Devrim Erbil: İstanbul'un Her Köşesi Benim Farklı Bir Şiirsel Yanımı Kucaklar

''Her yeni sanat eseri, yeni bir gün gibidir. O yeni gün başladığı zaman, sizin o güne yeni bir cevap vermeniz gerekli. Bir satranç oyunu gibi düşünün, her yeni başlayan günde karşı taraf size bir hamle yapmış, siz ona bir hamle yapacaksınız. Sanat böyle bir şeydir.'' Ressam Devrim Erbil, sanatın dününü, bugününü ve resimlerinin detaylarını Ezgi Aşık'a anlattı.

Devrim Erbil: İstanbul'un Her Köşesi Benim Farklı Bir Şiirsel Yanımı Kucaklar

Ressam Devrim Erbil, sanatın dününü, bugününü ve resimlerinin detaylarını anlattı.

Resim yapmaya nasıl başladınız?

Klasik bir deyişle çocukluğumda çok iyi resim yapardım. Benim inancıma göre bir çocuğun hayal gücü sınırlanmadığı sürece bütün çocuklar güzel resim yapar. Boyalar, renkler, renkli duvarlar, fırçalar zamanın enerjisidir, bir iz bırakmaktır. İz bırakmanın da bir takım felsefi anlamları vardır. Çocuklar kendilerini çizgiyle, renkle ve boyayla ifade ederler.

Ben çocukluğumda resimle ve resim yapan birisiyle karşılaşmadım. Harita çizerdim ve bir yeteneğimin olduğunu da bilmiyordum fakat resme karşı bir duyarlılığım vardı. Duyarlılığımın kökeninde ise hayatımın en önemli insanı olan annemin dikiş ve nakış öğretmeni olması yatar. Annemin dikiş ve nakış öğretmeni olmasından bana geçen bir yetenek ve özellik olduğunu düşünüyorum, ama etrafımda resim çizen görmediğim için de içimdeki duyarlılığı ifade edemiyordum. Bu yüzden duygularımı, düşüncelerimi, hayallerimi düzyazı veya sözcüklerle anlatmaya başladım. İlkokulda şiir ve öyküler yazarak başladım.

Sanat ile Yazıyı Bütünleştiriyorum

Şiirlerin hayatınızda ayrı bir yeri olduğunu biliyorum, biraz açabilir misiniz?

Evet, benim için çekilen bir belgeselde “resmin şairi” diyorlar. İlkokulu Balıkesir’de okudum, o zamanlar güzel yazı ve kompozisyon yarışmaları olurdu. Ben özellikle kompozisyon dalında katılır ve hep birincilik kazanırdım. Bu ay “Devrim Erbil Resimleri Üzerine Şiirler ve Yazılar” isimli bir kitabım çıkıyor. Bunun dışında “Titreşimlerin Büyüsü” kitabım çıktı, 7-8 yıl önce “Yüz Yüze” bir isimli kitabım çıkmıştı. Bu eserler, benim müzemin demirbaşlarıdır. Edebi kitapların çoğu yazıdır, içinde resim yoktur. Sanatla ilgili yapılan kitaplarda ise yazı sadece birkaç sayfadır, içeriklerin hepsi resimlerden oluşur. Ben kitaplarda ikisini birleştiriyorum. Sanat kitabı yazıyla bütünleşsin, şairlerin kitabı resimle bütünleşsin istiyorum.

Resimlerinizde daha çok mavi rengi tercih ettiğinizi görüyoruz, neden mavi?

Renkler birbirleriyle ilişki halindedir. Mavi yeşille birleşiyor, sarı lacivertle gibi… Size bir şiir okuyayım… Bundan yirmi yıl önce Feneryolu’nda atölyemde resim yapıyordum. Yan apartmanımda Orhan Veli kuşağının şairi Halim Şefik vardı. O da gelir resim yapardı, bir gün resim yaparken yarım bırakıp gitti, birkaç saat sonra “Devrim Erbil’e” diye bu şiirle geldi.

 “Hangi paletten havalanmış bu kuşlar,

Işıklı renkleri kanatlarında toplamışlar,

Deli bir sevinçle günün birinde,

Sözbirliği edip yola çıkmışlar.

