Dernekler bir kişinin adıyla anılmamalı!

Mehmet Kamil Berse ile çocukluğunun İstanbul’unu, yayıncılık faaliyetlerini, bulunduğu dernekleri ve yeni hedeflerini konuştuk..

Dernekler bir kişinin adıyla anılmamalı!

 

Mehmet Kamil Berse’yi Dil ve Edebiyat Dergisi’nden biliyorum. ESKADER’in 21 Nisan 2012 tarihinde Ali Emiri Kültür Merkezi’nde düzenlediği Ödül töreninde tanıştık ve mülakat yapma kararı aldık. 23 Nisan günü de Fatih- Yeşiltekke 3. Sokak, Kuyulu Çıkmazındaki bürosunda görüştük ve aşağıdaki mülakatı gerçekleştirdik. Mehmet Kamil Bey Dil ve Edebiyat Derneği’nden ayrılmışlar ve Der-Saadet isminde bir derneğin kurucuları arasında yer almışlar. Mayıs ayında da faaliyetlere başlayacaklar. Derneğin aynı isimle bir de dergisi çıkacak. Sizi mülakatla baş başa bırakıyorum.

Çocukluğunuzun geçtiği İstanbul’a gidecek olursak şahsi anlamda kendi çocukluğunuzu ve genel manada toplumumuzu anlatabilir misiniz?

İstanbul- Fatih’te doğdum. O günkü insanlar bugün yok. Sosyolojik açıdan baktığımızda toplumun çok değiştiğini görüyorum. 1955’te bulunduğumuz mekânda doğdum. Burası Suriçi Fatih, İstanbul’un merkezi. 460 yıl önce Fatih burayı alırken de merkezdi, Bizans zamanında da merkezdi, dolayısıyla bizim bildiğimize göre 2000, ama son bulgulara göre 8000 senelik geçmişi olan bir şehirde yaşıyoruz.

Dünyadaki büyük şehirlerin bu kadar tarihe dayanan geçmişleri yok. Amerika’da bunu göremezsiniz, belki Roma tarihini buna yaklaştırabilirsiniz. İstanbul üç imparatorluğun merkezi, ben bu açıdan bakıyorum. Bu üç imparatorluğun âdâbını kendinde mezcetmiş bir yapısı var. Bu, insanına da yansımış. Ama benim görebildiğim kadarıyla son elli yılda sosyolojik, mimarî birçok yapısıyla beraber demografik yapısının da değiştiğini görüyoruz.Mehmet Kamil Berse

Öncelikle şundan bahsetmeliyim. O yıllarda, bulunduğumuz mekânlarda Osmanlı medeniyetinin izlerini görürdük. Şu gördüğünüz çıkmaz sokakta ahşap evlerde hâlâ eski insanlar otururdu. O eski insanlara hitap tarzınız da farklı olurdu. Bugünle kıyasladığınızda o iki katlı ahşap evlerin yerinde altı-yedi katlı apartmanlar var. Bu altı- yedi katlı apartmanlarda o insanların yine birbiriyle komşuluk yaptığını görebiliriz ama bugün çok katlı, çok daireli apartmanlarda bu kültürün tamamen yok olduğunu görüyorum. Dolayısıyla bizim geçmişten gelen Osmanlı kültürümüz, geleneğimiz gözlerimin önünde yok oldu, gitti. Ben gördüğümde de büyük bir kısmı deforme olmuştu ama şimdi neredeyse tamamı yok oldu. Yine de o insanların o âdâp ve kültür çerçevesinde geçmişi yaşattıklarını biliyorum. Kültür olarak da yaşattıklarını görüyorum, komşuluk olarak da, ailelerin birbirleriyle olan münasebetlerinde bunun ne kadar yer tuttuğunu biliyorum.

Benim çocukluğumda karşıdaki komşumun adı Sami ise biz Sami Bey bile demezdik, Sami Beyefendi Amca derdik, Ayşe Hanım Teyze derdik, yani ona hem hanımı, hem teyzeyi eklerdik. Dolayısıyla bu iltifat cümleleri bile bize kültürümüzün âdâbını verdi. Ama bugün onu göremiyoruz. Nerdeyse insanlar arada 30-40 yaş bile fark olsa sadece isimle hitap edecekler. Bence sayın kelimesi bile bizim kültürümüze uyan bir kelime değildir ama bir bey, bir hanım kelimesini bile söylemekten imtina ediyor yeni nesil. Bunu üzülerek görüyorum.

Hayat tarzları hiçbir zaman kazanılan paraya göre değişmemeli

Ne yapmamız gerekir? Biz önce kendimizden başlamalıyız. Ben bunu önce kendi çocuklarıma öğretmeliyim, öğrettiğime de inanıyorum. Hâlâ burada yaşadığım için inanıyorum. İnsanlar doğar, büyür ve ölürler. Ama hayat tarzları hiçbir zaman kazandıkları paraya göre değişmemeli. Ben buna inanıyorum. Benim doğduğum yıllarda İstanbul’da, Fatih’te, Suriçi’nde yaşayan çok değerli aileler vardı. Bu aileler zamanla yeni neslin yeni imkânlarıyla para kazanmaya başladıklarında Fatih’i terk ettiler, daha lüks semtlere göç ettiler. Yani yaşam standartları değişti, dolayısıyla bu kültürden uzaklaştılar, gittikleri yerlere bu kültürleri götürmediler. Benim özellikle hayıflandığım tarafı budur. Böyle olunca da buraya bu kültürle yetişmemiş, başka kültürlerden insanlar geldi. Siz buradan giderseniz başkaları gelir ve kendi kültürlerini getirirler. Bunu da yadırgamıyorum.

