Dr. Adem Ergül: “İslâm medeniyetinde insan-ı kâmil diye ifade edebileceğimiz olgun insan, çerçevesini kalpten başlatır.”

“İnsanın özüne damlatılan ilim-irfan iksiri, hikmet iksiriyle önce insanın kalbinde bir operasyon başlatır ve orada güzel niyetlerin ortaya çıkmasına sebebiyet verir.” Hüma Dergisi'nden Ümmü Gülsüm Yeşil ve İkra Harmancı'nın söyleşisi.

Dr. Adem Ergül: “İslâm medeniyetinde insan-ı kâmil diye ifade edebileceğimiz olgun insan, çerçevesini kalpten başlatır.”

Hem akademik alanda hem de eser ve sohbetleri ile ön plana çıkmış Adem Ergül sizce kimdir? Kendinizi kısaca nasıl tanımlarsınız?

Aciz bir kulum. Daha doğrusu iyi bir kul olmak için çalışmayı hayatının misyonu hâline getiren biri olmayı tercih ediyorum. 1965 yılında Konya’da doğdum. 1985 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’ni kazanıp İstanbul’da kaldım ve burada evlendim. Akademik hayatımı 1998 yılında “Kur’an-ı Kerim’de Kalp Kavramı” isimli doktora çalışmam ile tamamladım. Bir süre Aziz Mahmut Hüdai Vakfı’nda genel eğitim müdürü olarak görev yaptım. Yaklaşık üç dört yıldır da İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi’nde Tefsir alanında hocalık yapmaya gayret ediyorum.

Kişisel gelişimini fiilen önemseyen, sohbet, konferans, yazı ile kendisini ifade etmeye çalışan, kendi gelişimini etrafıyla paylaşmayı seven, salihlerin izinden giderek onların kervanına bir şekilde ilişebilmek ümidiyle hayatı yaşayan birisiyim. Bazı şeyler iddia gibi gözükebilir. Fakat bu ifadelerimin dua ve niyaz makamında kabul olunacağını ümit ederek en azından varlık misyonumu Rabbimizin, “Ne güzel kullar” diye methettiği peygamberleri ve salihleri sevmeye çalışan ve gıpta ile onları seyreden birisi olarak tarif etmek isterim.

Nasıl bir çocukluk geçirdiniz? Çocukluğunuzda unutamadığınız ve şimdiki yaşantınızda etkili olan bir anınız var mı?

Çocukluğumun bir kısmı sayılan ilkokul yıllarım köyde geçti. Babam terziydi. O zamanlarda terzilik köyün önemli bir mesleğiydi. İlkokuldan çıkar çıkmaz ben de babamın yanında terzilik yaptım. Okuldaki çizgimiz hocalarımızın dikkatini çekmiş olacak ki bizleri okumaya sevk ettiler. İmam-Hatip neslinin köyde oluşmasına öncü olmaya çalıştık. Ortaokul ve lise Konya Merkez İmam-Hatip’te geçti. Az önce ifade etmeye çalıştığım misyon çerçevesinde hem İmam-Hatip’i çok sevdim hem de onu bir dava hâline getirdim. Arkadaş grubumuzun sevk ve idaresinde aktif olarak bulunmaya çalıştım. Bu yönleriyle İmam-Hatip yıllarımın, hayatımın şekillenmesinde ve çocukluktan gençliğe doğru geçen o devrede çok etkili olduğunu düşünüyorum.

Çocukluğumuzda çobanlık ve bal bekçiliği de yapmıştık. Yedi-sekiz yaşlarında kendimizin girebileceği boyutta kulübeler yaptığımızı hâlâ unutamıyorum. Bu küçük hatıralar insanı toprağına bağlayan güzellikler oluyor.

İnsan hayatının evrelerini oluşturan olaylar vardır. Benim için çocukluğumda unutamadığım diye ifade edebileceğim dönem, ilkokulu bitirdiğim 10-11 yaş dönemidir. Babamın yanında çalışırken şehirden gelen arkadaşlarımızın bisikletle dükkânın önünden geçmeleri benim gönlümün şehre akmasına sebep olmuştu.

