Deneysel şiir;nasıl, niçin?

Birileri benim deneysel şiir yazdığımı söylüyorsa onlara sormak gerekir bu soruyu. Kendi şiirim için benim böyle bir düşüncem yok.

Deneysel şiir;nasıl, niçin?

Murat Üstübal 1968 Almanya doğumlu. Sözü yerinden eden, dili bozguna uğratan, yeni bir sese, yeni bir gramere dönük şiirler yazıyor. Huyu suyu apayrı olan bir dilin inşasında büyük bir role sahip. Huyname adlı ilk şiir kitabı 2008 yılında YKY’ den çıktı. Kırbozumu adlı yeni şiir kitabı ise Ebabil yayınlarından yeni çıktı. Bülent Keçeli’yle beraber Ücra dergisini çıkarıyor. Murat Üstübal’la hem yazdığı şiirin ücralığına hem de genel geçer meselelere değinen hoş bir söyleşi yaptık.

 

Murat Üstübal, KırbozumuÖncelikle kitabınız hayırlı olsun. Kırbozumu’nu okuyunca ilk aklıma düşen soru şu oldu; deneysel şiirin geleceği nasıl olacak acaba? Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Teşekkür ederim Yavuz.  Birileri benim deneysel şiir yazdığımı söylüyorsa onlara sormak gerekir bu soruyu. Kendi şiirim için benim böyle bir düşüncem yok, deneysellikten neyin kastedildiği çok muğlâk çünkü. Ayrıca, kompartıman ayırmaya soyunuyor olunması insanlık treni için çok doğru gelmiyor bana. Herkes en nihayetinde şiir yazıyor, şiirin huylarının çözümlenmesi gerekir. Şiir tarihi yazmaya soyunan tanımlamalar hep bir ‘proce’ olarak kalır, şiirin özüne faydası yoktur bunların.

 

Kırbozumu kitabı ismiyle müsemma bir kitap, içerik olarak yapıbozumcu edaya sahip. Kelimeleri, cümleleri hatta bütün bir grameri yerinden oynatan şiirler var. Zor bir kitap açıkçası. Okurun tepkisinin ne olacağı hususunda bir önbilginiz var mı?

Yapıbozumcu olduğunu söylüyorsunuz fakat yine aynı meselede tıkanıyoruz; aşkınlaştırıcı tanımlamalar yerine nasıl bir kaygıyla yazıldığını göstermek gerekir. Okur o zaman daha iyi anlayacaktır eminim, tüm bu yeniden yapımlar yıkımlar nereye tekabül ediyor eleştiriler buna yoğunlaşsa yeridir diyorum. Her mecrada tekrarladığım bir sözü burada da dillendireyim o zaman: Ücra şiir, yapı bozumun edebiyata temellük etmiş hali değil. Yapı bozum doğayı düşüncenin alanından nasıl anlamaya çalışıyorsa şiir de ondan bağımsız bir şekilde bunu duyusal alanda yapıyor üstelik düşüncenin alanını da dönüştürerek.

 

Kitaptaki şiirlerle ilk karşılaşıldığında, şiirler, bir bilinç akışı tekniğiyle yazıldığı kanısını yerleştiriyor okuyucuya. İyice bakıldığında ise sıkı bir çalışmanın ürünü olduğu anlaşılıyor. Bir şiiri yazmanız çok vaktinizi alıyor mu?

Kırk yıldır tek bir vakt içindeyim diyorum! Evet, akıp giden dizeleri bir kesintiye uğratarak oluşturuyorum şiirimi ve sonra elimdeki boz bulanık suyun yatışmasını bekliyorum. Bu bekleyiş akıntının şiddetine göre değişiyor. Daha sonra bir ebru sanatçısı gibi dinginleşen su üzerinde kendi zihnimden kopup gelenlerle şekillendirmeye çalışıyorum. Yani hem kurgu hem de spontane bir durum söz konusu.