Şimdi burada her çeşit kültür var. Hoşuma gitmese de bazı alışkanlıklar, bazı davranışlar değişti. Ama bunları biz ya kendi aramızda düzeltmeye, kendimize uydurmaya gayret edeceğiz, ya da teslim olacağız.  Başka çaresi yok. Şehirciliğimiz de aynı şekilde. Geçmişten gelen bizim bir medeniyet, şehir anlayışımız var. Şu gördüğünüz çıkmaz sokaklar sokaklara bağlanır, sokaklar caddelere, caddeler camilerin, hamamların, dükkânların olduğu meydanlara bağlanır. Osmanlı kültüründeki şehircilik anlayışı budur. O cami meydanları mahallelinin birbirini gördükleri, alışveriş yaptıkları, ihtiyaçlarını giderdikleri meydanlardır. O meydanda cami mutlaka olur. Cami zaten toplanan yer demektir. Bunun yanında o günün ihtiyacına göre hamam mutlaka vardır. Bugün hamam her evde olduğuna göre haydi hamamı dışarı çıkaralım ama biz çarşıyı da kaybettik. Çarşı derken bakkalımızı, manavımızı da kaybettik. Çünkü artık büyük marketler var. Büyük marketleri de geçtik, alışveriş merkezleri oluşmaya başladı. Bütün bunlar bizim kültürümüzü alıp götüren şeyler. Bütün bunlardan rahatsızım, ama bunlarla yaşamaya da mecburum. Elimizden geldiğince biz, gücümüzün yettiğince kendi kültürümüzü çocuklarımıza ve torunlarımıza anlatmak zorundayız. Artık bunu kâğıt üzerinde anlatacağız veya beyaz camlarda, filmlerde anlatacağız. Başka yapacak bir şeyimiz kalmadı diye düşünüyorum.

O zaman toplumumuzun siyasî anlamda durumu nasıldı?

İşte en karmaşık taraflarından biri de bu. Benim çocukluk yıllarımda 60 ihtilali oldu. 60 ihtilalini ben çok küçük yaşta idrak ettim. O yıllarda, takdir edersiniz ki, televizyonu bırakın radyo bile her evde yoktu. Karşımızdaki ahşap evde oturan Sami Bey Amca’nın evinde bir radyo vardı. Hangi saatte olduğunu hatırlamıyorum ama babam o saatte bizi kolumuzdan tutar, ajans haberlerini dinlemek üzere Sami Bey Amca’ya misafirliğe götürürdü. Orda kafamızı radyoya koyar, ajansı dinler, babamla komşularımızın yaptığı ihtilal muhabbetlerini dinlerdik, bunlarla yetiştik.

Sersem bir toplum haline geldik

Siyasî atmosfer askerî hegemonyanın ağırlıkta olduğu bir dönem. O zamanlar babam sakallıydı, eski bir dergah mensubuydu, başında bere taktığı için askeriye tarafından yakalandı, yaklaşık 3-4 ay kadar Balmumcu’daki Askerî Nezarethane’de kaldı. Sadece başına bere taktığı için. Herhangi bir partiye üyeliği yoktu. Bu toplum bu günleri geçirdi. 60 ihtilalinde de geçirdi, daha sonraki yıllarda biz büyüdük, gençliğimizde ihtilalleri yaşadık. İnşallah bundan sonra yaşamayız. Yeni nesle daha güzel bir toplum bırakırız diye düşünüyorum. O günkü atmosferde üç kişiden fazla insan bir araya gelemezdi. Sıkıntı doğacağını düşünürlerdi, ihtilal yıllarından sonra bile. 65’te, 69’da biraz rahatlar gibi oldu ama bunun arkasından 12 Mart geldi, aradan 10 yıl geçmeden 12 Eylül geldi, bütün bu darbeleri bu toplum yedi. İnsanların başına vurursanız sersem olurlar. Artık sersemliği bırakmamız gerekiyor ama sersem bir toplum haline geldik.

Mehmet Kamil BerseYazı hayatına nasıl başladınız?

Ben İstanbul İmam- Hatip Okulu mezunuyum. Öncelikle şunu söylemem lazım: Türkçe’yi çok seviyorum. İstanbul Türkçesini çok seviyorum. Çünkü bulunduğum muhit Türkçe’nin en güzel konuşulduğu muhit. Bunu çok iyi biliyor ve idrak ediyorum. Şu sokağın başında, biraz ileride Muallim Naci’nin evi vardı. 150 metre ilerisi Mehmed Akif’in evinin olduğu yerdir. Şu Horhor’un başında, Yeşil Tekke Sokağı’nın başında Hamdullah Suphi Tanrıöver’in konağı vardır. O da, biliyorsunuz, Cumhuriyet devrinin ilk Milli Eğitim Bakanlarından. Daha yukarıda Faruk Kadri Timurtaş vardı. Ben ancak Faruk Kadri Timurtaş’a yetişebildim.

Babam Mehmed Akif’in dedemin arkadaşı olduğunu anlatırdı. Dolayısıyla Mehmed Akif’ten hep “dedem Mehmed Akif” diye söz ederim. Çünkü dedemin arkadaşı olması bile benim için bir lütuftur. Rahmetli babam Osmanlı mektebini bitirmiş bir insandı, bir dergah mensubuydu ve ticaretle uğraşırdı. Bize “Oğlum! Devlet çeşmesinden su içmeyin.” diye tavsiyede bulunmuştur. Onun için hiçbir devlet mevkiine, makamına talip olmadık. Dolayısıyla ticaretle uğraştım. “Rızkın hayırlısı ticarettedir, Allah ticaret yapanı sever.” gibi bize intikal eden sözlerden dolayı böyle hareket ettik.