 

Gökle deniz arasında çığlık çığlığa,

Uçmuşlar uçmuşlar,

Seyrederken onları bizi,

Sanki bu uçan kümenin içindeyiz.

 

Hepsi de tertemiz pırıl pırıl,

Kim bilir nerde ki göllerde yıkanmışlar,

Ve neden sonra bir tuvalin üstünde,

Öylece kalmışlar.

 

Renkle hızın buluştuğu yerde,

Yepyeni bir yaşama varmışlar,

Her uçuşun bir sonu vardır,

Kimi kuşlar sonsuza dek uçarlar.”

Güzel değil mi? Bu, beni çok duygulandırdı ve dedim ki benim resmimi seyreden sadece şair değil; edebiyatçı, yazar, felsefeci, sanat tarihçisi, eşim, dostum, arkadaşım, iş adamı… Evinde yirmi sene benim resmimi gören bir insan acaba ne düşünüyor? Bu  böyle bir heyecanla doğdu ve bir sergiyle beraber sonuçlandı.

Bedri Rahmi Eyüpoğlu’nun Öğrencisiydim

Ortaokulda resme nasıl başladınız ve nasıl akademisyen oldunuz?

Ortaokula başladığım zaman sanat eğitimi görmüş Ahmet Duzelli, İrfan Yılmaz, Perihan Enge, Necip Önal, Sırrı Özbay gibi birtakım öğretmenler elimin resme yatkınlığını ve duyarlılığını gördüler. Daha sonra resim, benim dünyam oldu. Çok başarılı bir öğrenciydim, her dersten iftiharla geçerdim. Sporla uğraşan ve resim yapan, hikâye yazan ve konuşan bir öğrencilik hayatım oldu. Sırrı Bey, yaptığım bütün resimlerimi toparlayarak okul müdüriyetimize götürdü. İlk sergimi 1954 yılında lise son sınıf öğrencisiyken açtım. O zamandan beri sanatın içerisindeyim. Akademide öğrenciliğim sırasında yine sergiler açtım. Askere gidip geldikten sonra açılan sınava girdim ve kazandım. Akademinin ilk asistanlarındandım. Bedri Rahmi Bey’in öğrencisiydim.

Sanat Psikofizyolojik İçgüdüdür

Etkilendiğiniz bir isim oldu mu?

Tabii, sanat eğitiminde “usta sevgisi” diye ayrı bir parantez açarız. Belli bir süre bir sanatçı adayının bir ustanın elinden tutarak gitmesini “usta sevgisi” olarak tanımlarız ve usta sevgisini öneririz. Ben ilginç bir şekilde daha 15 yaşımdayken nereden bulmuşsam renkli çini mürekkeplerini… Çünkü Balıkesir’de boya, resim malzemesi ve müze yoktu. Renkli çini mürekkepleriyle kutsal bir havayı solur gibi resim yapıyordum. Yaptıklarım akademideki hocaların çok ilgisini geçti. Neşet Ünal, akademi hocalarına yaptıklarımı gösterdi. “15 yaşında müze görmemiş, sanatı tanımayan bir insan nasıl bunları yapıyor” diye şaşkınlıkla izlediler.

Sanat benim inandığım kadarıyla psikofizyolojik bir içgüdüdür. Yani bütün içgüdüler gibi önlenmesi, karşı koyulması güç, sizi alıp götüren bir içgüdü.

Daha sonra akademi hayatım başladı. Edebiyat, insanı farklı kılıyor; felsefe ve mantık eğitimi almak sizi farklı yapıyor. Ben iyi bir lisede okumanın çok şanslı bir olay olduğunu gördüm ve bu yüzden lise eğitiminin çok iyi olmasını istiyorum. Mesela 15 yıl arka arkaya resim yarışmaları düzenledim. Hem kendi lisem hem güzel sanatlar lisesi hem de diğer liseleri toplayarak her kategoride ödüller dağıtıyorum. Onlara bir hız ve moral vermesi için sergilerini yapıyorum. Ödül kazananlardan birçoğu sanat eğitimi yapan okullara girdiler ve başarı gösterdiler.

