Demirhan Kadıoğlu ile 'Yetiştirilmiş Hayatlar' Üzerine Konuştuk

Demirhan Kadıoğlu, kendi yaşamından yola çıkarak yetiştirme yurtlarındaki hayatı anlattığı ‘Yetiştirilmiş Hayatlar’ romanı çevresinde Şakir Kurtulmuş'un sorularını cevapladı.

Demirhan Kadıoğlu ile 'Yetiştirilmiş Hayatlar' Üzerine Konuştuk

Demirhan Kadıoğlu bir çizgi ustası. Çocuk dergisi yayın yönetmeni. Yıllardır karikatür çiziyor, çocuk kitapları yazıyor, çocuklar için dergi hazırlıyor. Hayata, çocuklara yönelik çalışmalarla gülümsüyor. Fotoğraf sanatına, mizaha, çizgiye ve çocuklara gönül vermiş. Gazetecilik mesleğine halen devam ediyor. Televizyonlarda çeşitli programlar yaptı.  Mizah, masal, çocuk programları yanında medya eleştirileri, haber programları hazırlayıp sundu. Çeşitli kurumlarda düzenlenen atölyelerde çocuklara yönelik kurslar açarak çizgi ve masal dersleri verdi. Masal kitapları ve boyama kitapları yanında Mevlana’dan hazırladığı gençlik serisi ve çocuk romanları yayınladı.

Kitaplarının arasında benim en çok ilgimi çeken ise ‘Yetiştirilmiş Hayatlar’ oldu. Yetiştirme yurdu çocuklarının gerçek hikâyesi anlatılıyordu bu kitapta. Kendisi de 1,5 yaşında bırakılmıştı Bakırköy Çocuk Yuvası’na. En zor olanı yaptı Demirhan Kadıoğlu.  Hem yetiştirme yurtlarına bırakılan çocukların hikâyesini yazdı hem kendi hikâyesini. Kucağında küçük bebeği ile gelip yetiştirme yurdunun demir parmaklıklarından içeriye süzülen bir annenin dramı, çocuğunu istemediği halde yetiştirme yurduna bırakmasından başlıyor. Aslında bir çocuğun hikâyesini anlatırken yetiştirme yurtlarındaki yaşamı, hasta ya da engelli olan çocukların bu yurtlarda yaşadıkları hüzünlü an’ları anlatıyor Kadıoğlu. Kendi yaşamından yola çıkarak yetiştirme yurtlarındaki hayatı anlattığı ‘Yetiştirilmiş Hayatlar’ romanı çevresinde Demirhan Kadıoğlu ile söyleşi yaptık.

Yetiştirilmiş Hayatlar’da yetiştirme yurtlarında kalan çocukların bilmediğimiz hikâyesini anlatıyorsunuz. Nasıl doğdu bu eser?

Yetiştirme yurtlarında kalan çocukların hayat hikâyeleri yaşanmışlıklardan yola çıkılarak kaleme alındı. Bu gerçeklerin yazılması gerekliydi. Çünkü “yetim” veya “öksüz” kavramları bizim ülkede çok farklı yansıtıldı bugüne dek. Yeşilçam filmlerinde “Ömercik” veya “Ayşecik” tiplemeleriyle Batılı romanlardan bize ithal edilen bu kavramlar yanlış aksedildi. Bu da toplum nezdinde, yetim çocukların adeta birer potansiyel suçlu gibi görünmesini sağladı. Bunu Yetiştirilmiş Hayatlar’la kırmaya çalıştım. Çünkü bu eser, bu alanda bir ilki oluşturuyor.

Kitabın öznesi sizsiniz. 1.5 yaşında başlayan yetiştirme yurdu serüveninizde çocukluk yıllarınız ve daha sonrası… Zor olmadı mı yaşanmış bu eski hayatı yazmak? Kitabı yazarken geçmişi yaşadınız mı?

Zor oldu, hatta tekrar o günlere döndüm. İyisi ve kötüsü ile… İyi ki döndüm. Çünkü insan geçmişini unutmamalı, nereden geldiğini bilmeli. Aslında şöyle düzelteyim; ben zaten büyümedim. Belki büyüdüğümü hissetseydim, bu kitabı emin olun yazamazdım. Çünkü o günleri birebir yaşadığınızda sorguladığınız çok sahneler var. Sadece özelinizde değil, genel olarak da yetiştirme yurdunda yaşanılan çelişkileri sorguluyorsunuz.

Yetiştirme yurtlarındaki acı dolu serüven, dışarıya çıktıktan sonraki hayatınızı nasıl etkiledi?

Yetiştirme yurdunda yaşadıklarımız bizi olgunlaştırdı. Hayata 1-0 yenik başlamış oluyoruz belki... Ama dışarı çıktığınızda 10-0 önde başlıyorsunuz. Çünkü hem olgunlaşıyorsunuz hem de insanlara karşı bakışınız objektif oluyor.

Kendinizle barışıksınız. Bu durum hayata tutunmanızda size büyük katkı sağlamış gibi görünüyor. Yurttan çıktığınızda ilk anda neler düşündünüz? Nasıl tutundunuz sizin için çok yabancı olan dışarıdaki hayata?

