Doğan Hızlan: "Samimi yaşamayı severim. Teslim olurum. Müdahale etmezseniz bazı güzellikler yanınıza gelir."

"Bir insanı bütünüyle anlamak mümkün değil. Ruhun, kişiliğin mutlaka kendine sakladıkları özellikleri var. Anlaşılma çabam olmadı hiçbir zaman. Onu karşımdakinin bilgisine izanına bırakıyorum." Hacer Yeğin'in söyleşisi.

Doğan Hızlan: "Samimi yaşamayı severim. Teslim olurum. Müdahale etmezseniz bazı güzellikler yanınıza gelir."

"Talih, tüm akrabalarından daha fazla yaşayan Priamus’un yüzüne gülmüştür" der Bacon. 85 yıla sığan bir ömrü yaşayan zâtınız kendisini talihli mi görür, yoksa uzun yaşamanın aynı zamanda çok fazla trajediye de tanıklık etmek olduğunu düşünerek farklı mı bakar hayata?
-Yaşamak her zaman insanı tetikleyen bir unsur. Elbette unutulmaz kırgınlıklar yaşıyorsunuz. Guy des Cars, bir kitabında randevu evi işleten kadın hizmetçisine hayatını anlatır, hizmetçi der ki "ah hanımım hayatınızda mutsuzluk var." Evet der kadın mutlu olanların anlatacak bir şeyleri yoktur. Trajedileri unutmuyorum. Arkadaşlarımın siyasal tercih yüzünden başlarına gelenler. Yurt dışına gidenler.
Aramızdan ayrılanlar, bir zaman parlak çıkışı olanlar sonra unutulanlar. Edebiyat tarihi ile müzik tarihinin unutulanlarına çok üzülürüm, kalıcı olanların sırlarını keşfetmeye çalışırım. Sevdiğim bir dizi vardır. Hab-ı gaflette geçen ömrümü rüya gördüm.
Ailem benimle çok ilgilendiği için o açıdan kendimi şanslı görüyorum. Ayrıca bir kuşağın mensubuyum. 1950 Kuşağı’nın tek eleştirmeni olarak iyi olaylar yaşadım onlar da bana sahip çıktı.10 hikâyecinin 10.yıl baskılarında ortak yazım çıktı. Ailem bana iyimser olmayı öğretti. Her gecenin bir gündüzü olduğunu. Ben de başıma gelenlere direndim. Birkaç sözü kendime şiar edindim. Bir filozofun dediği gibi dehanın yüzde doksan dokuzu yaşama sevincidir. İşten ayrılmalarda üzüntülü günlerimde Rüzgâr Gibi Geçti’nin son sahnesini anımsarım.

Her türlü acı gelir ama Viveen Leigh yarın düşüneceğim der. Elbette bütün acılar ertelenebilir gibi bir anlam çıkmasın ama belli yaşlara gelmenin insana hoş gelen yanı da vardır, dostlarınız sizi destekliyor. Sizi takdir ediyor. Hayat üzerine çok düşündüm. Yunus’un yüce örneklerini, Shakespeare’in çok yardımını gördüm.
İnsanlara tatlı dille müracaat ettim. "Bu cihân Cehennemini sekiz uçmağ ide" bu sözü çok severim. Hayat üzerine ne kadar düşünürüz, bugünü mü yarını mı, toptan geleceği mi geçmişi mi? Shakespeare’in sözünü çok severim hayat nedir bir çılgının sound and furysi aslında da signifyin nothing diyor ben bunu imliyor diye çeviriyorum. Mutluluk mutsuzluk da bir ömür bitmeden belli olmuyor, Kral Lear’in durumunu hatırlıyorum. Şiir, edebiyat benim hayatımın hem amacı hem yardımcısı. Sözgelimi çocukluğumda dinlediğim bir parça hâlâ kulaklarımda ailemin şarkılarını hâlâ severim. Aslında hüzün ve neşe her zaman bende birbirini takip eder. Ruh geçişlerim çoktur. Sıkıntıya, kasvete daima bir çare bulurum bulamazsam da tahammül ederim.


"Biçilmiş, ölçülmüş ömrün saatidir zaman. Durduramaz, hızlandıramaz, yavaşlatamazsınız" der yine Bacon. Siz zamanı durdurabildiniz mi ya da yavaşlatırken neyi engel olarak koydunuz veyahut zamanı hızlandırmayı hiç düşündünüz mü?
Hayata müdahale ettim mi? İstediğim, arzu ettiğim gibi yaşadım. Kimi zaman nehir gibi, kimi zaman göl gibi kimi zaman da akarsu gibi. Müdahale etmeden bazı güzellikler de sizin yanınıza gelir. Teslim olursunuz. Kalkar giderim, tahammül etmem. Her zaman terk ettim gittim. Hâkim olamayacağım şeyin çabasını göstermem.

