banner17

Daha iyi insan olmak gibi bir meselem oldu hep

'Tebliğ insanın kişisel hayatı, hayat içindeki tutarlılığıdır.' Cemal Şakar, 'Edebiyat Ne Söyler' ve 'Sular Tutuştuğunda' kitaplarının etrafında Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevaplandırdı.

Daha iyi insan olmak gibi bir meselem oldu hep

Cemal Şakar, hem eleştirileriyle hem de öyküleriyle tanıdığımız, okuduğumuz bir isim. Şakar’ın Kayıtlar, Yönelişler, Mavera, Hece, Hece Öykü, Yedi İklim, Yumuşak G, Tasfiye, Edebi Müdahale, Kur’ânî Hayat, Post Öykü, İtibar gibi dergilerde öykülerine ve muhtelif yazılarına rastlarız.

Birçok kitaba imza atan, verimli ve üretken bir yazar olan Şakar’ın eleştirileri yapıcıdır. Öyküleri ise yoğun bir hüzün içerir. Öz bir anlatımla özü anlatmaya çalışan Şakar’ın derdini, yüklendiği misyon çerçevesinde öykülerine ve eleştirilerine taşıdığını görüyoruz. Öykülerinde insanın Güzel’e ulaşma serüveni ve hakikat yolculuğunu okuyoruz. Bu öykülerde bitmişlik ve tamamlanmışlık yoktur. Okundukça kendini yenileyen öykülere imza atmıştır.

Şakar’ın insanlığın serüvenini ve insanî olanın izini süren eserleri, her zaman tazeliğini koruyacaktır düşüncesindeyim. Müslüman coğrafyalarda yaşananlar, kıyımlar, zulümler onun öykülerinin konusu olmuştur. Bir nevi, öyküleriyle kötü olanı ateşlemektedir, iyi olanı işaretlemekte ve tavrımızın nasıl olması konusunda yol göstermektedir.

Cemal Şakar ile gerçekleştirdiğimiz bu söyleşi, İz Yayıncılık'tan çıkan eleştiri kitabı Edebiyat Ne Söyler ve yine son baskısını İz Yayıncılık'tan yapan öykü kitabı Sular Tutuştuğunda etrafında şekillendi. Söyleşimiz, ‘Cemal Şakar ne söylemektedir, Cemal Şakar’ın öyküleri ne söyler’ bakışıyla okunduğunda okura çok şey katacağı kanaatindeyim.

Şakar’ın öykülerinde kullandığı dil ve anlatım cevami’ül kelîm cinsinden. Az sözle çok şey anlatıyorsunuz, bu konuda oldukça başarılısınız. Böyle bir anlatımı bilinçli olarak mı tercih ediyorsunuz? Öykülerinizdeki bu dil ve anlatım açısından, yaşantınızda da konuştuğunuz zaman az sözle çok şey anlatmayı mı tercih ediyorsunuz?

Tespitiniz için teşekkür ederim. Tabii ki bilinçli bir tercih. Ben alabildiğine fazlalıklarından arındırılmış, billurlaşmış bir eserden yanayım. Fazlalıklar eser için hep yüktür. Sözü yoranlara, uzatanlara bakın, onların kafasının yorgun olduğunu göreceksiniz. Anlatmak istediklerini bir türlü layıkıyla anlatamadıkları için, durmadan söze, anlatmaya yüklenirler.

Hayat içinde nasıl biri olduğumu dostlarıma sormak lazım. Sanırım sohbet halkalarında, “yahu şu da bir sussa” dedirtecek kadar onları yormuyorum.

Öykülerinizin içeriği kadar başlıklarınız da ilgi çekici. Başlıklarınızda genelde tek kelime kullanmayı tercih ediyorsunuz. Önce başlığı belirleyip mi yazarsınız yoksa yazdıktan sonra başlık kendisini belli mi ediyor?