Yurttan ayrıldıktan sonra, gerçekten sudan çıkmış balık gibi oldum, o hissi birebir yaşadım. Zaten yaşayabileceğimizin en kötüsünü yaşadığımız için, bir sonraki hayatımızdaki olumsuzluklar sinek vızıltısı gibi geliyor. Belki o yüzden barışık gibi görünüyorum. Ancak şu var ki, yurt kapısının önünden ayrıldığım o an; sanki ailemden kopmuş gibi oldum. Elinizde bir bavul var ve hava soğuk. Yarım saat sonra, büyük bir şehre gidecek olan otobüs kalkmak üzere… Bir bilinmeze doğru yol almak üzeresiniz. Kapının önünde yürürken geçmişini arkada bırakıyorsun. Çünkü önündeki yolda hayallerin var. Geleceğe yürümenin bedeli, geçmişi bırakmak oluyor.

Yurtlarda yaşanılan, karşılaşılan hemen her acı olayı, dramı anlatmışsınız. Bugünkü şartlarını gördünüz mü yurtlarımızın? Gidip bakıyor musunuz? Orada yaşamaya mahkum olmuş çocuklarla konuşup geçmişinizi mi hatırlıyorsunuz? Neler hissediyorsunuz? Bugünkü yurtları gezdiğinizde nasıl görüyorsunuz?

Yetiştirme Yurtları ve Sevgi Evleri’ni kıyasladığımız zaman arada çok farklar var. Bizim dönemimizde yurtlar “kışla” tipiydi. Şimdiki evlerde aile sıcaklığı ortamında çocuklarla birebir ilgileniliyor. Gönüllü ablalardan oluşan ve dernekler vasıtasıyla yönlendirilen bu evler, kışla tipinden çok daha iyi görünüyor. Ancak bu tip evlerin de bazı uzmanlar çok uygun olmadığını dile getiriyor. Belki tartışmaya açık bir konu. Ama kışla tipi yurtlar da çok iyi değildi. Belki şunu söylemek lazım: Kışla tipi yurtlarda yetişen bizlerde bir “ideal” vardı. Sevgi evlerinde yetişenlerde özgüven yüksek. Ama ideal yok… İnce bir çizgi… Eğitim dozunda verilirse, başarılı öğrenciler yetiştirmek mümkün. Konfor ve temel ihtiyaçlar olarak bakıldığında yetiştirme yurtları ve sevgi evleri arasında dağlar kadar fark var. Ama özünde çocuklar hep aynı. Ziyaretine gittiğim sevgi evlerinde çocuklarla konuşurken, öyle bir sarılıyorlar ki… Hâlâ bir baba ihtiyacı, bir anne ihtiyacı hissediyorlar. Hatta ziyaret sonrası biri beni uğurladığında, “Amca sen buradan başka bir yurda mı gidiyorsun?” diye soruyor. Yani dün olduğu gibi, bugün de çocuklar “ev” ve “yuva” kavramına yabancı. Çünkü sürekli bir terk ediliş var ve sürekli yer değiştirmeler bu konuda aidiyet boşluğu oluşturuyor.

Sizin yaşadığınız dönemin şartları ile bugünkü şartları, imkanları karşılaştırdığınızda nasıl bir gelişmeden söz edebilirsiniz?

Az önce dediğim gibi yurtlar ve sevgi evleri arasında dağlar kadar fark var. Biz kuru ekmekle kahvaltı yaparken, şimdiki çocukların kahvaltı sofrası çok zengin menüye sahip. Üstelik sofraları gönüllü ablalar kuruyor. Bizim dönemimizde kendimiz sıraya girer, bir kase çorba alır, sonra sofraya otururduk. Daha sonra yemekhanelerimize metal tabloid tabaklar geldi de, biz “devrim” oldu sanmıştık. Geçmiş zamanlarda yetiştirme yurtlarına gönüllü kuruluşlar canı isterse yardım yapardı ve bu yüzden imkânlar kıttı. Ama şimdi devlet, sosyal devlet olma özelliği ile birlikte kesenin ağzını açmış görünüyor. Bolluk var. İfrat / tefrit meselesi. Çocuklara her istediğini vermek doğru değil. Ukde kalmalı… Ki, ideallerini beslemeli.

Özellikle çok küçük yaşta yurtlara bırakılan çocuklar büyük bir travma yaşıyorlar. Bunu sizin hayatınızda çok açık bir şekilde görüyoruz. Çocukları yaşadıkları bu travmadan nasıl kurtarabiliriz?

Çocuklar için, mümkün olduğu kadar yeteneklerini öne çıkaracak rehabilite merkezleri kurulmalı. Müzik, sanat, resim ve yazı atölyeleri açılmalı. Hatta, hiperaktif çocuklar için sporun her dalında imkan sağlanmalı. Çocuk bir şekilde kendini ifade edebilirse, içindeki boşluğu belki doldurabilir.

Söyleşinin başında da dediğim gibi siz kendisiyle barışık bir insansınız. Çocuklara yönelik çalışmalarınız var, yazıyorsunuz, çiziyorsunuz. Nasıl bakıyorsunuz geleceğe?

Gelecekten her daim umutluyum. Ülkemizde güzel gelişmeler oluyor. Dün yaşanan aksaklıklar bugün eğer tekerrür etmiyorsa, bir gelişmişlik var diyebilirim. Ben bu yüzden çocuklara yönelik yayınlarla geleceğe yatırım yapıyorum. Çocuk iyi bir yatırım aracıdır. Bir verirsiniz, on alırsınız. Toprağa çekirdek atarsınız, o size elma ağacı olarak döner. Bu da geleceğe dair umutlarımızı yeşertiyor.

Demirhan Kadıoğlu, Yetiştirilmiş Hayatlar, Nesil Yayınları.

 

Röportaj: Şakir Kurtulmuş

Güncelleme Tarihi: 10 Eylül 2016, 12:55
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13