Entim (samimi) yaşamayı severim. Bir topluluğa hemen alışayım diye düşünmedim. Kalabalıklardan hoşlanmam, topluluklardan zevk almam. Geçen gün ömürdendir diyoruz. Yaşandıktan sonra tortularla uğraşıyoruz. Ânı yaşarken kaçırdıklarımız ne kadar çoktur.
Bu konuda ruh hâlimi edebiyat kadar müzik de etkiler. Bir şarkı bir türkü operadan bir bölüm, bir tango. Zaman zaman tempoyu yükselttim, zaman zaman rölantiye aldım. Kişisel tercihlerim benim için genel durumdan daha çok ileri.


"Schopenhauer’un sağlık her şey değildir ama sağlık olmadan her şey bir hiçtir" sözünün hayatınızdaki karşılığı üzerine neler söylemek istersiniz?
Sağlığın önemine ilişkin olarak bedensel ve ruhsal olanı dengelemeye çalıştım. Sanırım sağlığı ön plana çekerim.

1950 kuşağının tek ve aynı zamanda çizgisini değiştirmez bir eleştirmeni olarak kaleminizin aynasında ve silginizin tozları arasında, sizi mutlu kılan veya mutsuzluğa uğratan edebiyat olaylarından bahsedebilir misiniz?
Bir kitabımın çıkması, iyi bir kitabın çıkması, kuşağımın başarıları, sevdiklerimin sevinmesi beni etkiler. Bir yazarın kitabının ilgi görmemesi, sevdiğimi bir başkasının sevmemesi. Sanırım bu bencil bir değerlendirme olarak da görülebilir. Edebiyatın bir bütün olduğu gerçeğini savunurum, insanların da bunu benimsemesini isterim.

 

Zihniniz hâlâ salim, aynı zamanda da müstehzi, kaleminiz de hikmetle dolu bir şekilde yazmaya devam ediyorsunuz. Bu canlılığın ve heyecanın beslendiği kaynakları öğrenmek isteriz.
Çocukluktan gelen bir motivasyon. Ailem beni hiç sokağa çıkarmadı arkadaşlarımı eve çağırırlardı. Böyle bir çocuk da okur, çalar hayat budur der. Soyutlanmış bir hayatın içinden geliyorum. Müzik, edebiyat ve hobilerim. Bunlar insanı kuşatınca, yaşama nedeniniz olunca sürüp gidiyor. Tek çocuk olmanın sonuçları. İki kaynak beni besliyor; biri edebiyat diğeri müzik. Topluluklardan niçin kaçıyorum. Çünkü benim iki konum iki dünyam var. Müzik ve edebiyat. Bu ikisi dışında bir konu geldiğinde sudan çıkmış balığa dönüyorum. Bazen bu iki konu üzerinde konuşuyorum o zaman da monoloğumla herkesin canını sıkmış oluyorum.
Hep alışkanlıklarımı, isteklerimi sürdürdüğüm için bir akvaryumda yaşıyorum, şikâyetim de yok. Dolaşmayı, yazlıkta avare zaman geçirmeyi hiç benimseyemedim. Ailem yazlığa gidince ben Beyazıt Kütüphanesi'ne giderdim. Müdür Muzaffer Gökman dostumuzdu. Bir gün bir dize beni mutlu eder, bir gün bir kitaptan alıntı. Günübirlik olacak ama bazı alışkanlıklar günübirliği oluşturur. Edebiyat ve müzik ya da gördüğünüz bir tablo sizi uzun süre mutlu edebilir. Sevdiğiniz her şey heyecan verir. Müzik hüzünlendirir de sevindirir de.

 

