banner17

Cumali Ünaldı Hasannebioğlu ile

Şiirleri ile unutulmaz bir iz bırakan Cumali Ünaldı Hasannebioğlu'na yetiştiği muhiti, geçmiş günlerini sorduk.

Cumali Ünaldı Hasannebioğlu ile

Babaannemle çok az birlikte kaldık, altı yaşındaydım öldüğünde. Âlim bir kadındı, babası Hacı Mehmet Tevfik Efendi, El-Ezher’i bitirmiş bir âlimmiş. Babaannem de âlimdi, kendine ait bir kütüphanesi vardı. Bazı elyazması kitaplarını saklıyorum. Beni çok severdi, bana maniler söylerdi ölümüne yakın. Yatağa bağımlıydı. Ben büyük erkek torun olarak, onun şehzadesiydim. Çok değer verirdi bana. İki dedemin de kişiliğimin oluşmasında etkileri vardır.

Babamın babası Hasannebizade Hacı Cumali Ağa Yemen gazisiydi. Yedi yıl savaşmış çöllerde. Çok yiğit bir adammış. Ben doğmadan önce ölmüş, onun adını taşıyorum, geleneğe uygun olarak. Yüzelli yıl kadar önce, İzollu’da, Fırat nehri kıyısında binlerce dönüm arazilerini bırakıp Barguzu’ya gelmiş ve sıfırdan büyük bir malvarlığı edinmiş yeniden. Öylesine dirayetli bir adam… Onun hikâyeleriyle büyüdüm. Annem başta olmak üzere, herkes onun kıssalarını anlatırdı. Nerdeyse birlikte yaşamışız gibi, her halini biliyorum.Cumali Ünaldı Hasannebioğlu

Annemin babası nakşî-kadirî şeyhi Boranlı Hacı Mustafa Baba, ben üniversitedeyken öldü. Birlikte hayli şiirler okuduk. Niyazi-i Mısrî’ye o dikkatimi çekmiştir. Balkan gazisidir; şeyhler için bir askerlik muafiyeti olmasına rağmen, bu hakkı kullanmak istemeyip harbe gönüllü gittiği söylenmektedir. Çok yakışıklı, çok güzel bir insandı. Gençliğini nakledenlerden, ailemizden olmayan yabancılardan duydum, tam bir erkek güzeli imiş gençliğinde de…

Malatya’da bir dedem yiğitliği ile tanınırdı, diğer dedem de manevi oluşumunun insanlarda bıraktığı saygınlığıyla… Babam, babasından yiğitliği almıştı, ama diğer dedem de onu sabırla eğitmişti. Annemse, tekkenin manevi ikliminde sabırla ve sevgiyle, merhametle biçimlendirilmiş; gelin geldiği hanede ise mertlik ve yiğitlikle eğitilmişti. İkisinden de izler taşırlardı. Ben, davranış biçimi olarak, daha çok adını taşıdığım dedeme benzetilmekteyim akrabalarca ve onu tanıyanlarca. Böyle bir ortamda geçti çocukluğum.

Ansiklopediyi baştan sona okudum

Ortaokul son sınıfla, lise birinci sınıftan itibaren başladı edebiyatla bilinçli ilgi. Şunu da açıklıkla belirtmeliyim ki, beni özel olarak yazmaya ve okumaya kimse teşvik etmedi. Her şeyi öğrenmeye ve bilmeye meraklıydım. Bilmediğim o kadar çok şey vardı ki, bu nedenle okuma açıydım. Onüç-ondört yaşlarında bir genç-çocuk iken, bir ansiklopedinin bütün ciltlerini okumak için, haftalarca teyzemlerde kaldım. O ansiklopedi onlarda vardı, bizde yoktu. Hemen hemen bütün ciltlerini, tüm maddelerini özümseyerek okudum. Sabahtan akşama kadar, durmaksızın...

Ablamlarda, Ulus ve Dünya gazeteleriyle, o yıllarda yayınlanan Kim ve Akis dergilerinin eski sayılarının tıka basa dolu olduğu bir oda vardı. O odaya girer ve sabahtan akşama kadar günlerce gazete, dergi okurdum. Birçok şeyle göz aşinalığım, zihnî alışkanlığım öyle başladı. Babam, her gün Tercüman gazetesi alırdı, bir de Cemal Kutay’ın “Tarih Konuşuyor” serisi kitaplarını… Çocukluğum onları okumakla geçti. Okuryazar olduğum çevremde belirginleşince, herkes kitap, dergi ve gazeteyle beslemeye başladı beni.