Üniversitede İlahiyat Fakültesi’ni seçmenizde etkili olan bir kişi/olay/durum olmuş muydu?

İmam-Hatip döneminde okuduğumuz eserler Hasan el Benna gibi dava merkezli eserlerdi. Onlar bize İslâm’ın yeryüzünde temsil edilmesi ve yeryüzüne Allah kelimesinin, O’nun ahkâmının hâkim olması anlamında bir şuur yüklüyordu. Bu şuur çerçevesinde rotamız İlahiyatı gösteriyordu. O dönemde hocalarımız farklı fakültelere de yönlendiriyordu. Tıp Fakültesi, Siyasal Bilgiler Fakültesi gibi pek çok bölüme puanlarımız tutuyordu ama Cenab’ı Hakk bizleri lütuf ve ikramıyla İlahiyat yoluna sevk etti. Hiçbir zaman pişman olmadığım, şahsiyetimle hedeflerimle birebir uyumlu, zevkle, şevkle ve muhabbetle yaşadığım bir çizgi oldu. Dolayısıyla İlahiyatı bilerek isteyerek ve severek tercih ettim.

Kur’an-ı Kerim’e baktığımız zaman ahlâk güzelliğinin, görgü kurallarına riayet edilmesinin “Temizlik” olarak ifade edildiği karşımıza çıkıyor. İnsanın kalbinin temiz kalması ve ahlâkının güzel olması arasında nasıl bir ilişki vardır?

Kalp ile ahlâk arasında sıkı bir ilişki vardır. Yunus Emre der ki: “İşitin ey yarenler, aşk bir güneşe benzer. Aşkı olmayan gönül sanki bir taşa benzer. Taş gönülde ne biter, dilinde ağı tüter. Nice yumuşak söylese, sözü savaşa benzer.” Kalp, İslâm kültüründe bütün uzuvların padişahı kabul edilir. Aynı şekilde kalp, davranışların irade merkezi olması itibariyle niyet ve karar mekanizması olduğu gibi kalbin sesi de uzuvlarla yaptığımız amellerinin kalitesini değiştirir. Kalp salih olursa bütün uzuvlar salih olur. Efendimizin , “Kalp düzgün olursa insanın her şeyi düzelir.” ifadesi mucizevî bir kelamdır.

İslâm medeniyetinde insan-ı kâmil diye ifade edebileceğimiz olgun insan, çerçevesini kalpten başlatır. İnsanın özüne damlatılan ilim-irfan iksiri, hikmet iksiriyle önce insanın kalbinde bir operasyon başlatır ve orada güzel niyetlerin ortaya çıkmasına sebebiyet verir. O güzel niyetler güzel davranış olarak açığa çıkar. Bu yönüyle ahlâk, kalp merkezlidir. Tevazu, sözlerin hikmet olması, üsluptaki incelik ve nezaket de kalple alakalıdır. Bakışlardaki derinlik, etkinlik dahi kalp merkezlidir. Güzel özelliklerin merkezi kalp olduğu gibi kibrin ve kötü ahlâkın tohumu da kalptedir.

“İnsan ahlâkı eşittir kalp ahlâkı” denilebilecek kadar kalp ve davranışlar arasında müthiş bir senkronizasyon vardır. Davranışların yaptıklarından kalp, kalbin hissettiklerinden davranışlar etkilendiği için kalp ve edeb-i hâli birbirinden ayrı düşünmek imkânsızdır. Birbirinden ayrıldıkları zaman “Çift kişilik” yani dinî literatürde “Münafıklık” dediğimiz hâdise meydana gelir.