Ben imam hatip lisesinde okumaya başlayınca şimdi rahmetli olan Türkçe öğretmenim Ömer Faruk Dolay’dan çok sitayişle bahsetmem gerekir. Bize çok şeyler öğretti. Sonra Edebiyat öğretmenim olan Ayşe Erdönmez, Nurettin Topçu’nun yeğenidir. Allah ondan razı olsun. Yaşayıp yaşamadığını bilmiyorum ama ben iki yıl boyunca ondan edebiyat konusunda çok şey öğrendim. Beni yazı ve şiir yazmaya o sevketti. Ben o yıllarda kompozisyon ve şiir yarışmalarına katıldım. Liseler arası yarışmalarda hep dereceler aldım. Hocamın bu konuda bayağı teşviki olmuştur. Bana şöyle bir güzelliği olmuştur: Beni sürekli okuturdu, derslerde yeni bir konu işleneceği zaman şiirse şiir, nesirse nesir, Hoca bir-iki öğrenciye okutur, sonra onun üzerinde çalışmalar yapılır. Ben en önde otururdum. Ayşe Hocam bu yazıların % 80’ini, 90’ını bana okuturdu.

Sonradan şunu öğrendim ki imam hatip okulundaki arkadaşlarımız genellikle İstanbul dışından gelen arkadaşlarımızdı. Çankırı’dan, Siirt’ten, Bitlis’ten, Konya’dan, Bursa’dan, Trabzon’dan vs. arkadaşlarımız vardı. Böyle Türkiye mozaiği olan bir sınıfta okuyordum. İstanbul Türkçesi’ni yaymak için bu yazıları bana okuttuğunu ve öğrencilere örnek olmam gerektiğini bana daha sonra ifade etmişti. Ama bu okumalar bana da çok faydalı oldu.

Yazıları hem büyük bir zevkle okuyordum, hem de bana bir şeyler katıyordu, hem de kendime güven veriyordu. Hem yazılarımda, hem konuşmalarımda bunun çok büyük etkisi olduğunu biliyorum. Allah kendisinden razı olsun. Edebiyat konusunda bize çok önemli bir kaynak olmuştur. Dolayısıyla onu hayırla yâd etmem gerekiyor.

Daha sonra okulda gazete çıkardık. Lise yıllarımda okul gazetesini üç yıl boyunca ben çıkardım. Gazetecilik hayatı bende o yıllarda başladı. Daha sonra imkân bulduğum her ölçüde gazete ve dergi çıkardım. Gazete ve dergi çıkarmak her zaman riskli iştir. Gazete ve dergi çıkarmak insana para kazandırmaz, parasını kaybettirir. Ben para buldukça parayı kaybedene kadar çıkardım. Bunun zevki ayrı bir şey. Kitapçılığımız da var. Kitabın kokusu her zaman benim içimde yer etmiştir. Ben bilgisayarı sadece daktilo yerine geçtiği için kullanıyorum. Ama defteri ve kitabı hiçbir zaman bilgisayarla kıyaslayamam.

İlk yazınıza gelelim…

İlk yazım derece alan bir kompozisyon yazımdı. “İstanbul’da yaşamak” diye bir kompozisyon yazmıştım. O zamanlar Yeşilay Cemiyeti ve MTTB liseler arasında kompozisyon ve şiir yarışmaları, münazaralar tertip ederlerdi. Herkes bir branşta o yarışmalara katılırdı. Ben Yeşilay Cemiyeti’nin yarışmasında birinci olmuştum. Daha sonra yazdığım bir şiirle yine birinci oldum. Ama şiire devam etmedim, yazıya devam ettim. Çünkü şiir çok farklı bir şey. Şiir de yazdım ama kendime şair diyecek kadar şiir hayatımda yer almadı. Sadece âşık olduğum yıllarda oldu, o kadar.

Profesyonel anlamda yazı hayatınız nasıl başladı?

1980 yılında reklamcılık yapmaya başladım. Reklam metinleri yazıyordum. 1986 yılında amcamın oğluyla birlikte “Beldemiz Gaziosmanpaşa” diye bir gazete çıkardım. Orada köşe yazıları yazıyordum. 1986 yılında gazete çıkarmak riskli bir işti. Aksayarak bir-iki yıl kadar devam etti. Bizim reklam ajansının yeri Sultanahmet’teydi. Orada o bölgeye hitap eden ekonomik bir dergi çıkardım. Biraz işletmeciliğimiz olduğu için bunu yapabildim. 15 günde bir çıkıyordu. Onun ismi, size biraz tuhaf gelebilir, “Tahtakale”ydi.

Niye Tahtakale’ydi? Onu anlatayım. Bunlar benim profesyonel çalışmalarım, dolayısıyla profesyonelce düşünmem gerekiyordu. Rahmetli Özal iktidara gelmeden önce kimse üzerinde bir dolar bile taşıyamazdı. Yurtdışından gelen insanlar Türkiye’ye geldiklerinde üzerlerinde para varsa bu parayı bankada bozduramazlardı. Tahtakale’ye giderlerdi, Tahtakale’de bunun piyasası vardı, burada karaborsa bozdurulurdu. Tahtakale bu piyasanın merkeziydi. Bugün İstanbul Borsası varsa o zaman Tahtakale borsanın adıydı. Dolayısıyla ekonominin de bir borsası olduğunu düşünerek ismini Tahtakale koydum. Bayağı ses getirdi. O gazeteyi de iki yıl boyunca çıkardım.