Balıkesir’de 2000 yılında “Devrim Erbil Çağdaş Sanatlar Müzesi” açıldı, “Devrim Erbil Durağı” var, hoşuma gidiyor. Zannediyorum gelecek yıl Balıkesir’de bir “Devrim Erbil Kültür ve Sanat Haftası” yapacağız. Bunun haberini ilk siz alıyorsunuz.

Eserler Yeni Bir Gün Gibidir

Bir eseri bitirmeniz ne kadar vaktinizi alıyor?

Ben bir tabloya başlayıp bitirmiyorum, on tane/on beş tane resme birden başlıyorum. Bazen resim tıkanır, orada ne yapacağınıza karar veremezsiniz… Bir çizginiz vardır, o çizgiyi alıp götürürsünüz ama alıp götürdüğünüz o çizgi tekdüze olmaya başlıyorsa o eseri yapmanızın bence bir anlamı yok. Çünkü her yeni sanat eseri, yeni bir gün gibidir. O yeni gün başladığı zaman, sizin o güne yeni bir cevap vermeniz gerekli. Bir satranç oyunu gibi düşünün, her yeni başlayan günde karşı taraf size bir hamle yapmış, siz ona bir hamle yapacaksınız. Sanat böyle bir şeydir. Hiç hamle yapmadan, her gün yapılan tekrar ediliyorsa çoğaltılmış olunur. Yaratıcılığın ve gücün sınırı bellidir… Sadece teknik şeylerle başarı kazanmak mümkün değildir, çünkü sanat hiçbir zaman yerinde durmamıştır, sürekli olarak kendini yeniler. İçinde yenilik ve zekâ olmak şartıyla ne isterseniz yapabilirsiniz sanatta.

Dinginlik Derinlere Götürür

Yapacağınız resimleri tuvali elinize aldığınızda mı belirliyorsunuz yoksa kendisi akıp gidiyor mu?

Benim resimlerim, kendi başını alıp gitmez. Bazı resimlerde öyle olabilir ama ben çok programlı başlarım. Resme ne yapacağımı bilerek ve bir önceki resimle onun arasındaki o satranca cevap verme sorumluluğuyla başlarım. O cevabı verirken beni bilerek tekdüzenin sınırlarında batırmaya çalışan şeyler olursa ondan kaçınmaya çalışırım.

Resim yaparken müzik dinlemeyi sever misiniz yoksa sessiz ortamda mı çalışmayı tercih edersiniz?

Hiç fark etmez. Bazen sessiz ortamın dinginliği, insanı derinlere dalıp götüren, çok uzak yerlerde hayaller kurmasını sağlayan bir güzelliktir. Bazen de gürültünün coşkusuna katılırsınız.

Devlet Sergileri Ankara’da Açılırdı

Türkiye’de sanatın geçmişi ve gelişimi hakkında neler söyleyebilirsiniz?

Bizim kuşak ve bizden önceki kuşaklarda akademisyenler tek bir iş yapmadı, birçok işi birden yapmak zorunda kaldılar. Nurullah Berk, Bedri Rahmi de böyleydi, hem gazetede yazıyorlardı hem de halkı sanata ısındırmaya çalışıyorlardı. Bedri Rahmi; “Şairler beni ressam sayar, ressamlar da şair” diye böyle iki tarafa da yaranamamanın ikiliğini yaşıyordu. Hem Türkiye’yi temsil eden sergilerin komiserliğini, küratörlüğünü yapıyordu hem de sanatçı olarak eser vermek zorundaydı.

60’lı yıllarda Türkiye’de resim ve heykel alanında sadece devlet sergisi vardı. Devlet sergileri de Ankara’da açılırdı. Türk resminin önemli isimleri akademide çalışırdı. Hiç kimsenin atölyesi yoktu. Bedri Rahmi’nin bile şimdiki Bedri Rahmi Sokak’ta müştemilatı vardı, orada bir evi atölye yaptı. Birçok sanatçının atölyesi yoktu. Mesela, Ali Çelebi bir röportajında şöyle diyordu: “Sabahleyin kalkıyorum, güneş bu odada ise sehpamı buraya koyuyorum, güneş geçtiği zaman öbür odaya…” Yani atölyesi olmayan bir sanatçı ne kadar üretir.