Kalp ile davranışlar arasında uyum ne kadarsa insan o kadar berraklaşır. Kur’an’ın ifade ettiği gibi “Tertemiz olmak” o zaman ortaya çıkar. Yani davranışlardaki temizliğin esas kaynağı kalptir. İmam Rabbanî (Rahmetullahi Aleyh), “Sahih niyet, selim kalbin ürünüdür.” der. Yani doğru, sıhhatli, çürük olmayan niyet, selim kalbin ürünüdür. Kalp selim değilse sahih niyetin ortaya çıkması zordur. Sahih niyet çıkmazsa da salih amel oluşmaz. Çünkü salih amel sahih niyetle buluşan ameldir. Bu sebeple insanın hem fiili hem ahlâkı ve neticede de şahsiyeti, kalbiyle bütünleşebildiği; kalbi de Rabbiyle bütünleşebildiği ölçüde kalitesini arttırmış olur.

“Edep” kelimesini duyduğumuz zaman çoğunlukla aklımıza namus, iffet gibi kavramlar geliyor. Peki, sizce “Edep” kelimesini duyduğumuz zaman aklımıza nelerin gelmesi gerekmektedir?

Edep ile ilgili bir yazımda şöyle başladığımı hatırlıyorum; terziler arasında bir atasözü var babamdan duymuştum. “Terzinin diktiği kötüdür elini yüzünü yıkayan ütüdür.” İstediğiniz kadar kumaşınız kaliteli olsun dikişi güzel olsun fakat ütü yoksa güzel durmaz. Edep amelleri makbul kılan ve hatta amel ve şahsiyete hayranlık uyandıran zahiren dışta, hakikatte ise özden gelen bir ziynettir. İnsanın edebi onun insaniyet özelliğini ve kalitesini yüceltir. Kısacası edep hem aklın hem de gönlün dıştan görünümüdür.

Kur’an-ı Kerim’in bizlere çizdiği Adab-ı Muaşeret portresi nasıldır?

Mevlânâ’nın, “Aç gözünü de bir bak Kelamullah ayet ayet baştan sona edep taliminden ibarettir.” sözü çok güzeldir. Kur’an-ı Kerim bir kulun Rabbine karşı duruşunun nasıl olması gerektiğini öğreten bir adap kitabı. Kişinin öz benliğiyle ilişkilerini nasıl sürdüreceğine ve kendi dışındaki bütün varlıkla ilişkilerinde nasıl bir iletişim sağlayacağına, nasıl bakacağına ve nasıl davranacağına dair davranışları şekillendiren edep talimidir. Edep asla küçük görülecek bir şey değildir çünkü yaptığımız amelden daha önemli, gelecek kadar kıymetlidir. Yüce Rabbimiz müminlere hitaben “Ey müminler peygamberin huzurunda sesinizi yükseltmeyin aksi halde bütün amelleriniz boşa gider, sıfırlanır.” buyurmuştur. Bundan dolayı edebi “Olsa da olur olmasa da olur” gibi bir noktaya koyamayız. Farzlar mühimdir, vacipler mühimdir, sünnetler mühimdir ve edep de mühimdir diye bir sıralama yapıyoruz. Fakat edebin bu sıralamaya girmemesi gerekiyor çünkü hepsinde edep olmalıdır. Fazların, vaciplerin, sünnetlerin ziyneti, güzel olarak sunumu var. Güzel sunumun adına edep diyoruz. Hepsi edepli olduğu zaman farzlar farz, vacipler vacip gibi kâmil manada ifa edilir. Ahkâm edeple kemâl bulmaktadır.

Bu kuralları doğru şekilde anlamak ve hayatımızda uygulayabilmek için nasıl bir yol izlemeliyiz?

Bilgi önemlidir, neyin edep olduğunu bilmek gerekir. Fakat “Bilmek” ile “Olmak” arasında fark vardır. Âcizane kanaatim bir şeyin benimsenmesi, içselleştirilmesi ve bizde ete kemiğe bürünmesi daha çok görerek, yaşayarak ve müeddiplerle beraber olarak şahsiyetimize daha kolay transfer edilebilir. Bir büyüğümüz “İnsan kendisini nezaketli, edepli, zarif görebilir fakat kendisinden daha edepli ve nezaketli birinin yanında öyle olmadığını hissedebilir.” demişti.