Öykü başlıklarımın da kısa olması, hatta genellikle tek kelimeden oluşması az önce konuştuğumuz az sözle anlatma gayretiyle ilgili. Sözü azalttıkça ister istemez diliniz imgeselleşiyor; uzun uzun anlatmak yerine, göstermeyi tercih ediyorsunuz. Bir de görsel bir çağda yaşadığımızı, sürekli imge taarruzuna maruz kaldığımızı düşünürseniz, böylesi bir dil giderek zorunluluğa dönüşüyor, diye düşünüyorum.

Arapça ifadeleri sıkça kullanıyorsunuz. Bununla amaçladığınız özel bir durum var mı?

Hayır! Anlattığım duyarlılıkla ilgili olarak en doğru kelimeyi seçmek gibi bir derdim var. Öyküde pek gözetilmez ama yer yer öykünün iç sesine, hatta müziğine uygun kelimeler bulmaya çalışıyorum.

Doğrudan İslâmî ifadeler kullanmamakla birlikte İslâmî konulara ağırlık veriyorsunuz. İslâm’ın yeterince anlaşılamaması, doğru bir şekilde tebliğ edilememesi, İslâm’a karşı olarak gelişen olumsuzluklar, İslâm’ı hayatımıza nüfuz ettiremeyişimiz ve saire birçok nedenden dolayı mıdır bu ağırlığın verilmesi? Öykücü Cemal Şakar, bu konudaki derdini ve tavrını öykü ile ortaya koyuyor diyebilir miyiz?

Bu mevzu uzar gider; bu meselelere bakışımı denemelerimde yazmaya çalışıyorum.

Elbette bir derdim var ve öykülerimde bu derdimi anlatmak istiyorum. Bazı konuları edebiyatın da problemi haline getirmek istiyorum. Haber bültenlerinde yitip gitmesine gönlüm el vermiyor. Madem çağımızın şahidiyiz, başkaca şahitliğimizi nasıl layıkıyla yerine getirmiş olacağız?

Helâl olanları işliyorsunuz öykülerinizde. Hem maddî hem de manevî helâller bunlar. “Sermayeye, sömürüye karşı nefretim sürüyordu; emeğe, eşitliğe olan inancım sürüyordu.” (Tekâsür; syf:42) Bu ve bunun gibi birçok sözüzünüzden hareketle yazmak sizin için bir tebliğ metodudur diyebilir miyiz?

Öncelikle tebliğe ne anlam yüklediğimiz önemli. Tebliğ karşınıza birilerini alıp onlara doğruları anlatmak demek değildir. Tebliğ insanın kişisel hayatı, hayat içindeki tutarlılığıdır. Öykü de böylesi bir tutarlılık arayışının dışında değildir. Benim bir kimliğim var ve kimliğim hayatımın her anını belirlesin, her anına yayılsın istiyorum. Belki buna her zaman güç yetiremiyorum, ama böyle olması konusunda bir irade ortaya koyuyorum.

Üniversite yıllarında, hücre evlerinde, arkadaşlarımızla hep erteleyedurduğumuz umutlar; güzel günler hayali şimdi doğmayacaksa ne zaman doğacak?” (Muntazar; syf:16)

Yirmili yaşlarında bir üniversite öğrencisiydim. Hesabı verilmeyecek bir malım yoktu. Hesabı verilecek kısa bir ömür vardı ardımda…” (Tekâsür; syf:38)

Yukarıdaki ifadeleriniz bize üniversite yıllarından, gençlik dönemlerinde yaşadıklarından beslenen bir Cemal Şakar profili çiziyor. Böyle midir, öykülerinizi yazarken o yıllara döner, yazdıklarınızı/yazacaklarınızı o dönemlerin etkisinde kalarak yazar mısınız?