Sonra aradan epey bir süre geçti, siyasetle uğraştık. Siyasî bazı yazılarım çıktı. Fakat Dil ve Edebiyat Derneği’ni kurunca artık tamamen içimden gelen şeyleri yazmam gerektiğini düşündüm. İstanbul’la ilgili yazılar yazmalıydım. Çünkü ben İstanbul’da doğdum, İstanbul’da yaşıyordum, sırtımda bunun verdiği görev ve sorumluluk vardı. Bu sorumluluğu yerine getirmek için bildiğim, anlatmak istediğim her şeyi yazmam ve anlatmam gerektiğini düşündüm. Bunun üzerine uzun bir süre İstanbul üzerine yazılar yazdım. Bununla ilgili bir kitabım çıktı. Meraklısı İçin İstanbul Seyahatnamesi diye. Ama önümüzdeki ay üç kitabım çıkacak.  Bunlardan biri İstanbul Şehrengizi, İstanbul’la ilgili yazılarımı topladığım güzel bir kitap olacak inşallah. Bir de Üç Okyanus, Sekiz Ülke diye yeni bir seyahatname kitabı var. Gezdiğim ülkeleri yazdığım bir kitap. Bir de Anadolu’dan gezdiğim 11 tane şehri, bunların ikisi ilçedir, içeren ayrı bir kitabım var. Onu da inşallah haziranda çıkaracağız diye düşünüyorum.Mehmet Kamil Berse

Sizi yazı konusunda en çok teşvik eden ve öven kim oldu?

Marifet iltifata tâbidir” derler ya, öncelikle Ömer Faruk Hocama ve Ayşe Erdönmez Hocama sonsuz saygı ve hürmet ediyorum. Çünkü onların çok büyük teşvikini aldım. Onların teşviki olmasaydı bu işe başlamazdım. Onların teşvikiyle yazı yazmaktan zevk almaya başladım. Lise çağında bile olsa gelen ödüller beni yazmam gerektiğine inandırdı. Kültürle uğraşmam gerektiğini bu geldiğim yol bana gösterdi. Daha sonra yazdığım yazıları okuyanlardan aldığım tepkiler daha büyük sorumluluklar yüklenmeme sebep oldu. Yazdıklarım okuyanların gözünde neyse ben oyum. Ama aldığım tepkiler ve iltifatlar beni çok memnun ediyor.

Şüphesiz birçok insanla görüşme imkânı buldunuz. Rûberû görüşme imkânı bulduğunuz insanlardan sizi en çok etkileyen kimdir?

Necip Fazıl Kısakürek’in birçok konferansını dinledim. O döneme yetişmiş olmamız bizim için büyük bir şans. Mahir İz’den Mehmed Akif’in şiirlerini dinleme lütfuna eriştim. Akif’in Safahat’ını Mahir İz Hocamdan daha iyi okuyan kimse yoktur. Aruzu ondan daha iyi bilen kimse yoktur. Bunlar beni mutlaka çok etkiledi. Dergah’ta da, şu an faaliyette değildir, orası müthiş bir yer. Orası bana çok büyük bir feyiz verdi. Çocukluk yıllarımdan kalan o feyiz benim içimin hâlâ titreyen bir tarafıdır. Orası da beni besliyor diye düşünüyorum. Çünkü insanlarla olan münasebetlerde, o terbiye görmüş insanlarla bir arada olmak bazen insanın kendisine çekidüzen vermesine sebep oluyor.

Yazılarınızın toplumda tesiri oldu mu, bunu bizzat müşahede ettiniz mi?

Evet, yazılarımın çok tesiri olduğuna inanıyorum. Biraz dokunurum. “Kaleminden kan damlar” derler ya bazıları için, öyle olmaya gayret ediyorum. Çünkü okuyan insanın yazdığından bir şeyler alması gerektiğine inanıyorum. O ruhla yazmaya çalışıyorum. Özellikle şunu ifade edeyim: Dil ve Edebiyat dergisini çıkardığımız son üç yılda editör yazılarını yazıyordum. Editör yazısının dışında içeride de bazı yazılar yazıyordum. Bu seyahat yazıları, İstanbul yazıları bunlardan bazılarıdır. Ama editör yazılarında o kadar arındırılmış şeylerden bahsediyordum ki; sevgiden, merhametten, kardeşlikten, kitap okuma sevdasından… Bütün bunları özetleyen, hem şiirlerle onu besleyen çok kısa şiirler yazıyordum, bunun çok büyük etkisini gördüm. Bana bunun dönüşleri çok güzel oldu. Hatta şu kadarını söyleyebilirim. Birçok yerde benim bu yazılarım iktibas edildi. Bana “Hocam! Yazınızı aldık, kullandık.” dediler. “Ben yazıyı sizler için yazıyorum, istediğiniz kadar kullanabilirsiniz.” dedim. Hatta bazı okullar bu yazıları okul dergilerine koymuşlar. Bunlar beni ayrıca memnun etti.

Gelen olumlu tepkiler daha çok yazı yazmama sebep oluyor. Bu yazıların devamını ben kitap haline getireceğim inşallah. Böyle bir çalışmam var. Bir de şöyle bir şey söyleyebilirim: O bahsettiğim editör yazılarında, yazı başlarına bugünkü tabirle protest dediğimiz şiir tarzı yazıyorum. Meselâ kim? Neyzen Tevfik. Neyzen Tevfik’in müthiş dizeleri vardır, bilirsiniz. İnsanın ve toplumun kalbine ok saplayan dizeler. Aynı şekilde Hz. Niyazi Mısrî’nin mükemmel dizeleri vardır. Seyranî’nin ve Ömer Hayyam’ın dörtlükleri. Bütün bunları ben orada hep kullandım. Bütün bunların bana çok güzel dönüşleri oldu. Birçok kişi özellikle arayıp tebrik etti. Bu benim için çok büyük bir mutluluk tabii. Yazdığım her yazının Allah’ın lütfu olduğunu düşünüyorum. Tabii bütün bunları görünce de hoşuma gidiyor.