Resim alınan ve satılan bir şey değildi; düşünün ki bir ressam, Nurullah Berk, resim yapıyor, ya satar ya satmaz diye evine getiriyor. Bu yüzden herkes devlet sergisine resim hazırlardı. Akademi hocaları genellikle jüriydi. Bir birincilik, bir ikincilik verilirdi; o büyük olay olur, yedi kişilik jürinin dördünün oyunu alan eserleri devlet satın alır, yurt dışına büyükelçiliklere yollar veyahut da devletin binalarına asılırdı. Bir kısmı da İstanbul’daki Resim-Heykel Müzesi’ne gelirdi. Onun dışında resim hareketi diye bir şey yoktu.

Sergi açmak çok büyük bir olaydı. Mesela, Türkiye’de ilk sergiyi 1821’de Şeker Ahmet Paşa açmıştır. Paris’e gidiyor, görüyor ve Türkiye’de ilk kişisel sergisini açıyor.

İki Koltukta Beş Karpuz Taşıdık

Bir gün Türk empresyonistleri ne kadar resim yaptı diye araştırmalar yapılacak. Türk empresyonistleri arasına öyle isimler var ki mesela Hikmet Onat, doksan küsurlu yaşlarda sırtında portatif bir resim sehpası, çantası; koyar ve resimler yapardı. Ben onların hepsini tanıdım.

Mesela asistanlığını yaptığım Cevat Dereli, emekli oluncaya kadar hiç sergi açmamıştı. 1970’de emekli oldu ve o tarihten itibaren Türkiye’de sanat piyasası hareketlenmeye başladı.

Bu yüzden biz sadece hocalık ve ressamlık yapmadık. Müzecilik yaptık, küratörlük yaptık, konferans verdik yani iki koltukta beş karpuz taşıdık. Seramik yaptık, mozaik yaptık, mimari ile uğraştık. Ben öğretmenliği hâlâ bırakmadım. Üniversitede Sanat Tasarım Fakültesi kurucu dekanlığı yaptım. Şimdi de kendimi Türkiye’nin öğretmenliğine adadım. Urfa’da mozaikle ilgili konuşmalar yapıyorum; Gaziantep’e gidiyorum, orada belediye başkanına öneriler getiriyorum. Üniversiteye gidiyorum, burada mozaik bölümünü kurun diyorum. Adıyaman’a gidiyorum, orada bir panelde konuşuyorum; Çanakkale’ye gidiyorum, konuşuyorum. Anlatılması lazım; sanat, konuşmayınca var olan bir olgu değildir. Üzerinde konuşulacak ki var olsun. Bu yüzden kendimi sanatın bir neferi olarak görüp kahramanca göğsümü gererek oradan oraya koşup duruyorum.

Başlayıp da yarım bıraktığınız bir eser oldu mu?

Tabii, insan her şeyle başa çıkamaz. Bu bir aşk gibidir, birçok defa iyi olacak diye başlarsınız, ya siz hata yaparsınız ya karşınızdakinin ilgisini çekmezsiniz ya da şansınız kötü gider, bir bakarsınız onu başkaları kapmış. Yani birçok şey olabilir. Bir tablo boyacı küpü değil, batırıp çıkarıp bitirilen bir olay değil, olur ya da olmaz. Her sanatçının olmayan birçok tablosu vardır.

Resimlerim Yaşam Gibidir

Resimlerinizde çok fazla detay kullanıyorsunuz. Neden bu kadar detay?

Hayat çok düz ve detayları olmayan bir yer değil. Benim resimlerim yaşam gibidir. Hem kendileri yaşasın hem de yaşayanlar yaşamın getirdiği zorlukları o detaylar içinde ya kaybetsin ya da kendisini bulsun. O detaylar öyle detaylardır ki siz ona baktıkça ya içinde kaybolacaksınız ya da detaylardan bütünü görmeye başlayacaksınız.