Zor bir soru. Öykülerimizde ne kadar otobiyografimiz devrede, ne kadar devre dışı bunu belirlemek mümkün olmuyor. Şunu hatırdan çıkarmamak gerekiyor, öyküleri bize bir anlatıcı tahkiye ediyor; sıkça bu anlatıcıyla yazar arasında özdeşlikler kuruyoruz. Bence bu doğru bir tutum değil. Yazarla benzeşen anlatıcılar devrede oldu mu hemen özdeşlik kuruluyor; pekala kadın, çocuk gözüyle de öyküler yazdım, şimdi bunların benimle hiç ilgisi yok mu diyeceğiz? Bu bıçak sırtı bir durum; ne öykülerimin otobiyografimle bir ilgisi yoktur diyebilirim, ne de onlar tam da ben’im diyebilirim.

Öykülerinizde yer yer Kur'an-ı Kerîm’in dilini andıran bir yapı var ya da Kur'an-ı Kerîm’deki herhangi bir ayeti akıllara düşüren bir anlatımınız. “Har” isimli öykünüzde bunu açıkça görmekteyiz. Öykülerinize sinen bu dokunun tek sebebi Kur'an-ı Kerîm’i sıklıkla okuyup, ayetleri öyküler aracılığı ile duyurmaya çalışmanız mıdır?

Kur’an-ı Kerim hep elimin altındadır. Her gün okumaya çalışırım. Türkçede önemsediğim meallerin tümünü okudum, bazılarını da birkaç kez. Meallerin yetmediği yerde tefsir devreye giriyor. İslam felsefesi ve kelam da okumalarım arasında hiç eksik olmaz. Bu tür okumalarım öncelikle bir mümin olarak kendime dönük. Zaten hiçbir okumamı “acaba buradan bir öykü çıkar mı” düşüncesiyle yapmadım. Hep daha iyi öğrenmek, daha iyi kavramak ve sonuç olarak daha iyi insan olmak gibi bir meselem oldu.

İnançlarımız bize bir zaviye sağlar ve biz oradan bakarak olgu ve olayları değerlendiririz. Her şeyi değerlendirdiğimiz, anlamlandırdığımız zaviyemizin güçlü, doğru, sahih olması gerekiyor. Benim yaklaşımım böyle. Yoksa öykülerimde yer yer ayetler geçsin, Kur’an-ı Kerim’den imajlar ödünç alayım gibi bir yaklaşımım yok. Daha önce de söylemiştim: Küp içindekini sızdırır.

Öykülerinizde Çehov tarzını gözlemliyoruz. Bir öykücü Çehov ya da Maupassant tarzını kendisi mi seçer yoksa öykü yaza yaza yazar tarzını bulur mu?

Her öykücünün macerası kendine göredir; kimileri peşinen seçmiş, kimileri de yaza yaza tarzını bulmuştur. Bu şöyle olmalıdır diye bir ilke ortaya koyamayız. Ben, işin başında böyle bir seçim yapmadım; kendimi durum öyküsü yazarken buldum. Ayrıca bunların birbirlerine göre bir üstünlüğü olmadığını da belirtmeliyim. İster durum, ister olay; ister fantastik, ister gerçekçi… her anlayıştan güzel öyküler yazılabilir.

Şimdi öykümüzden beklenecek olan, kendi içinden çıkarak marazlarından sıyrılan ve yeniden hayata dönen insanın, tüm dünyada yaşanan kıyımlarla, yok edilişlerle yüzleşmesini anlatmasıdır.” (Edebiyat Ne Söyler, syf:123) Bu durumda öykü, ferdî ve basit sıkıntıları anlatan bir tür değil, evrenselliği yakalamış, insanlığı savunan bir tür mü olmalıdır?