Edebin basiret ve feraset ile alakası vardır. Nerede, nasıl davranacaksınız, konuşacak mısınız konuşmayacak mısınız… Bütün bunları tartmamızı sağlar, çünkü konuşmanın bile kendi içinde farklı seviyeleri vardır. Ayrıca ilham tarafı da bulunuyor. “Edep bir tac imiş Nur-u Hüda’dan, giy ol tacı, emin ol her beladan.” sözünü, Allah’ın gönüllerimize ilhamı ile şahsiyetimiz haline geldiğini anlamalıyız. Eskiden dergâhlara girerken “Edep Yâ Hû” derlermiş. İki manadan birincisi edebe dikkat et anlamında olan bir ikaz iken diğer mana da “Ey Rabb-i Zülcelal! Bana edep lütfeyle” demektir. Bir gönül sürekli Rabbe dönük ve ona karşı bağı kavi olursa Allah o gönüllere her zaman en doğruyu ilham eder.

Edebin kaynağı Hakk’tır. Hakk’la buluşan, gönüldür. Dolayısıyla gönül edebe mecra oluyor. Edep ise feyzine mecra oluyor. Havuzda biriken İlahi marifetle, ilhamlarla beslenen şuur hali, söze ve yürüyüşe, ahlaka ve yapılan amele en nihayetinde kişinin şahsiyetine de yansıyor. Yani edep sadece dış cilalamadan ibaret değildir. Adâb-ı Muaşeret kurallarını öğrenmemiz gerekmekte. Hatta öğrenme isteğini fiili dua, niyaz olarak görmeli ve önemsemeliyiz.

 “Edep” kurallara dayalı ve yitirilebilen bir olgu mudur? Günümüzde yitirdiğimizi düşündüğünüz edep kuralları var mı?

Bugün özgürlük ve özgünlük adına insanlar çokça pompalanıyor. Özgürlük ve özgünlük, öncelikle saygı mefhumunu yavaşça ortadan kaldırdı. Günümüzde insanların arzularının önüne hiçbir set çekmeden içindeki cürufatı boşaltması -yani bütün arzularını tatmin uğruna özgür olmalı ve özgün olmalı gibi bir düşünce- mevcut. Özgür ve özgün ol fakat sınırsız olan özgün ve özgürlük telkinleri insanlarda saygıyı adeta bitirdi. Küçüğe sadece merhamet ve şefkat değil aynı zamanda saygı da duyulur. Saygı mefhumu ortadan kalkınca insan çirkinleşti. Özellikle kendi “İç arzu” olan “Nefs-i Emmare”nin özgürlüğü ortaya çirkef bir manzara çıkarıyor. Sözde, gözde, yürüyüşte ve ilişkilerde her yerde adeta insanın çirkin yüzü ortaya çıkıyor. Ortaya çıkan çirkinlik giderilmeli, temizlenmeli ve insan duru, saf bir hale getirilmeli. İnsanlar böyle bir terbiyeyi şahsiyetine, özgürlüğüne yapılan bir müdahale olarak görmekteler.

Günümüzün ifsat hareketleri “Utanma!” diyerek ortaya çıkıyor. Çünkü utanç perdesi yırtılırsa her kötülük rahatça yapılabilir. Özgürlüklerine engel olarak otorite ve hayâyı görüyorlar. Otorite için saygı gerekir eğer saygı ve hayâ ortadan kaldırılırsa amaçlarına ulaşırlar. Kanaatimce iki umdeyi her zaman korumalıyız.