Ah o ilk okumalar yok mu? O çizgi romanlar…

Unutmadan belirteyim, belki ilgisiz gibi görünecek ama, Tommiks, Teksas, Red Kid, Kinova, Tex, vd. gibi çizgi romanları kiralayarak, sabahtan neredeyse akşama kadar okuduğumuz kitapçıların, oluşumuma katkısını da şimdi daha çok iyi anlıyorum. Bütün bunlar, bu yeraltı ırmağı, bu aküfer gibi oluşan basınçla bir yerden yeryüzüne çıkacak ve kaynak olacaktı mutlaka.

Ve oldu. Ortaokul son sınıfta, Fatma Layık adında bir Türkçe öğretmenimiz vardı. Hem kurallar çerçevesinde ders verir, hem de kuralların dışına çıkabilecek esnekliği taşırdı. Güncel sanat dergilerinden, beğendiği şiir, öykü ve denemeleri, etkili üslubuyla sınıfta okurdu. Beni çok etkilemiştir.

Cumali Ünaldı HasannebioğluBir gün, bir kompozisyon yazılısı yaptı. Konu fizikî ve ruhî portreydi. Ben de bizim sınıfta ve mahalleden çok sevdiğim arkadaşım İhsan Özdemir’i anlattım. Bu kompozisyonun benim açımdan önemli oluşunun bilinciyle, isimleri ayrıntılı olarak veriyorum. En yüksek notu verdiği gibi, o kompozisyonu tüm sınıflarda okudu. Benim kopma noktam orası olabilir. Kendime güvenmeye başlamamın ilk noktası orası olabilir. Belki de, bugünümü hazırlayan gün, 1963 yılındaki o olaydır.

Sonra lise birinci sınıf… Malatya Turan Emeksiz lisesi… Yine kompozisyon dersi, yine en yüksek not... Öğretmenim Adile Türkmen o kadar çok beğenmişti ki, lisenin çıkardığı sanat dergisi olan Yeni Adım’da yayınlanmasına karar vermişti. İlk yayınlanan edebiyat ürünüm odur, “Hayatta Kalem” başlıklı o kompozisyon. Sanıyorum yıl 1964’ün sonuna doğruydu yazıyı yazdığımda,14 yaşındaydım ve adımı bir derginin kapağında gördüm kısa bir süre sonra, Ocak 1965’te. Hoşuma gitti tabii ki…

Şiirle muaşakamın başladığının resmidir

Lise ikinci sınıfta, arkadaşlarla birlikte sanat dergileri çıkarma girişimleri, İstanbul ve Ankara’da yayınlanan önemli dergilere şiirlerimizi gönderip, o dergilerde adımızı görmenin mutluluğu, bundan sonra kendiliğinden geldi… Lise ikide ve sonda (1965–1966), Fuzuli divanını, zorunluluktan değil, sadece sevdiğimden, baştan sona ezberlediğimi hatırlıyorum.

Cumali Ünaldı Hasannebioğlu -Andolsun Aşka
(+)

Peki, şiir söylemeyi neye borçluyum? Bilmiyorum. Yazı konusunun, hatırlayabildiğim daha eski kökleri de vardı. Mesela ilkokulda tahrir diye bir dersimiz vardı, bir nevi kompozisyon. Bir konu verirdi öğretmen, biz de yazardık. O derste, belki de okulun en iyisi olduğumu çok net hatırlıyorum, olaylarla… Ama şiir yazdığımı hatırlamıyorum. İlk şiirimin, Çile adında, bizlerin çıkardığı bir dergide yayınlandığını hatırlıyorum, sanırım 1965 yılıydı. Başka yerel dergilerde de yayınlandı, ama hemen İstanbul ve Ankara’da yayınlanan Hareket, Defne gibi dergilere kaydı şiirlerimin yayını ve Konya’da yayınlanan Çağrı’ya… Şimdi o şiirlere bakıyorum; 14-15’li yaşların duygusu, düşüncesi, bilgisi, estetiği; ama yine de güzel ve hâlâ beğenilir durumda. İlk şiirlerimi de kitabıma (Andolsun Aşka-Toplu Şiirler) aldım. Hem de beğenerek aldım yaklaşık 45 yıl önceki ürünlerimi.