Öykü şudur ya da budur diye iri laflar etmek istemem. Birçok öykü tanımı var, dileyen, dilediğini seçer. Hani dedik ya imanımız bize bir zaviye kazandırır diye, önemli olan o zaviyeden baktığımızda neler gördüğümüzdür. Bugün insanlar, özellikle Müslüman coğrafyasında yaşayanlar, şeriatın maksadı denen din, mal, can, ırz ve akıl güvenliğinden emin değiller. Öldürülenler, ırzına geçilenler, göçe zorlananlar… Bu noktada öykü evrenselliği yakalamış, insanlığı savunan bir türdür diyemem; cirmi ne ki? Önemli olan yazarın tutumu, duruşu; öykü vasıtasıyla neleri gündeme taşıdığı. Malumunuz sanat kendi nesnesini meşrulaştırır, dolayısıyla öykücünün neleri meşrulaştırdığı, kimlerin kulağına, neleri fısıldadığı önemlidir.

Ferdiyet, bireyin içi dediğimiz şey iki yüzyıldır insanlara öğretilmiş bir şey. İnsanlığın kadim tarihine baktığımızda bu durumu göremiyoruz. Bize öğretilmiş ezberlerle hesaplaşmamız gerektiğini düşünüyorum.

Modernizme dair oldukça doyurucu eleştirileriniz var. Fakat buna rağmen insanların kafasına tam yerleşmemiş bir modernlik algısı var. Genel manada modernizmi nasıl anlamalı ve okumalıyız? Onu yok sayabilir miyiz? Yoksa modernizmi tüm çıplaklığıyla kabul edip çareler mi aramalıyız?

Zor bir soru, cevabı bu söyleşinin hacmini aşar. Bu konuyla ilgili zengin bir literatüre sahibiz, isteyenler o literatürü tarayabilir.

Dünyayı değiştirmekten söz ediyorsunuz. Söz ettiğinize göre; dünyanın değişmeyeceğini, hep daha kötüye gideceğini söyleyen ümitsizlere muhalefet ediyor, ümitli olduğunuzu ortaya koyuyorsunuz. “Yeni bir dil oluşturmak adaleti, ahlâkı ve bilgiyi önceleyen bir atılımla mümkündür. Böylesi bir atılım gerçekliğin yeniden adlandırılması, anlamlandırılması demektir. Zaten dünyayı değiştirmenin başkaca yolu yoktur.” (Edebiyat Ne Söyler; syf: 98) Dünyayı değiştirmenin yolu yalnızca dilden mi geçmektedir, bunu biraz açar mısınız?

Umutsuzluğu Allah’a sırt dönmek olarak anlıyorum ki bu da iblisin tavrıdır.

Yaptığınız alıntında kastım, dünya görüşümüze uygun bir kavrayış ve ona uygun isimlendirmedir. Önemli olan doğru isim koymaktır. Çünkü isim, isimlendirdiğimizle ilişkimizi belirler, tayin eder. Çok bilinen örnektir, bir şeye masa derseniz, onu masa olarak kullanırsınız; odun derseniz yakarsınız. Eşyanın hakikati dediğimiz de budur zaten. Önemli olan eşyanın hakikatine uygun isimler koymaktır. Bunca yıllık yanlış isimlerden kurtulup dünyayı kendi hakikatine uygun olarak isimlendirdiğinizde dünya da değişmiş olur. Bir insanın değişmesi, dünyanın değişeceğine dair umudumuzu güçlendirmek için yeter zaten.

Bir eseri okurken, dinlerken veya izlerken öncelikle onu kimin ortaya koyduğuna bakar ve eserle bu kimlik üzerinden ilişki kurarız.” (Edebiyat Ne Söyler; syf:87) Genel okur profiline baktığımızda, okuduğu kitabın kendisini memnun edip etmediğine bakan bir okur kitlesi görüyoruz. Dolayısıyla bu sözlerinizi, ‘nitelikli okur’ kimlik üzerinden ilişki kurabilir, ‘niteliksiz okur’ kuramaz şeklinde anlayabilir miyiz?

Yok hayır! Bu tür tasnifleri sevmem zaten. Kime nitelikli, kime niteliksiz diyeceğiz; kim diyecek?