Yaşam sadece dramatik öykülerle dolu bir yol değildir. Türk filmlerindeki gibi öldü, öldürdü, âşık oldu, verem oldu gibi değil. Yani sadece bunlar değil; bir güzel bakış, bir gamze, gözlerindeki bir ışık, bir insanın bakışı, bir tebessümü, bir ezgi, bir ses, bir tını, bir kuşun Boğaz’da dolaşırken kanatlarının suya değmesi, istavritin lüferden kaçışı gibi bir ezgi, bir nota, bir ışık... Bunlar hayatın güzel detaylarıdır. El ele tutuşmanın sıcaklığı, bir bakışmanın güzelliği gibi… Bu detaylar saniyeler gibidir. Allah insanlara bir günde 86 bin 4 yüz saniye vermiş, bu 86 bin 4 yüz saniyeyi siz kullanın diye veriyor. Siz bunu ister kullanın ister kullanmayın, saniyeler gidiyor. İyi bir şeylere yaradıysa ne âlâ. O detaylar da öyle. Küçük küçük taşlar, ilişkiler, çevremiz, insanlar, yaşamımızın gelişmesi, düşünceler, hayaller, hepsi birbirine ekleniyor. O küçük yapılarda, kuşların kanatlarında, o mekânı dolduran biçimlerin hareketliliğinde ya da sadeliğinde size bir dünya kuruyor. Sizin dünyanız ona yakınsa onu seviyorsunuz, değilse uzaklaşıyorsunuz ama benim resimlerim, kitabım “Titreşimlerin Büyüsünde” olduğu gibi küçük titreşimler, anlık hareketler, o saniyelerden süzülüp gelen biçimler... Kitap sadece benim resimlerimdeki titreşim olgusunu detayları üzerinden anlatıyor.

İstanbul’un Her Köşesi Benim Farklı Bir Şiirsel Yanımı Kucaklar

İstanbul’un hepimiz için bir önemi var. Çünkü İstanbul’da Türkiye’nin birçok yerinde olmayan bir şey var; tarih var, üç imparatorluğa başkentlik etmiş on bin yıllık kent var, kültürel birikim var. İstanbul her şey demek, İstanbul’un her köşesi benim farklı bir şiirsel yanımı kucaklar. Ben nasıl kuşları alıp kanatlarını suya değdiriyorsam, gökyüzünde bulutlarla kucaklaştırıyor ve insanların hayal güçlerini alıp götürüyorsam… İnsanlara resimlerimle 10 saniye mutluluk nefesi verebiliyorsam, bir sanatçı için bundan daha güzel bir şey olamaz.

“Bunlar Benim Alfabem”

Siz isterseniz bu çizgilere kuş deyin, ister 86 bin 4 yüzü bir gün oluyor deyin, günlerin akışını hatırlayın, bu karmaşa içerisinde nasıl baş döndürdüklerini hatırlayın… Resmin dilinden konuşursak bunlar ritmin taşıyıcıları, bunlar benim alfabem; bu yazıyı çözmek için onların içine girip hissetmek gerek, mavi ile beyaz ilişkisi ve gizli bir kırmızının ona kattığı anlamı… Renklerin insan psikolojisi üzerinde etkisi var.

Mavi İstanbul’un Rengidir

Mavi, huzurun, iç zenginliğinin ve derinliğinin rengidir. Zenginliği ve derinliği olan insanlarda maviye bir kayış vardır. İstanbul’da mavi, bambaşka bir mavidir. Çünkü İstanbul’da mavi turkuazdır, mavi camidir, mavi çinidir, mavi her mevsimde zenginleşen denizin rengidir. Mavi, İstanbul’a yakıştığı kadar başka hiçbir kente yakışmaz. Mavi, İstanbul’un rengidir. Siz hem iç zenginliğine sahip olacaksınız hem bu mavilerle iç içe olacaksınız hem de maviyi sevmeyeceksiniz. Mümkün değil…

“Resmin Şairi Devrim Erbil”, Kitabın Ortası dergisi, Temmuz 2018, sayı 16.

 

Röportaj: Ezgi Aşık

Yayın Tarihi: 18 Haziran 2021 Cuma 10:00 Güncelleme Tarihi: 18 Haziran 2021, 10:02
banner25
YORUM EKLE

banner26