   

Deneysel şiir dışarıya pek bir şey sızdırmayan, çok kişisel, çok içe dönük bir şiir gibi algılanıyor. Bu kişiselliğin, bu içe dönüklüğün yaşanılan çağla bir ilişkisi olmalı sanırım. Siz bu ilişkiyi nasıl değerlendiriyorsunuz?

Ben bunları kendimce açıklamaya çalıştım ilk dönem Ücra’da aslında. Foucault’nun ortaya attığı bir kavramı alarak Heterotopya dedim veya kendi ifadem olan Polilektik tanımını kullandım. Şiirin yaşamın çoğulluğunun ve zenginliğinin anlaşılmasına yardımcı olması demek çoğulluğun içindeki özel dünyaların, mikro kozmosların kısacası farklılıkların keşfedilmesi demektir. Toplumsal açılımdan bahsettiğimiz şu günlerde insanın şahsi yapısını anlamaya çalışmayan üstdil ve yapılanmaların başarıya ulaşması imkânsızdır. Poetik açılım politik açılımı önceler ve ardından da döngüler yani. Şiir bu başkalıkları kendi içinde mi tartışacak yoksa dışında mı karşılayacak benim için mesele budur. Şiir dışarıda konuşlansa bile gönderge evreninin zenginliği eserin kalıcılığı açısından değerlidir.

Küresellik Ataerkilliğin Çöplüğü!

 

Murat ÜstübalPeki neden özellikle bu çağda çıktı? Neden ısrarla sözü bozma, cümleyi parçalama çabası içinde bu şiir? Bunların belli başlı sebepleri olmalı değil mi?

Küresel kapitalizmin bu denli vahşileştiği bir çağda, işin artık etnik tasnife döndüğü bir çağda bu ayrımı daha da kışkırtmanın ne âlemi var demek istiyorsunuz herhalde! Ama şu görülmeli insanoğlu onursuz bir şekilde itilip kakılıyor, bazı mega projelerin içinde, dev alışveriş merkezlerinde bir tüketim metası olarak kullanılıyor. İstatistikler ve anketler medya aracılığıyla insan beynine şırınga ediliyor, yönlendirme maksadıyla. Ne yani biz bu muyuz?  Biz diyoruz ki, insan kendi içindeki boşluğu yeniden anlamlandırmalı, kendini anlayan anlamlandıran insan başkalarını anlayabilir ancak. Küresellik ataerkilliğin çöplüğü! Kartel derebeylikleri! Öyleyse bu düzeni yeniden sorgulamamız gerekir; faşizmin nüveleri orada hala barınıyor çünkü. Üstelik sadece görüntüde değil konuştuğumuz ve kavramlar yarattığımız dilin de içine sinmiş durumda. İşte, biz şiirle bu sorgulamayı yapıyoruz ve ataerkil aidiyetin kısırlaştırılmış dünyasını yeniden tartışmaya açıyoruz. Elbette şiirin görevi bu direnişi doğrudan politik düzlemde değil dil stratejileri ve işaretler üzerinden yapmaktır. Zaten, tahakküm aygıtları tahakkümün mantığını temsil eden dilsel yapılar üzerinden kuruyorlar erklerini. Bu dil yapılarına yönelik her bozma eylemi şiir içinde öznenin kendi var olma biçimini belirliyor. Kişideki her varlık arayışı aşkın ve içkin döngülerden geçerek şiirin mistik olduğu kadar politik yanını da ortaya çıkarıyor.

 

Bu şiir batıda nasıl bir popülariteye sahip?

Batıda da çok fazla popüler değil. Sanatın popülerlik üzerinden bir değer taşıdığını düşünmüyorum. Fakat pozisyonumuzu batıya göre ayarlayacak değiliz! Kendi adıma söyleyeyim batıdaki örnekleri inceleyerek başlamadım bu şiirlere.

 

Bir de geleneksizlik durumu var. Bir uzlaşmazlık da denilebilir buna. Bu gidişle geleneği olmayan bir gelenek oluşturabilir mi deneysel şiir?

