yapılanların yaşattığı heyecan ve duygu skalası aynı olmuyor, hayatının genelindeki önemi de aynı olmuyor. Bir bebek için bir gün içerisindeki değişimlerden bahsedilirken, yetişkin bir insan için günler gittikçe birbirine benzemeye başlıyor. Hâliyle de rutine binen hayatın akışı da hızlanıyor algısı yaratıyor.

Bazen yaşadığımız anıları tamamen hafızamızdan silinsin istiyoruz. Bir kimsenin kendi isteğiyle tamamen unutması mümkün müdür? Unutmak gerçekten de bir nimet midir? Hatırlamak ve unutmak belleğin birbirini tamamlayan iki yönü. Yani yaşadıklarımızı olduğu gibi hatırladığımızı ve unutmanın eksiklik olduğunu zannedebiliyoruz ki ikisi de yanlış. Olayların bazen detaylarını bazen de aslını olduğundan farklı hatırlıyoruz. Neden böyle oluyor? Neden her şeyi en ince ayrıntısına kadar, renkleriyle, kokularıyla, tatlarıyla tam da olduğu şekilde hatırlamıyoruz? Herhangi bir olay düşünün, o sahnenin içinde milyonlarca uyaran var aslında ve bir o kadar da detay var. Her birini aklımızda tutmamız gerekmiyor ve bu kadar bilgiyi depolamaya çalışmak da gereksiz. Belleğin işlevi gereği sonradan hatırlamamız gerekenleri, bir sonraki durumda işimize yarayacak bilgileri tutuyoruz sadece. Geri kalanları bırakın aklımızda tutmayı ya da algılamayı, çoğunlukla dikkate dahi almıyoruz.

Bunun sonucunda da iyi kodlamıyor, uzun süreli hatırlamıyor ve unutulmasını kolaylaştırıyoruz. Dikkat kısıtlı, algı oynak olunca da bize bolca unutması gereken bir işleyiş kalıyor. Özetlemek gerekirse, unutmak hakikaten nimet çünkü gereksiz yük depolamamızı engelliyor. Uykunun işlevlerinden bir tanesi de gün içinde biriktirdiğimiz bilgileri düzenleyip işe yaramayanları eleme, beyinde ek yük oluşturmayacak şekilde gece temizliği yapmak. Nihaî olarak neyin gerekli neyin gereksiz olduğuna karar veren de yine siz oluyorsunuz; o gün nelere önem verdiğiniz, neye dikkat ettiğiniz ve ne şekilde algıladığınız oluyor.

Peki, unutmak iradî midir yani kişi isteyince unutabilir mi? Öyle ise nasıl oluyor da unutmak silmek istediğim hâlde bir ânı sürekli zihnimde dönebiliyor? Bu konular üzerine çok fazla araştırma var ve geniş bir unutma yazını var. Literatürde bu olgu, güdülenmiş unutma (Motivated forgetting) diye adlandırılıyor. İnsanlar unutmak isteyince ya da araştırmacılar tarafından unutmaları istenince daha kolay unutuyorlar, yani kendi kendilerini güdüleyerek unutabiliyorlar. Fakat bu her durumda işleyen bir mekanizma değil. Sadece istemek, unutmanın yolunu açmıyor.

Hatırlanması daha çok yaralayacak, travmatik bir olay unutuluyor, bir noktaya kadar unutmayı kişi kendine telkin edebiliyor ama aynı anda ona çok acı veren ya da çok mutlu eden bazı anılar bir türlü unutulmuyor. Neden unutulmuyor peki? Yoğun duygular yaşattıran anılar belki ilerideki deneyimlerimizi şekillendirmede faydalı olacaktır ve unutmak istiyoruz sansak da uzun vadede unutmamak daha önemli olacaktır. Kısacası, hatırlama ve unutma birbirinin eşi, iç içe geçmiş mekanizmalar ve bir dişlinin olmaması diğerine çomak sokar.

Kendi hayat serüveninizde size belli dönüm noktaları sağlayan kitaplar nelerdir?

Küçükten beri okumayı seven bir çocuktum ve bence psikolojiyi seçmemde dahi kitapların etkisi var. Özellikle de romanlar vasıtasıyla farklı dünyaların, kişiliklerin, düşüncelerin ve duyguların kapılarını araladım ve bunlara dair merak duydum. Dönüm noktası olan kitapları listelemek benim için zor, çünkü bazılarını telaffuz ederken eminim unutacaklarım olacaktır ve o dönemime haksızlık olacak gibi geliyor. Şöyle ifade edeyim; özellikle iki farklı dünya görüşüne maruz kaldığım ortaokul yıllarında, yani kim olduğum üzerine kafa yorduğum, kimliğimi oluşturduğum dönemde Necip Fazıl şiirlerinin bende yeri ayrı.