Ahmet Kabaklı’yla 1970 veya 71’de okul gazetesi için röportaj yapmıştım. Tabii bu tip insanlarla o çağlarda bu şekilde karşılaşmak insanı motive ediyor. Ben imam hatip okulunda okurken kültür-edebiyat kolu vardı. Bu kol, bizim okulun en aktif koluydu. Kültür-edebiyat kolu bizden birçok kimseyi beslemiştir. Kültür edebiyat kolu başkanı Ahmet Şişman, başkan yardımcısı Recep Tayyip Erdoğan, sekreter Mehmet Kamil Berse. Ben okulun gazetesini çıkarıyordum. Bu insanları besledi ve bu insanlar bir yere geldi. Bu, o yılların bir bereketidir. O yıllardaki samimiyetin de bir bereketidir. Buna inanıyorum. O dönem gerçekten feyizli, bereketliydi. İnsanlarda samimiyetin olduğu, herkesin bir şeyler yapmak, bir şeyler öğrenmek istediği zamanlardı. İnşallah şimdi de öyledir, bundan sonra da böyle olur. Bu tabii biraz da öğretmenlere bağlı. O dönemde hakikaten bizden bir şeyler bekleyen öğretmenler vardı.

Kalem Kitabevi nasıl kuruldu?

Rahmetli ağabeyim vardı, o da İstanbul İmam- Hatip Okulu mezunudur. Ama onunla aramızda bayağı bir yaş farkı var. Benden 12 yaş büyüktü. Genç yaşta rahmetli oldu. O da Kadir Topbaş’la aynı sınıfta okudu. O Kadir Ağabey’den 2 yaş büyüktü. Babamla birlikte Sahaflar Çarşısı’nda bir yer açmışlardı. Sonra hep ağabeyim devam ettirdi. Sonra Beyaz Saray’ın Kitapçılar Çarşısı olduğundaki ilk dükkânını Kalem Kitabevi olarak biz açmıştık. O yıllar 1962-63 olabilir. Birkaç yıl orada kaldık. Sonra Fatih- Çarşamba’da, Darüşşafaka Caddesinde büyükçe bir yere geldik. O zaman Kalem Kitabevi, İstanbul’un en iyi kitabeviydi.

O zaman Cağaloğlu’nda belli yayınevleri vardı. Sağ kesimden bir yayınevi yoktu maalesef. Ne vardı? Mehmet Şevket Eygi’nin Bedir Yayınevi, Kadir Mısıroğlu yurtdışına çıkmamışsa arada bir burada kitap çıkarırdı. Ama genelde İnkılap Kitabevi, Remzi Kitabevi gibi Müslümanlıkla, muhafazakarlıkla alakası olmayan yayınevleri vardı. Beyaz Saray olunca biraz biraz gelişmeye başladı.

İlk kitabımız İslam Ülkelerinde Misyonerlik ve Emperyalizm, baskı tarihi 1968 veya 69’dur. Yazarı Mısırlı profesör doktor Mustafa Halidî, tercüme eden rahmetli Osman Şekerci. Aslında çok önemli ve kaliteli bir kitaptı. İkinci kitabımız bizim yine o yıllarda imam hatip okulunda müdürlük yapan hocamız Hayati Ülkü’nün İslamiyet ve Hz. Muhammed isimli kitabıydı. Hatta bir ara “İslam Tarihi ve Siyer” kitabı olarak da okundu bu kitap. Daha sonra Abdülkerim Zeydan’ın yazdığı İslam Hukuku’nda Fert ve Devlet isimli kitap çıktı. Onun tercümesini de Cemal Arzu yaptı. Cemal Arzu’nun bir başka tercümesi var. O da İslam Hümanizmi. O da yabancı bir tercüme. O yıllarda biz bu kitapları yayınladık.

Ayrıca perakende satış yapıyorduk. Bir de Çarşamba’da olması hasebiyle benim okuduğum imam hatip okuluna çok yakındı. Benim okul dışındaki bütün zamanım kitabevinde geçerdi. Böyle bir güzelliği de oluyordu. Benim hayatım orada geçti. Benim için ikinci bir okul, hatta üniversite oldu diyebilirim. Çünkü birçok kişinin ulaşamadığı kitaplar benim elimin altındaydı. Benim boş zamanlarım hep onlarla geçiyordu. Onlarla birlikte oluyordum. O kitapların kokusunu hâlâ özlüyorum, biliyor musunuz? Yani yurtiçinde olsun, yurtdışında olsun gezip dolaştığımda benim ilk aradığım yerler oranın kitaplarıdır. Bu benim için ayrı bir zevktir. Yani bazıları bir yere gittikleri zaman ilk önce oranın yemeklerine bakarlar, benim hiç öyle bir özentim olmadı ama kitaba çok büyük özentim oldu.

Fatih’te ve Çarşamba’da olmasına rağmen kitap o zaman daha iyi okunuyordu.  Her çeşit kitabı satardık biz orada. Zaten yayınlar da pek fazla değildi. 1987 kitapçılığın biraz dibe vurduğu bir dönemdi. Biz kitapçılığı bıraktık, ben yayıncılığa devam ettim. Nihayetinde geçen sene yayıncılık yapmaya karar verdim. İlk çıkardığımız kitap da şu gördüğünüz Recep Tayyip Erdoğan’ın Siyasi Sözlüğü. Hasan Sarı diye bir kardeşimiz var. Bu kardeşimiz iletişimde doktora yaptı. Çok sevdiğimiz, çok kitap okuyan, mütedeyyin bir kardeşimiz. Şu anda da Ankara’da bir göreve başladı, Gençlik ve Spor Bakanlığı’nda müşavir oldu. Böyle bir çalışma yaptığını söyledi. Bu çalışmayı ilerletti ve nihayetinde bitirdi. Benim çok hoşuma gitti. Üzerinde epey çalıştık. Başbakan’ın 2002 ile 2010 yılları arasında yaptığı bütün çalışmaları taradı, içinden 400 tane kavram çıkardı. Ülke, millet menfaatine olan 400 tane kavramı alfabetik dizin olarak yayınladık. Bu kitapta yazılanların hepsi Başbakan’ın kendi sözleri, ifadeleridir. Hangi tarihte söylediği o maddenin altında yazar. 2004’te mi konuşmuş, 2008’de mi, 2010’da mı? Yani o dönemdeki fikrini ve bugün ne düşündüğünü kıyaslayabilirsiniz.