İnsanın Allah’a yakın olmasının yolu dini amellere saygıdan geçmektedir. Toplumda da saygıyı kaldırdığımız vakit ilişkiler ve otorite ortadan kalkıyor ve edep ziyneti paramparça oluyor. Bugünümüzde şeytan ve avaresi hedefi tam 12’den vurdular. İnsanlara -özgürlük adı altında- saygıyı öldürdüler. Özgünlük altında ise “Sen sen ol başkası ne derse desin, kendini gerçekleştir.” diyerek arzularını gerçekleştirme çabasına girmiş oluyorlar. Arzularını bağlayacak her kaydı yıkmalı, her sınırı çiğnemelisin vurgusuyla edep süsünü alt üst ettiler. Edep ziyneti ortadan kalkınca davranışlarının güzelliklerini seyrettiğimiz insan manzaraları azaldı. Edep kalkarsa sadece şekilden ibaret güzellikler kalıyor. Hâlbuki insanın oturması, kalkması, yemesi ve içmesi şiir gibi olmalıdır. Bizler medeniyet kodlarımızdan koptukça  Nefs-i Emmare ile baş başa kalıyoruz ve edep ziyneti asgari seviyeye düşüyor.

Kişinin ahlâkî dönüşümünü sağlamakta Tefsir ilmi nasıl bir rol üstlenmektedir?

Kur’an’ı Azimüşşan Rabbimizin kelamı. Rabbimiz zat-ı ulûhiyetini “Rabbu’l âlemin” yani “Bütün âlemlerin mürebbisi” terbiye edicisi olarak tanıtır. Peygamberimiz  “Beni rabbim terbiye etti, terbiyemi ne güzel yaptı.” buyurmuştur. Biz Kur’an-ı Kerim’de Habibullahın  Rabbimiz tarafından nasıl terbiye edildiğini görüyoruz. Rasulullahın  şahsında Kur’an aslında ayet ayet, İslâm insanını inşa ediyor. Kur’an-ı Kerim bize Rabbimizin kalbimizde, dilimizde nasıl yer etmesi gerektiğini ve fiillerimiz de ona karşı nasıl bir duruş sergilememiz gerektiğini öğretiyor. Adeta bize göğe nasıl bakacağımıza varıncaya kadar, göz terbiyesi, kulak terbiyesi, dil terbiyesi hatta nasıl yürüyeceğimize dair terbiye verilmekte.

Bir kıssadan bahsedeyim, Âdem de, şeytan da Cenab-ı Hakk’ın istediği bir emri yerine getirmedi. Şeytan secde etmedi, Âdem de  ağaca yaklaştı. İkisi de emre uymama noktasında eşit gibiler fakat bir fark var; edep farkı. Şeytan işlediği kusuru Allah’a nispet etti ve küstahlaşıp Hakk’a karşı kibirlenerek kovulmuşlardan oldu. Âdem  ise “Ya Rabbi biz kendimize zulmettik eğer bizi bağışlamayacak olursan kaybedenlerden oluruz.” sözüyle suçunu nefsine nispet edip edebe riayet etti ve seçilmişlerden oldu.

Pek çok kıssa ile de bizlere nice edepler öğretiliyor. Edep ve Kur’an-ı Kerim bir nevi kaynak ve ürün gibidir.

Bir Hadis-i Şerif’te ahir zamanda imanlı olmanın elinde kor bir ateşi taşımak kadar zor olacağı ifade ediliyor. Böyle bir zamanda kişi kalbini nasıl koruyabilir ve istikamet üzere ikna edebilir?

Allah Resulü  Hadis-i Şerifinde: “Kalpler Rahman’ın elindedir, onu dilediği gibi çevirir.” buyuruyor. Kalbin Hakk üzere sebatı ve kalbin kaymaması zorun zoru bir meseledir. Efendimiz  dahi “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım benim kalbimi dinin üzere sabit kıl.” duasında bulunuyor. Dolayısıyla kalbin Hakk üzere sebatının birinci adımı daimi bir tazarru ve niyaz halidir. Kişi “Allah’ım kalbimi kaydırma, kalbimi muhafaza et” niyazında bulunacak. İkinci adımda ise “Ey Rabbimiz hidayete erdirdikten sonra kalplerimizi kaydırma bize rahmetinle bağışta bulun.”1 Ayet-i Kerimesi karşımıza çıkıyor. Allah’ın rahmetini üzerimize çekecek işler kalbimizi dine sabit kılmaktadır. Bunlardan birisi yeryüzündekilere merhametli olmaktır. Bu amellere önem vermeliyiz ki o rahmet suyuyla kalbimiz beslenebilsin. Devamı niteliğinde “Kalpler ancak Allah’ın zikriyle istikrar bulur.”2 Ayet-i Kerimesi önümüze çıkıyor. Allah’ın zikri ile şekten ve şüpheden yani kalbi yalpalatacak her türlü şeyden emin olunur. Allah’ın zikriyle ifadesi her şeyden önce Allah’ı unutmamak demektir. Allah’ı istiğfarla, tesbihat ile zikretmeli, yaptıklarını Allah’ın emir ve nehiyleri çerçevesinde yaparak Allah’ı sürekli hatırlamalı ve en büyük zikir olan Kur’an’ı Kerim ile bağımızı kavi etmeliyiz. Rabbimizin beyan buyurduğu ölçüler çerçevesinde Kur’an’ı anlayıp hayatımıza aktarırsak korunmuş oluruz.