Bakın bu gelenek meselesi de bir şartlanmışlık yaratıyor. Bir gelenekten gelmediğini kim söylüyor? Mevlana’nın Mesnevisinde bile sözcük oyunlarına rastlanıyor. Uzlaşma arayışı da olmak zorunda değil ki! Ayrıca, şairin kafasında gelenek kaygısıyla şiire oturması sağlıklı olmasa gerek. Geleneğe ait olup olmadığını zaman belirleyecek. Klasikleşip tarihe mal olursa geleneğe ait olur bir yapıt. Bunun hükmünü de şair verecek değildir. Sonuçta, yekpare bir gelenek de yok! Eski şiir geleneğimizin renkliliğinin yanına Modern Türk şiirinin farklı farklı yapılarını koyun salkım saçak bir yapı söz konusu. Deneysel şiir diye bir şey varsa o da bu salkımlardan biri niye olmasın!

          

Biyografinizde KTÜ Tıp Fakültesini bitirdiğiniz yazıyor. Tıpçı olmanızın yazdığınız şiirle uzak yakın bir ilişkisi var mı?

 Tıpta holistik bakış ve metaanalizler vardır. Modern tıp pozitivist bir anlayışla hüküm sürmesine rağmen, hem kendi analizlerini bir bütün içinde yeniden değerlendirir hem de hücreden organlara ve organizmaya kadar bağlamsal bir ilişkiye sahiptir; hiyerarşik bir ilişkidir bir anlamda bu ve bu hiyerarşi herhangi bir patolojik hadiseyle anarşiye dönmeye müsaittir. İşte bu entropi durumunu insan vücudunda görme şansına sahip olmamız şiir için büyük bir deneyim alanı yaratıyor. Şiir de doğası gereği entropiktir.

Çocuklarımıza Verebileceğimiz En Önemli Şey Kültür Mirasıdır!

 

Şiirlerinizin yanında şiir üzerine yazdıklarınızla da tanınan birisiniz. İki şiir kitabınız var? Düz yazılarınızı kitaplaştırmayı düşünüyor musunuz?

Ben şiir yazılarımı şiir yazmama borçluyum; o yüzden pek üzerinde durmamıştım bir düz yazı kitabının. Bu tarz projeler olabilir, hafiften niyetleniyorum da. Dur bakalım!

 

Biraz da özel şeyler sormak istiyorum. Mesela Murat Üstübal bu aralar neler okuyor?

Şu sıralar önemli olduğu halde okumaya olanak bulamadığım kitapları okuyorum Slavoj Zizek’in İdeolojinin Yüce Nesnesi’ni mesela. Enis Akın’ın Güzel Boşluk’unu. İlhan Kemal’in Ücra Söz’ünü.  Ricoeur kitaplarını.

 

Sinemayla aranız nasıl? Şiir sinema ilişkisi arasında bir bağın oluşabileceğini hiç düşündünüz mü?

Eskiden olsa Bunuel ve Tarkovsky filmlerini örnek gösterir sinema ile şiir arasında coşkulu bir ilişkinin olduğunu söylerdim. Fakat şimdilerde Godard’ın gelmiş geçmiş en büyük sinemacı olduğunu düşünüyorsam elbette bunda Godard’ın sanatçı kimliğini taşıyış şeklinin rolü de var. Sanatçının muhalifliği politik kimliğine içkindir fakat bu da ne de olsa ontoloji gereğidir demek daha doğru olur. Şair de yazma kaygısının her şeyden önce varoluşsal durumlar taşıdığını bildiği sürece ortaya koyduğu eserin diğer sanat kategorileriyle olan bağını bu düzlemde kuracaktır en başta. O yüzden bağdan çok kendini sunuşun keskinliği üzerinde dururdum daha çok. Bunun hangi biçimlerde olduğu önemsizleşirdi o zaman.

 

Çevrenizdeki herkes sizin şairliğinizden haberdar mı? Mesela çalıştığınız yerdeki insanlar bu duruma nasıl bakıyorlar? Size karşı bir imrenme havası mı var yoksa sizi çılgının biri olarak mı görüyorlar?