Mehmed Akif’in dost eli her zaman Tayyip Erdoğan’ın yanındadır

Ben orada bir örnek verdim. Takdim yazısı var kitabın başında. Bunu ben isterseniz size anlatayım. Bazı yerlerde, bazı konuşmalarımda bundan sıkça söz ederim. Geçen sene Mehmed Akif Yılı ilan edilmesi dolayısıyla Mehmed Akif’le ilgili yaptığım birçok konuşmada bu olayı anlattım. İnsanların tüylerini gerçekten diken diken etti. Çünkü Mehmed Akif’in dostluğu ve eli çok önemlidir. Eğer Mehmed Akif ve siz dostsanız o size dostluk elini uzatır ve bırakmaz. Buradan yola çıkarak ifadem şudur: Lisede kültür-edebiyat kolundayken İstanbul’da birçok faaliyete gidiyorduk. Bir gün şiir okuma müsabakası var. Kim tertip etmişti, hatırlamıyorum. Salon karşıda, Kadıköy Kız Enstitüsü’ndeydi. Biz yola çıktık. Üç kişi şiir okuyacak. Bunlardan biri rahmetli Ahmet Şişman, bir tanesi rahmetli Ömer Faruk Dayıoğlu, birisi de Recep Tayyip Erdoğan. Ben ve bir arkadaşım okulu temsilen oraya gittik. Tabii o yıllarda İstanbul, özellikle Fatih biraz daha muhafazakâr, Kadıköy biraz daha sosyetik bir yer.

İçeriye girdiğimizde içeridekilerin % 80’inin kız olduğunu gördük. Biz buna pek alışık değildik. Biz kendimize oturacak yer bile bulamadık. Duvarın dibinde dikildik. Müsabıklar çıkıp şiirlerini okuyorlar ama şiirlerini salona duyurmak ne mümkün. Yani salonda öyle bir yaygara var ki. Ama program ister istemez devam ediyor. Nihayetinde sıra bize geldi. İstanbul İmam- Hatip Lisesi denince herkes bir sustu, “ya bu imamlar nereden geldi” falan gibi. İlk olarak Tayyip Erdoğan çıktı ve salonu etkiledi. Herkes müstehzi bir ifadeyle bakıyor. Çünkü o zamanlar imam-hatiplilere ölü yıkayıcılar gibi bakılıyordu. Tayyip Erdoğan o Üstada benzeyen güzel, bariton sesiyle “Zulmü alkışlayamam/ Zalimi asla sevemem” diye başladı. İnsanları birden etkiledi ve herkes sus pus oldu. Yani biraz önce herkesin konuştuğu salonda herkes sustu. O şiir bittiğinde bütün salon ayağa kalkıp alkışladı. Sonra biz de orda hüngür hüngür ağladık. Bu olay beni hatırladıkça etkiler. Çünkü çok önemliydi. Başbakan 2011 yılını Mehmed Akif Yılı ilan etti. 2010 yılının 27 Aralık’ında Ankara Gençlik Kollarının bir Mehmed Akif gecesinde de aynı şiiri okudu. Ben evde televizyon karşısında seyrettim. Baktım, aradan 40 yıl geçmiş, aynı insan, aynı şiir, değişen hiçbir şey yok. Aynı duyguları yine yaşadım. Onun için Mehmed Akif’in dost eli her zaman onun yanındadır.

Mehmet Kamil BerseBiraz Dil ve Edebiyat Derneği’nden bahsedebilir miyiz?

2007 yılındaki milletvekili seçimlerinde Ekrem Erdem Bey tekrar aday gösterilmedi. 2007’den önce AKP’nin ilk seçiminde İstanbul milletvekiliydi. Milletvekilliğinin son üç ayında Türkçe’nin bozulan yapısıyla ilgili tedbir almak, bazı çalışmalar yapmak için bir teklifte bulunuyor, meclise önerge veriyor. Bu önerge kabul ediliyor. “Bütün partilerin oylarıyla komisyon kurulsun.” deniyor. Komisyona bütün partiler üye veriyor. Bu çalışmalar yapılırken, hatırlarsınız, erken seçim kararı alındı. Komisyon daha çalışmalarını bitirmeden meclis tatile girdi.

Ekrem Bey aday gösterilmeyince bizim Recep Garip’le beraber, Recep Garip de o zaman milletvekiliydi ve aynı komisyonda, demişler ki “Bunu bir sivil toplum kuruluşu olarak devam ettirelim.” Ne yapalım? Bir dernek kuralım. Bu çalışmalar başladı. Uzunca bir süre devam etti. Bu çalışmalar sırasında ben dâhil oldum. Nihayetinde 102 kurucusuyla 2008 yılında biz derneği kurduk. Bu derneğe herkes katkıda bulundu. Bizim Eyüp’teki binamız o zaman Eminönü Belediye Başkanı olan Nevzat Er’in başkanı bulunduğu Haliç Belediyeler Birliği’nin binasıydı. Binanın mülkiyeti Büyükşehir Belediyesi’ne ait, kullanımını bize verdiler, mekân olarak orayı kullanıyoruz. 102 kurucumuzdan 2 tanesi vefat etti, Allah rahmet eylesin. Biri Üsküdar Belediye Başkanımız Mehmet Çakır, biri Osman Yağmurdereli.