Şiire yönelmem, o olağanüstü tabiatın mı sonucu, genetik mi, öğretmenlerimin cesaretlendirmesi mi, arkadaş grubunun oluşturduğu olumlu ortam sonucu mu? Bilmiyorum. Ama kendimi hep bir şiir çırağı, şiir öğrencisi gibi gördüm. Bunu da net hatırlıyorum. Hâlâ kendimi şiirin çırağı olarak görürüm. Bence sanatta ustalık öldükten sonra başlar, ustalık olacaksa… İnsan yaşıyorken, kalfalığı bile olmayan bir çıraklığı yaşar; hayatta da, sanatta da… 13-14’lü yaşlarda söylediğim ve o yıllarda yayınlanan yerel dergilerde rubailerim, gazellerim var; çok güzel buluyorum hâlâ. Yine o yıllarda Fuzulî’ni bir gazeline söylediğim tahmis var, çok akıcı, kurallara uygun ve hâlâ çok güzel. Diyeceğim şu, hayatım şiirden ibaret değildi, ama şiirin köklerine nüfuz edebilmiştim diye düşünüyorum.

Aslında tahsil hayatım da, en az şiir serüvenim kadar ilginçtir. İlkokula 5 yaşında başlamışım, ama iyi bir öğrenciydim. Beş yaşında adımı yazabiliyormuşum ve evde bulduğum her yere adımı yazdığımdan, beni okula göndermek “zorunda” kalmışlar, evdeki duvarları ve tahtaları kurtarmak için. Başarılı olunca da sürmüş öğrenciliğimiz. Ortaokul son sınıfta okul birincisiydim, tüm notlarım 10’du. Lisede vasat bir öğrenciydim. Şiirler yazmaya başladım. Lise sonda birdenbire, tüm okulda çok popüler oldum, okulda, Namık Kemal’in Zavallı Çocuk adlı oyununda başrolü ben oynadım. Bu, derslerde de başarıyı getirdi.

Şehir ne kadar etkili edebiyatçı üzerinde?

Minik bir hatırlatma: Edebiyat ve kompozisyondan her zaman ya 10 aldım, ya da ona yakın notlar… Ama üniversite sınavında da çok başarılı oldum. Edebiyat bölümünde okumama rağmen, çok yüksek bir fen puanı aldım. O zamanlar 6 fakülte tercih etme imkânı vardı. Ankara Siyasal, Ankara Tıp, Ankara İlahiyat, İstanbul Hukuk, İstanbul Edebiyat ve Erzurum Ziraat fakültelerini tercih ettim. Hepsini kazandım. Ziraati seçtim. Ailemde çok sayıda ziraat mühendisi vardı ve o zamanlar ziraat fakültesi çok önemliydi, zor girilen bir okuldu. Kaymakamların 450 lira maaş aldığı o yıllarda, ziraat mühendisleri, sonraları benim de çalıştığım Topraksu’da 1600 lira maaş alırlardı ayda. Bütün bunlar bir araya gelince, ben de lisans öğretimi için Erzurum Ziraat Fakültesi’ni seçtim. Çok da iyi ettiğimi yıllar sonra daha iyi anladım.

Nabi AvcıErzurum, hem şehir olarak, hem arkadaş gurubu olarak, hem de üniversitenin imkânları olarak, benim gelişimimde çok müspet bir rol oynamıştır. Aynı dönemlerde, Erzurum’da birlikte öğrencilik yaptığımız sevgili Mustafa Kutlu, bunun üzerine kabadayılık ve ağalık kıssaları da ekleyerek, bana dair şaşkınlıkla izlediğim bir portre çizer…  O yıllarda başta Hareket dergisi olmak üzere, Türkiye’de önemli görülen dergilerde şiirlerim yayınlandı, bazı dergilerin çıkarılmasında da katkılarımız oldu. Ama ben en çok Eskişehir’de yayınlanan Deneme’yi önemsiyorum. Çok genç iki lise öğrencisinin, Nabi Avcı ve Ahmet Kot’un çıkardığı, daha alt sınıflardan Murat Mercan ve Haydar Ergülen’in yardımcı olduğu o harika dergiyi... En çok onu severim hâlâ.

Erzurum Üniversitesi o zaman müthişti. Rektör Kemal Bıyıkoğlu, Dekan Şaban Karataş, Türkiye çapında hocalar… Çoğuyla kişisel dostluklarımız vardı, hâlâ da sürer... Orhan Türkdoğan’dan Kaya Bilgegil’e, Orhan Okay’dan Fahrettin Tosun’a kadar çok değerli hocalarla, esaslı bir eğitim yuvasıydı Erzurum. Talebe hareketleri konusunda da, ülkede sözü edilir durumdaydı.