Çevremde şiir yazdığımı bilen de var bilmeyen de. Bilenlerin bir kısmı hoş karşılıyor,  diğer bir kısmı da boş bir uğraş olarak görüyor! Çalıştığım kurumda kurumsallığın getirdiği kural ve sınırlara uyamadığım için ortaya çıkan bazı sorunları şaşkınlıkla izliyorlar, neler oluyor diye. Onun dışında insan olarak beni sevmeyen azdır diye biliyorum. Düşmanım varsa da azdır, onları da ben bilmeyeyim. Ben düşmanlarımı da severim! İmrenme var mı bilmiyorum takdir sözleri geliyor, benim içime işlemeyen nafile sözler. Çılgın olarak görüldüğümü sanmıyorum; bozuk beyin kimyalı şair edasıyla dolaşmıyorum çünkü.

 

Çocuklarınızın da sizin gibi şair olmasını ister misiniz? Yoksa onlara daha farklı işlere yönelmelerini mi tavsiye edersiniz?

Şairliği bir iş ya da meslek olarak görmediğim için çocuklara bir tavsiyede bulunmam söz konusu olamaz. Şairlik ya da şiir yazma hali gelecekse gelir hiç kimseyi dinlemez zaten. O hal uzun veya kısa olabilir; ben üniversitede şiir yazarken benim yanımda yazan yirmi yetenekli insan daha vardı. Bu güruhtan iki kişi kaldıysa, o şiir halinin de sürekliliği için korunması gerektiği sonucu çıkar, hatta yeteneğin şiirdeki rolü bir yere kadar değerlidir sonucu da. Ayrıca, her şiir yazan da bunu devam ettirmek zorunda değil, sadece belli bir dönem için rehber olabilir şiir insana. Fakat bizim çocuklarımıza verebileceğimiz en önemli şey kültür mirasıdır; yaşadığımız coğrafyanın kültürel birikimlerini çocuklarımıza iyi aktarmalıyız. Bu mirası korumanın en iyi yolu onu sonuna kadar savunmak değil tam tersine sonuna kadar tartışmaya açık hale getirmektir. Ben hiç değilse kitaplarımla bir miras ya da bir kayıt bıraktığımı düşünüyorum. Elbette etrafımda şairleri görmek beni memnun edebilir; fakat bu yolun çok zorlu olduğunu da kabullenmeleri gerekir bu işe baş koyanların.

 

Son olarak bize önemsediğiniz üç roman, üç şiir, üç de hikâye ismi önerir misiniz?

Şiirden başlayayım, Mustafa Irgat’ın Ait’siz Kimlik kitabı, Bülent Keçeli’nin Yazmaşiir’i, Osman Erkan’dan Diltozu. Hikâye için de Sevim Burak’ın Afrika Dansı, Sevgi Soysal’ın Tante Rosa’sı ve Füruzan’ın Parasız Yatılı’sı. Romanda ise aklıma Saba Kırer’in Jako’su, Witold Gombrowicz’in Bakakai Atlantik Ötesive Ferdydurke adlı yapıtları geliyor. Gombrowicz’i çok sevdiğimi belli etmiş oldum herhalde.

Bu güzel söyleşi için çok teşekkür ederim.

 

Yavuz Altınışık konuştu

Güncelleme Tarihi: 27 Kasım 2009, 19:16
YORUM EKLE
YORUMLAR
vural kaya
vural kaya - 9 yıl Önce

Yavuz Altınışık'ın iyi işlerinden biri olmuş bu söyleşi. Murat Üstübal hem şiirde kurduğu dil bakımından hem de insani bakımlardan ayruk şairdir.
Kırbozumu da güzel Huyname de Ücra da...

OSMAN ERKAN
OSMAN ERKAN - 1 yıl Önce

şair yazarın söyleşinden keyif aldım.İyi ki varmış Murat Üstübal

banner19