Bizim tüzüğümüzde kendi anayasamız gibidir. Tüzükte belirtilen ilkeler çerçevesinde 2008 yılının 24 Mayıs’ında kurulduk. İlk kongremizi o yılın ekim ayında yaptık. O yıllardan itibaren hâlâ faaliyetler devam ediyor. Ben geçen yılın haziran ayında kendi çalışmalarım nedeniyle dernekten ayrıldım. Dernek olarak dergi çıkardık. Şu an hâlâ devam ediyor, Dil ve Edebiyat Dergisi. Tabii geçmişten gelen birtakım tecrübelerimiz var. Bu hem kendi çalışmalarımızdan, hem de kitapçılık, yayıncılık yaptığımız için sağcı, solcu ne kadar yazar, çizer varsa hepsiyle irtibatımız var. Hatta şunu söyleyeyim: Beyaz Saray’daki ilk dükkânı bizim açtığımızdan bahsetmiştim. O yıllarda, o Beyaz Saray çarşısının içinde sağcı, solcu herkes oradaydı. Aziz Nesin’in ve Bülent Habora’nın orada dükkânları vardı, bütün bunlarla biz orada ticaret yaptık. Kimse birbirine orada bıçak çekmedi, böyle birkaç yıl devam etti. Sonra bir nifak sokuldu ve onlar oradan gittiler. Aslında orada kalsalardı daha iyi olurdu diye düşünüyorum. Belki onlar da imana gelirdi.

Bir faaliyeti sivil toplum kuruluşunda ne kadar yaparsanız yapın yazılı bir metin olmadıktan sonra yaptığınız bütün çalışmalar havada kalır. Yani bunu ya birileri yazacak, ya da siz yazacaksınız ki bu tarihe ve literatüre geçecek. Derginin çıkması için Recep Garip’le beraber Genel Başkanımız Ekrem Bey’e çok baskı yaptım, sonunda kabul etti. 2008’in Eylül ayında hazırlıklara başladık, 1 Ocak’ta da ilk sayımızı çıkardık. Ondan beri her ay devam ediyor.

Dergicilik çok zevkli bir iş ama hakkını vermeniz ve ilkeli olmanız lazım. Dergide çok ilginç şeyler yaşadık. Bütün bunları yaşamanız gerekiyor. Orada 3, 3.5 yıl boyunca çok aktif faaliyetlerde bulunduğuma inanıyorum. Hem dergide, hem orada yapılan faaliyetlerde benim ve Recep Garip’in emeği vardır. İnşallah bundan sonra da o kalitede devam eder diye düşünüyorum. Dergi yine devam ediyor, arkadaşlar çıkarıyorlar. Bizim orada yapmamız gereken çok daha fazla şeyler olduğuna inanıyorum. Ama bu bir ekip çalışması, herkesin bir tarafından tutması gerekiyor. Sivil toplum kuruluşlarında maalesef birkaç kişi çalışır, öbürküler gözler. Sıkıntılar bu yüzden oluyor. Bizim derneğin arkasında dillendirmesek bile siyasî bir erk var. Bülent Arınç bizim 2 numaralı kurucumuz, Ömer Dinçer kurucumuz, Ekrem Erdem’i zaten söylemeye gerek yok, hâlâ başkanımız… Belediye başkanlarının birçoğu kurucumuz. Böyle bir gücü var. Bugün bu güçle çok daha aktif işler yapmamız gerekir diye düşünüyorum. İnşallah yaparlar.

Der- Saadet’ten de kısaca bahseder misiniz?

Ben geçen Haziran ayında dernekten ayrıldıktan beri kendi işlerimle ilgileniyorum. Tabii bu çerçevede benim geçmişten gelen, ailemden gelen sosyal yapım var. Bu beni rahat bırakmıyor. Benim babam 1907 doğumlu, yaşasaydı bugün 105 yaşında filan olacaktı. Bu hayat sadece benim hayatım değil, bu çevre sadece benim çevrem değil. Ailemin de bir çevresi ve misyonu var. Çünkü onların hakkını hiçbir zaman ödeyemem. Çünkü onların çevresiyle büyüdüm. Ben de üzerine bir şeyler katabildiysem ne mutlu!

Çeşitli faaliyetlerde yine bulunuyoruz. Türkiye içinde ve dışında konferanslara davet ediyorlar, bazı şeyleri dilimizin elverdiği ölçüde ifade etmeye çalışıyoruz. Bunları herhangi bir meta karşılığı değil, severek yapıyorum. Tabii bu arada arkadaşlar İstanbul’la ilgili bir şeyler yapmamız gerektiğini her zaman dillendiriyorlardı. Bu konuda ne yapabiliriz? İstanbul hakikaten Türkiye’nin merkezi, gözbebeği ve özellikle tarihî yarımada, bu konuda kültürel çalışmaları yapalım. Yapanlar çok. Herkes bir ölçüde bir şeyler yapmaya gayret ediyor. Biz daha kapsamlı, vizyonu daha geniş, biraz daha katılımlı bir şeyler yapalım istedik.

Bugüne kadar gelen bütün sivil toplum kuruluşlarının Türkiye’de bir özelliği var. Her dernek veya vakıf bir kişi veya grubun üzerine bina edilmiştir. Bu maalesef böyledir. Oysa adı üzerinde, sivil toplum kuruluşunun bulunduğu bütün katmanları içine alması yani çevreyi toparlaması gerekir. Türk Edebiyatı denince sadece Ahmet Kabaklı ön plana çıkıyor. Bunu tenkit ederek söylemiyorum. Allah razı olsun Ahmet Kabaklı böyle bir vakıf kurmuş, arkadaşlar devam ettiriyorlar. İskender Pala şimdi bir vakıf kurmuş. Her dernek o kişinin adıyla anılıyor. Bizim Dil ve Edebiyat Derneği de maalesef Ekrem Erdem’in derneği olarak biliniyor, böyle bir handikapı var. Oysa orası çok farklı bir şekilde kurulmuş bir dernek. Sıkıntılardan biri de budur. Tabii bu rahatsız edici bir sıkıntı değil. Derneğin yaptıklarıyla anılması lazım. Falancanın derneği, falancanın dükkanı gibi değil.