Allah’ın dinine yardım etmek ve Allah’a sımsıkı sarılmak insanı Sırat-ı Müstakim’de tutar. Kalbin istikameti için bu iki şey önemlidir. Diğer bir husus kalbin kaymamasıdır. Hadis-i Şerifte: “Uzuvlarımızın her biri her gün dile şöyle hitabet ederler: Ey dil sen doğru olduğun sürece hepimiz doğru oluruz sen bozulursan hepimiz yamuluruz.” buyurulmuş. Kalbin selameti için dil terbiyesi olmazsa olmaz anahtarlardandır.

“İslâm ile aramızdaki mesafeyi daraltmak ve İslâm ile buluşmak” söyleminizi biz gençler nasıl anlamalı ve neler yapmalıyız?

İslâm’da hiçbir eksiklik yoktur. Rabbimiz dinimizi tamamladığını ve din olarak İslâm’dan razı olduğunu bizlere bildiriyor. Kâmil bir dine mensubuz onun zahir ve batıni ile hiçbir eksiği yoktur. İslâm’ı kabul eden Müslüman ile İslâm’ın kemali arasında açı farkı bulunuyor. Aradaki açı farkını eğitimle kapatabiliriz. Eğitimin içerisinde ilim bulunuyor fakat önemli olan bilginin amele, amelinde hâle dönüşme sürecidir. Kur’an’ı Kerim bu zorlu süreci tezkiye yani nefsi arıtma süreci olarak adlandırıyor. Klasik tabirle “Rezaili terk fezaili kuşatmak” diyelim.

Bazı hastalıklar var ki tedavi etmedikçe manen helake götürür. Hasette bu hastalıklardandır. Tezkiye ile haseti ortadan kaldırmak onu tedavi etmek gerekir. Hasetin ilacı da Kelime-i Tevhit’tir. Allah’ı zikretmek insanın gönlüne manevi bir heyecan yükler. Zikrullah diri kalbi doğurur. İmanın tadını ve ibadetin lezzetini alarak, güzel amellere de zevkle, şevkle ve muhabbetle koşarız.

Diğer husus ise kılavuzluk çerçevesinde yaşayabilmek için ahlak önderlerine ihtiyacın olmasıdır.  Salihler, sadıklar, takva öncüleriyle beraberlik oldukça İslâm’ın kemalini hem bilerek hem görerek hem de hissederek şahsiyetine transfer edip olgunlaşma sürecine girilir. Bu süreçte cehd ne kadar ciddi ve ilgi ne kadar güçlüyse, Rasulullahın  şahsiyetindeki güzellikleri kendi kabiliyetimiz nispetinde Cenab-ı Hakk’ın lütfuyla bizim şahsiyetimize geçer. Açı farklı bu şekilde kapanır.