Nasıl bir donanımla üniversiteye gelmiştim?

Ben üniversiteye başladığımda, fikren ve sosyal hareketlilik olarak, liseden çok iyi hazırlanarak geldiğimi fark ediyorum geriye dönüp baktığımda. Malatya o yıllarda, neredeyse her yerde insanı eğiten, öğreten, bulunduğu hal üzre bırakmayıp her zaman bir adım ileri götüren,Said Çekmegil artılar ekleyen bir kültürel ortamın adıydı. Çok gençken, lise birinci sınıfta, daha ağır ağabeylerin meclisinde, Malatya Fikir Kulübü’ndeki toplantılarda varlığımızı ispat ederdik. Said Çekmegil’den Said Ertürk’e kadar çok değerli düşünce adamları ile birlikte, her cumartesi akşamı fikir kulübü toplantılarına katılırdık. Şöyle bir demokratik geleneği öğrendik orada. Her şey oya sunulurdu ve çoğunluğun tensibiyle uygulamaya alınırdı. Önce, bir başkan seçilir o geceyi yönetmek üzere. Daha sonra da, o akşam konuşulacak konular ortaya atılır, oylanır, en çok oy alan kabul edilir. Konuşmalar turlarla devam eder. Önce anlatma, sonra tenkid turları yapılır. İhtilaflarda meclis içtüzüğü uygulanırdı. Mesela, usul hakkında konuşmanın her zaman önceliği vardı. Bu toplantılar pişirdi bizi. Düşünün ki, tenkid konusunda en acımasız düşünürlerin arasındasınız; bilmek, bilmediğinizi öğrenmek, yanlış yapmamak için dikkatli olmak, yanlış yapınca da eleştirilere tahammül etmek zorundasınız. Bütün bunları öğrendik o toplantılarda. Toplum karşısında konuşma temrinleri oldu o fikir kulübü toplantıları bizim için. Bu hazırlıkla, bu donanımla üniversiteye başladım.

Üniversiteye başlar başlamaz, diğer öğrencilerden fikrî hazırlık ve üniversal ortama uygunluk yönünden ileride olduğumu, Malatya’daki bilmeden hazırlandığımız aşamadan dolayı, çok net gördüm.18 yaşını doldurmadığım için, ilk yıl resmî olarak dernek yönetimlerinde görev alamadım. Ama ikinci yıl, 18 yaşımı doldurduğumdan, ilk önce Ziraat Fakültesi Talebe Cemiyeti seçimlerine katıldım ve yönetim kurulu üyesi oldum. Bu seçimlerde çok sevdiğim bir dostumun, rahmetli Şükrü Şamdan’ın katkılarını hatırlıyorum. Ondan sonra da hayatımda derneklerin, cemiyetlerin yönetiminde bulunmak her zaman oldu. Malatyaspor Asbaşkanlığı’ndan Türkiye Yazarlar Birliği Genel Sekreter Yardımcılığı’na kadar, Azm-i Milli T.A.Ş’den T.Şeker Fabrikaları A.Ş.’ne kadar birçok yönetim kurulu üyeliği oldu hayatımda.

Şair ünvanı kimdeydi o zaman?

Ziraat Fakültesi’nde aynı sınıfta üç şairdik: Ben, Mehmet Atilla Maraş ve A. Naci Yüksel… Sürekli olarak okuduklarımızı paylaşır, yeni yazdıklarımızı birbirimize okurduk. Erzurum’da şair ünvanını sadece rahmetli Naci taşırdı. Çok popülerdi, teatral bir şiir okuma biçimi vardı ve bu, öğrenciler arasında çok beğenilirdi. Ziraat eğitimi almama rağmen, edebiyatın dersleriyle de ilgiliydim. Edebî konuları zaman zaman edebiyat fakültesi akademisyenleri ile konuşur, tartışırdık. Şimdi geriye dönüp baktığımda, o yıllarda, yani 1967’de sonra Erzurum Edebiyat Orhan OkayFakültesi’nin akademik kadrosunun, kendi dalında çok önemli isimler olduğunu görüyorum. Orhan Okay’dan Kaya Bilgegil’e kadar dönemimiz hocaları, bizden önce Mehmet Kaplan’ın hocalığı, şu anda isimlerini sayamayacağım konularında yetkin birçok öğretim üyesinin olumlu ortamı, gerçekten, birçok şeyi öğrenmemize, tartışarak netleştirmemize vesile oldu. Ciddi bir kazançtır.