Genelde kahvaltılı toplantılar tertip edeceğiz ki insanlar rağbet etsin

Dolayısıyla biz de, “İstanbul’a ait bir dernek kuralım, İstanbul’un her konusu bizim ilgi alanımız içinde olsun, İstanbul’un kültüründen başlayalım, edebiyatı, şiiri, tiyatrosu, müziği, mimarisi, şehirciliği… Yani bu konuda yapılması gereken her şey bizim ilgi alanımız içinde olsun” dedik. Arkadaşlarla uzunca bir süre çalışmalar yaptık, 40 kurucumuzla birlikte derneğimizi kurduk. Mayıs ayında ilk faaliyetlerimize başlayacağız. Faaliyetlerimizden birincisi güzel bir dergi çıkarmak. En güzel emelim, arzum, hevesim yeni bir dergi çıkarmak, bu benim yeni bir çocuğum olacak. Her yeni dergi yeni bir çocuğumdur. Dil ve Edebiyat dergisini de kendi çocuğum gibi görüyorum. Görmediğim zamanlar çocuğuma bir şey olmuş gibi düşünüyorum. Dergimizin ismi Der-Saadet olacak. Bir de her ay en az 500 kişilik toplantılar tertip edeceğiz. Bu değerli dostlarımızdan birilerini getirip kahvaltılı bir toplantı yapmayı düşünüyoruz. Genelde kahvaltılı toplantılar tertip edeceğiz ki insanlar rağbet etsin.

Maalesef bir kültür merkezine çağırdığınız zaman 500 kişilik bir toplantıya ancak 50 kişi geliyor. Gariptir. Sivas’a konferans vermeye gittik. İnanın 400 kişilik salonda 600 kişi vardı. Aynı etkinliği burada yapıyorsunuz, 50 kişi geliyor. Mersin’e gittim. Mersin’de aynı şekilde, salonlar doluyor. Anadolu daha mı aç yoksa İstanbul’da bu tür etkinlikler çok fazla da onun için mi insanlar bu kadar ilgi göstermiyor, bilemiyorum. Ne kadar fazla olursa olsun 15 milyon nüfusu olan bir şehir ama insanlar kültür etkinliklerine gitmiyorlar. Büyükşehir belediyesi, ilçe belediyesi çok büyük etkinlikler düzenliyor ama yine de buna rağmen hepsi boş. Aynı saatte bilemediniz en fazla iki tane toplantı oluyor veya cumartesi günleri üç, dört yerde oluyor. Hepsine giden sayısını toplasanız 500’ü bulmuyor. Demek ki Anadolu’yla İstanbul’un bir farkı kalmamış. Ben bunu görüyorum. Şu anda mevcut toplantıların hepsine gidenlere bakıyorum, aynı insanlar. Eğer saatleri çakışmıyorsa oradan koşuyor oraya gidiyorlar. Her hafta en az 150-200 kişilik toplantılarla bir kültür, medeniyet adamını konuşturmak ya da paneller düzenlemek.

Şimdi Der- Saadet’in kapsama alanı içine giren faaliyetleri söyleyeyim: Kültür, sanat, mimarî ve şehircilik, müzik, dil, tarih, bilim, sosyal ve siyasal yapı, basın ve kamuoyu… Bu konularda her türlü faaliyeti yapacağız. Kurucularımızı da özellikle bu alanda uzman arkadaşlardan seçtik. Ses getireceğimize, hizmet edeceğimize inanıyoruz. Fatih Kaymakamı da bizim kurucularımız arasında ve yönetimimiz içinde. Bu bile çok önemlidir yani buranın bir yöneticisinin bu işe sahip çıkması. Faaliyetlerimiz artarak devam edecek inşallah. Sanırım hedeflerimiz gelecek nesillere İstanbul’un geçmişini unutturmamak.

Son olarak komik bir hatıranızı anlatabilir misiniz? Basın- yayın dünyasında çok olur.

Dergi ve gazetede çalışmak çok dikkat gerektirir. Hangi gazetedeydi hatırlamıyorum ama çok önemli bir büyüğümüzün şiirini yayınladık. O dönemde bilgisayar yoktu ve “kes, yapıştır” yapardık. Harfler dizilirdi, onları şablonlara yapıştırırdık, sonra sayfa filmlerini alırdık, sonra matbaaya gönderirdik. Çok zahmetli işti, şimdi kolaylaştı. O dönemleri de yaşadık. O dönemlerin hem emekçiliğini, hem yazarlığını, hem de editörlüğünü yaptım. Şiir Yavuz Bülent Bakiler’e ait, biz onun yerine sanırım Yahya Kemal Beyatlı yazmışız. Bu baskıya girmiş. Baskıdan çıkmış, tam mücellitte katlanıyor, dikişe giriyor, biz o zaman fark ettik. Biz bunu sabah 5-6’da fark ettik ve tekrar düzelttik. Yeniden baskı yaptık, o eski basanları attık, ama bir arkadaşımız o yanlış baskıyı özellikle muziplik olsun diye o ağabeyimize götürmüş. Onu kızdırdıktan sonra düzgün baskıyı vermiş. Böyle bir muziplik yaşadık.

 

Mehmet Sait Fidan konuştu

Güncelleme Tarihi: 07 Mayıs 2012, 03:04
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13