Kalbiniz dinamit kuyusu değil biliyorum ama diliniz her an tutuşmaya hazır kuru kibrit çöpleri gibi duruyor. Bu zıtlığı bir arada bulundurmada işinizi kolaylaştıran edebiyat ve musiki duraklarınızı bilmek isteriz.
Müzikle ilgilenen bir ailede yaşadım. Teyzelerim, babam, halalarım bir enstrüman çalarlardı. Ben de teyzemden ud çalmayı öğrendim. Nota bilgim de iyidir. Türk ve Batı müziğine dair bir notayı okuyabilirim. Gençliğimde de eve müzikle ilgili arkadaşlarımı toplar konserler verdirirdim. Hem 
Türk müziğiyle ilgilendim hem de Batı müziğiyle. İki alanda da konserleri kaçırmadım. Taksim Belediye Gazinosu'nda bir hafta Türk bir hafta Batı müziği olurdu ikisini de kaçırmazdım. Türkçe edebiyat kitaplarını Babıali’den alırdım. Yabancı kitaplar için de Hachette’e, French Americans’a giderdim.
Radyo evinde de kantine gider bilgimi artırırdım. En unutamadığım olay şudur. Udumu aldım. Cüneyt Orhon alabilirsin demişti, ayrıca Cüneyd Orhon’dan saz eseri notaları alıp yazardım. Bir gün birlikte çaldım. Cüneyd Orhon, Hüsnü Anıl ve ben Fehmi Tokay’ın bir şarkısına eşlik etmiştik. "Terket beni artık yetişir sende vefa yok."
Notalarımı da Beyazıt’ta Şamlı İskender’den alırdım. Nota kâğıtlarını da Yüksek Kaldırım’daki Papjorj’dan alırdım. Tabii Türk ve Batı müziği plakları da alır dinlerdim. Ayrıca Amerikan Kütüphanesi’nden yararlanırdım. Miralay Şefik Bey Sokağı'nda İngiliz Kültür heyeti vardı. Oradan yurt dışına İngilizce kitapları da ısmarlayabilirdiniz. Çok kitap aldım.
Bakın ne getirttim. Cemal Süreya’nın şiiri için Modigliani’nin Küçük Köylü’sünü, İlhan Berk’in şiiri için de Ad Marginem adlı Paul Kle’nin röprodüksonunu getirttim.

İş ve sanat, bilhassa iktidar ve edebiyat camiasında size muhalif olanı -en azından yüzünüze karşı- pek göremeyiz. Hâlbuki bir eleştirmenin en son yaşayabileceği bir olumlu duygudur bu. Öğrenmek isteriz ki Türkiye toplumu bilhassa Cumhuriyet nesli ve devamı eleştiriyi anlamıyor mu yoksa siz eleştiriyi doğru tarzda mı yapıyorsunuz?
Eleştiri bir sanatçının hoşuna giden bir yazı türü değil. Beğendikçe sevilirsiniz. Ben analitik eleştiriyi uygulamak istiyordum.

Bunda ne kadar başarılı oldum bilemem. Bir eserin ögelerini sıralarım, bu bağlamda beğendiğimi söylerim. Onları okuyan bir okur da bu ögelerden oluşan bir eseri beğenmediğini söyleyebilir.
Benim anlayışımla, edebiyat beğenimle örtüşmeyen eserler için de yazarım. Bu benim ögelerim farklı ama türünün iyi örneği diye de belirtirim. Eleştiri, okur için de, yazar için de uyarıcı hazırlayıcı bir kaynaktır.

Sizi tanıdıkça, hakkıyla tanınmadığınız ve anlaşılmadığınız kanaati güçleniyor bende. Haksızlık mı ediyorum acaba, sizi anlamayan ama sizden uzak da kalamayanlara?

Bir insanı bütünüyle anlamak mümkün değil. Ruhun, kişiliğin mutlaka kendine sakladıkları özellikleri var. Anlaşılma çabam olmadı hiçbir zaman. Onu karşımdakinin bilgisine izanına bırakıyorum.

Günümüz sanat edebiyat dünyasına baktığımızda, gazetelerin ve dergilerin can çekiştiğini kitapların da benzer bir sona doğru sürüklendiğini görüyoruz. Bu durum insanın yozlaşması, bilhassa çözülüp dağılmasıyla mı ilgilidir yoksa yazarların zamanı doğru okuyamamasından kaynaklanan bir kıyamet midir?

Böyle bir kara tespite bütünüyle katılmıyorum. Her karanlığın bir aydınlığı vardır. Okur azalabilir, internete dönebilir ama gene de basılı kâğıt başka.
Bakın Amerika’da birçok gazete internette olmasına karşılık kâğıt baskısı da arttı. New York Times örneği böyle bir durum. Çünkü hâlâ birçok kişi sabahleyin gazetesini masanın üstünde bulmak istiyor. Okuma konusunda kıyamet belirtileri var ama ben bu konuda umutsuz değilim.

 

Söyleşi: Hacer Yeğin

Kaynak: Yitiksöz, Sayı:14, Aralık-Ocak 2022
 

Yayın Tarihi: 01 Ocak 2023 Pazar 12:30 Güncelleme Tarihi: 31 Ocak 2023, 17:09
YORUM EKLE

banner19

banner36