Üniversite bu şekilde bitti. O yıllarda şiirleri okunan, üzerinde düşünülen bir şairdim. Daha sonra herkesin bildiği gibi Mavera, Düşünce, Aylık Dergi’de yayınlanan şiirler ve şiir üzerine düşünce üreten yazılar. Bir bakıma poetika… Daha sonra, uzun bir süre, şiirler söylüyor olmama karşılık, hiçbir yerde yayınlamadım onları. Hemen hemen 1979’da yayınlanan Çerağ’dan sonraki kitaplarımın tümü de böyledir. Bir Gecenin Şiiri, Kendini Yusuf Gören, Ölüm Bile Aşkile, Kör Sağır Dilsiz Gibi, Kalbim Ey Divane’deki şiirlerin çoğu bu durumdadır. Hiçbir sanat dergisinde yayınlanmaksızın doğrudan kitaplaşmışlardır. Kısa zamanda tükenmiş, yeni baskıları yapılmıştır; ama dergilerde yayınlanmaksızın… Doğal olarak, tüm şiirlerimin toplandığı Andolsun Aşka da aynı durumdadır.

Neden dergilerde göremedik şiirlerini?

Dergilerde şiir yayınlamamam, belki de her derginin bir koloni olarak yapılanmasına itirazımı içerir. Dergi mensupları “körler sağırlar, birbirini ağırlar” kavlince, birbirlerini över durur, olmayan hikmetler yumurtlayarak birbirlerini göğe çıkarırlar genellikle. Hiçbiri de kalıcı değildir bunların. Erken emeklilik oluşur. Henüz emekleme dönemindeki gençlere usta muamelesi yapıldığından, nasıl olsa artık oldum duygusuyla, kendi gelişimini sürdürmez. Oysaki sanat, bence, ölünceye kadar sürdürülecek bir çıraklıktır. Bir şaşma, bilmeme, öğrenmeye çalışma; her an yeniden şaşma, yeniden bilmeme ve yeniden öğrenmeye çalışmanın adıdır sanat, ta ki ölünceye kadar.Cumali Ünaldı Hasannebioğlu

Bunu uygulayan birçok sanatçının genç/yaşlı hangi dönemine ait olursa olsun, yaptığı resimler, heykeller, söylediği şiirler, yazdığı romanlar, hikâyeler, denemeler, bestelediği müzikler, ortaya koyduğu tüm sanat yapıtları, içinde bir canlılığı, ileride olmayı, hatta çılgınlığı barındırır. Kendini usta kabul ederek ahkâm kesmeye başlayanların eserleri de, ölü doğmuş çocuklar gibi, bir süre sonra kokuşmayı, dağılmayı, yok olmayı temsil eder. Her iki anlayışın örnekleri olmuştur her zaman ve olmaya devam edecektir. Şimdi, ben de bu yargıma uyarak, ahkâm kesmeye son verip, bu yazıyı da okuyacak olanlara bırakarak; kendimi, kendi bilgisizliğimin sonsuz alanına terk etmeliyim. Bu, bana şu avantajı sağlıyor; bir çocuğun hayatı kavrarkenki iştiyakıyla, her an yeni bir şiirin ardına düşüyorum. Hayat ve tabiat, bana yepyeni keşiflerin kapılarını açıyor.

Sanki ölümüme daha binlerce yüzyıl varmış gibi…

Sanki yarın ölecekmişim gibi…

Her ikisinin med-cezri arasında, geriye, bir ileri, bir geri giden kum yığınları; yani bizim hayatımız kalıyor.

 

Nureddin Durman sordu

Güncelleme Tarihi: 31 Ağustos 2010, 16:36
YORUM EKLE
YORUMLAR
b.c
b.c - 8 yıl Önce

şairliğinden şüphemiz olmayan Cumali beyi daha sık görmek dileğiyle.

Bu.
İkinci kez itişimdir yüreğimi bir yana
çerağ

fatma betül şamdan erdem
fatma betül şamdan erdem - 8 yıl Önce

Cumali amcacım biyoğrafinizde rahmetli babamıda andığınız için teşekkürü bir borç bilirim .Allahu teala sizleri başımızdan eksik etmesin.

banner8

banner19

banner20