İlahiyat okuyan ve özellikle Tefsir alanında çalışmalar yapmak isteyen gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

İlahiyat öğrencilerinin, İlahiyatı sadece mesleki, maişetini kazanabileceği bir kapı olmaktan ziyade bizi Rabbimize yaklaştıracak ve güzel bir kul olmamıza vesile olacak ilimlerin öğrenildiği, irfan kapılarının anahtarlarına erişebilecek yerler olarak görmelerini önemsiyorum. Niyetleri bu yönde olmalıdır. Niyetlerimiz kalpte bir radar oluşturur ve radarınızın alıcıları niyetinize göre çalışmaya başlıyor. Önce niyet güzelliği sonrasında ilmin anahtarları olan Arapçaya ve İslâmi İlim alanlarına yönelik giriş derslerini önemsemek geliyor. Sadece okulda verilen derslerle yetinmeyip dışarıdan destek arayışını sürdürmeliler.

Sizlere bir ömür kaynak olacak Arapçayı da klasik kitaplarımızı anlayabilmek hususunda farklı şekillerde geliştirin. İlahiyata geldiğinde hafız olmadığı halde İlahiyat ile beraber hafız olan talebeler bulunuyor.

İlahiyat talebeleri için Tefsir, İlmihal, Siyer sadece bir dersten ibaret olmamalı. Her yıl bir ilmihal kitabı bitirmeli, en az üç ilmihal okumalıdır. Ömer Nasuhi Bilmen hocamızın veya Diyanet İlmihali tercih edilebilir. Okuldaki Siyer dersleri ise Peygamber Efendimizin  hayatını bütün yönleriyle öğretmeye yetmiyor. Hâlbuki bizim için en önemli kaynak Efendimiz  ’dir. Bir büyüğümüz “Siyer dersi ömürlük bir derstir, bir ömür okumamız gerekir.” demişti. Siyer alanında da ilk üç yıl çok fazla okuma yapmak gerekir. Sonrasında mutlaka Tefsir okumak gerekir. Kanaatim ilk iki, üç yıl genel okumalar yapılmasıdır. Hiç olmazsa beş ciltlik bir tefsir bitirilebilir. Araya farklı fikir kitaplarının serpiştirildiği, günde 20’şer 30’ar sayfalar halinde eser okumaları yapılabilir.

Son senelerde, Tefsir veya farklı alanlarda bir tercih için öncelikle o alanın uzman hocası ile ön görüşme yapılır. Görüşme çerçevesinde okumalara hocasının rehberliğinde devam edip en az bir yıllık yol haritası çizmek faydalı olacaktır. Sonra ne okuması gerektiğini kendisi bilir hale gelir. Bir talebe İslâm’a bütüncül yaklaşabilmek ve tam anlamda uzmanlaşabilmek için Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır’ı, Ahmet Naim Efendi’yi, Ömer Nasuhi Bilmen’i okumalıdır.

Kendinize sürekli hatırlattığınız ve sizi en çok etkileyen ayet?

Şems Suresi 9 ve 10. ayetleri

Hangi müfessir ile arkadaş olmak isterdiniz?

Elmalı Muhammed Hamdi Yazır

Saygı mı, sevgi mi?

Muhabbeti tercih ederim muhabbet saygıyı doğurur.

Kendinizi bir renk ile tarif edecek olsanız bu hangi renk olurdu? Sebebi nedir?

Yeşili arzularım fakat mavi olurdu. Mavi renginde ağırbaşlılık, sınırsız derinlik ve uçsuz bucaksız bir ufuk hissediyorum.

Ziyaret etmekten huzur bulduğunuz bir mekân neresidir?

Haremeyn.

Kelam mı, kalem mi?

Kalem. Kalemle bütün fikirler ve duygular iş birliği yapar ve ortaya süzme bir bal çıkar.

Söyleşi: Ümmü Gülsüm Yeşil- İkra Harmancı

Hüma Dergisi, Sayı:17

1 Âl-i İmran Suresi, 8

2  Rad Suresi, 28

Yayın Tarihi: 30 Ekim 2022 Pazar 16:00 Güncelleme Tarihi: 01 Kasım 2022, 09:33
YORUM EKLE
YORUMLAR
mine yiğit
mine yiğit - 4 hafta Önce

Emeğinize sağlık çok güzel bir söyleşiydi.

banner19

banner36