Bunu aynı minvalde Emily Dickinson şiirleri izledi. Benzer dönemlerde Nazım Hikmet ve Ömer Hayyam şiirleri de okumaya başladım. Bir yandan da Muhyiddin İbn-i Arabi’nin Fusûsu’l Hikem derslerine gidiyordum. Etkisi olan kitaplar deyince fazlaca eklektik, tek bir koldan ilerlemeyen bir yelpaze geliyor aklıma. Bazen tek kitapla başlayıp o yazarın diğer eserlerini kattığım seriler var. Bir yaz dönemime damgasını vuran Buket Uzuner’in “Kumral Ada Mavi Tuna” adlı kitabı var mesela, başka bir zamanıma denk gelen “Puslu Kıtalar Atlası” var. Lisenin başında çok severek okuduğum “Araba Sevdası”, “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat”, “Suç ve Ceza”, “Pride and Prejudice”ların yanında okulda bolca okuduğumuz ve sonradan çok işime yarayacak Shakespeare, Ulysses ve Homer var. Bir de aklıma birçok kitap ve yazar geliyor ama en sevdiğim kitap diyebileceğim “Yüzyıllık Yalnızlık” deyip listeyi daha uzatmadan bitireyim. Okuduğum hâlde burada söz etmeyi unuttuğum birçok kitap ve yazarından da özür dilerim zira şu anki ben olmamda ve düşünce tarzımda her bir sözcüğün katkısı olduğuna inanıyorum. Belli dönemlerle özdeşleştirdiğim kitaplar geldi ilk aklıma, bir nedenle onların adın öne çıkmış oldu.

Profesyonel anlamda “Psikolog” olmak özel eğitim ve formasyon gerektiriyor. Fakat insanların kendini tanıması için de psikoloji önemli. İnsanlar kendilerinin psikoloğu olabilir mi?

İnsanların davranışlarını ve deneyimlerini gözlemlerken aslında tabii kendinizi tanıyor, daha önce yüzleşmediğiniz farklı konuları deşiyorsunuz. Bununla beraber, insanın kendine dair taraflı değerlendirmeleri olduğunu da birçok araştırma sonucu gösteriyor. Yani, insan kendini olduğundan daha iyi, güzel/yakışıklı, becerikli, akıllı ve ahlâklı sanmaya yatkın. Geçmişi hatırlarken de o sıradaki algılarıyla montaj yapıyor; hoşlanmadığı kısımları unutarak törpülüyor, anımsananları kimliğine uygun hâle getiriyor. Bilişsel psikolog olarak, dikkat, algı, bellek, muhakeme ve karar verme gibi süreçlerin birbiriyle girift ilişki içinde olduğunu, birindeki yanlış ya da eksikliğin diğerlerinde ne şekillerde tezahür edebileceğini az çok tahmin ediyorsunuz. Kendinizi anlama ve düzeltme yolunda iyi bir yol kat etmiş oluyorsunuz.

Son olarak sizden aşağıda yer alan her soruya birer kelimelik cevaplar vermenizi rica ediyoruz…

Buradaki cevaplar da aslında tek kelimelerden oluşmuyor ama mümkün olan en kısa şekilde cevaplamaya çalıştım.

- Kullanmaktan en çok hoşlandığınız deyim nedir? Hem nalına hem mıhına

- En son bitirdiğiniz kitap nedir? Uykuların Doğusu

- Hasan Ali Toptaş

- Sizi kendine hayran bırakan bir sanat eseri var mı? Çok var ama Pejac’ın işlerine bayılıyorum.

- Hissetmeyi en sevdiğiniz duygu hangisi? Hevesle beklediğim bir işi yapma öncesi duyduğum heyecan.

- En sık kullandığınız kelime? “Şey” ve “Çok”

- Ruhunuzu yansıtan renk nedir? Yeşil (Nefti yeşili)

- Size mutlu ve huzurlu anları hatırlatan koku nedir? Temiz ev kokusu, sabun kokusu gibi…

- Hangi psikoloji kuramın öncüsüyle arkadaş olmak isterdiniz? Tolman

- Arkadaş olmak ister miydim bilmem ama yanında durmak isterdim.

- Yaşamayı en fazla isteyeceğiniz şehir hangisi? İstanbul ve Boston dışında yaşadığım şehir olmadığı için ikisinden birini diyeceğim. Turistik gezinti yapmakla, fotoğraflarına bakmakla bir şehirde yaşarım isterim diyemem. Zorluğunu bilmediğim bir şehirde yaşamak istemem.

- Okumayı en sevdiğiniz sure hangisidir? Böyle bir ayrım yapabiliyor muyuz bilmiyorum ama ilk aklıma gelen Rahman Suresi olduğu için onu diyeyim.

Söyleşi: Kübra Nur Kayır, Beyzanur Keklik

Hüma Dergisi, Sayı: 4

Yayın Tarihi: 27 Nisan 2022 Çarşamba 15:00 Güncelleme Tarihi: 28 Nisan 2022, 00:29
YORUM EKLE

banner19

banner36