Yaptığınız alıntı kimlikle ilgili bir tartışmanın uzantısı. Ben sanata hep araç, enstrüman gözüyle bakarım. O yazıda da belirtmeye çalıştığım gibi önemli olan bağlamanın tellerine kimin vurduğudur; aracı kimin sürdüğüdür. Malumunuz biz herkesin aracına binmeyiz, binmemeliyiz.

Az önce isim vermekten söz ettik, önemli olan isimleri kimin koyduğu ve bizim hangi isimlerle konuştuğumuzdur.

Ama kimlerle yan yana durduğumuzun, kimlerle aynı yolda yürüdüğümüzün ve adımızın kimlerle yan yana yazıldığının bir önemi olmalı; en azından ‘eskiden’ bir önemi vardı. O zamanlar edebiyat dergileri, ortak bir düşünüşün ve duyarlılığın ifade biçimlerinin arandığı tezahür alanı olarak çıkardı. Dahası edebiyata ‘bir söz söyleme’ vasıtası olarak bakılırdı. Yazarlar peşinen otosansürü önemser ve her daim murakabe altında eser vermeye çalışırdı. Editörler de –ki bunlara genellikle abi denirdi- dergilerini, başta belirlenmiş ilkeler doğrultusunda yayınlamaya özen gösterirlerdi.” (Edebiyat Ne Söyler; syf:77-78) Bir ilkelilikten ve duruştan söz ediyorsunuz. İfadelerinizde ‘eskiden’ vurgusunu yapmanıza rağmen sormak istiyorum. Günümüzde ilkeli dergicilik ölmüş müdür? İlkeli bir yazar, bugün ilkelerinden taviz vermek zorunda mı kalmaktadır?

Hayır, böyle bir şey söylenebilir mi! O yazı, edebiyat ortamının melezleşmesini tartışmaya çalışıyordu. Kimi dergilerde ve internet sitelerinde yan yana gelenlere bakınca, bu beraberliğin ilkesel olmadığını düşünüyorum. İlkesel olmayan beraberlikler tabii ki bir melezleşmeye yol açıyor.

Kimi yazarlar internet aracılığı ile paylaşılan yazıların kalıcı olmadığını iddia ediyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? Okur ve yazar internetin imkânlarını kullanmalı mıdır?

Bu konu daha çok tartışılacak. Kullanmamalı desek bile bir anlamı yok, kullanmaktan geri durmak çok zor. Bence kullanılmalı ve kullanıyoruz da.

Hem kalıcılık nedir ki?

Gençler sosyal medyayı gerekli-gereksiz kullanıyor, bilgisi olsun veya olmasın sosyal ağlarda insanlar bir şeyler paylaşma ihtiyacı hissediyor. Bir iç dökme aracı, düşüncelerin yanında duyguların da paylaşıldığı bir araç olarak kullanılıyor sosyal ağlar. Duygularını edebî bir şekle büründürerek paylaşmak popüler olmanın yolu olarak görülüyor. Savurgan bir şekilde duyguların ve düşüncelerin sosyal medyada aktarılması genelde yazarın, özelde ise öykücünün işini zorlaştırıyor mudur?

Neden zorlaştırsın ki? İnsanlar hep duygularını bir şekilde zaten uygun buldukları mecralara döküyorlardı. Şimdi de yeni bir mecra çıktı, oraya döküyorlar. Duygularımızı paylaşmadan duramayız. Sanat da sonunda duygu paylaşımı değil mi? Önemli olan mahremi ihlal edip etmediğimiz, kişilik haklarına girip girmediğimiz gibi insanlara yönelik hukukumuzu gözetmek herhalde.

Bu güzel söyleşi için Dünya Bizim ailesi adına teşekkür ederim.

Ben de teşekkür ederim.

 

Hatice Ebrar Akbulut konuştu

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 10:58
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20