banner17

Cilt sanatı üstadı İslam Seçen ile konuştuk

80'ine merdiven dayayan cilt sanatkarı, üstad İslam Seçen Bey, cilt sanatının tarihi, incelikleri ve önemi hakkında Fatma Toksoy'un sorularını cevaplandırdı.

Cilt sanatı üstadı İslam Seçen ile konuştuk

Cilt üstadı İslam Seçen, 17 Temmuz 1936 yılında Kosova-Priştine’de doğdu. İlk ve orta öğrenimini burada tamamladıktan sonra Pec (İpek) şehrinde bulunan bölgenin Güzel Sanatlar Akademisi'ne birincilikle giren, üç yıl resim ve heykeltıraşlık bölümünde öğrenimine devam etti. Priştine’deki öğrencilik yıllarında profesyonel futbolcu olan Seçen, Yugoslavya Millî takımında da oynamış.

1957 tarihinde İstanbul'a göç eden İslam Seçen, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi'ne devam ederek 1961’de akademinin Yüksek Dekoratif Sanatlar Bölümü yüksek kısmından mezun oldu. Akademi'de zamanın kıymetli hocalarının talebesi olan İslam Seçen, Necmeddin Okyay ve oğlu Sacid Okyay'dan klasik cild, Emin Barın'dan Batı klasik cild ve kaligrafi-hat derslerini almış.

1961'de Kültür Bakanlığı'nın kararıyla, Süleymaniye Kütüphanesi'nde Cild ve Patoloji servisini kuran Seçen, 27 yıl bu serviste ekibiyle, binlerce yazma eseri restore ederek kültür mirasımıza önemli ölçüde katkıda bulundu. İslam Seçen hocamız sadece yurtiçinde değil, yurtdışında da restorasyon çalışmaları yapmış.

İslam Seçen Bey, kütüphane ve yurtdışı çalışmalarının yanısıra 1966’dan itibaren klasik cild sanatını öğretmek için çeşitli kurumlarda hocalık yaptı. 1966-1968 yıllarında Eyüp Ortaokulunda resim ve el sanatları dersleri ve 1977 yılından itibaren de Mimar Sinan Üniversitesi Geleneksel El Sanatları bölümünde klasik cild dersleri vererek, birbirinden kıymetli pek çok talebe ve sanatkâr yetiştirdi. Pek çok sergi, seminer, konferans ve sempozyuma katılan Seçen, yurtdışında da ülkemizi temsil etti. Birçok ödül ve plakete layık görülen İslam Seçen’e 2012 tarihinde Gümüş Lale Ödülü ve 2012 Kültür ve Sanat Büyük Ödülü takdim edilmiş.

İslam Seçen Beyefendi, sanat hayatına Çemberlitaş’ta Emin Barın Cild ve Kâğıt Restorasyonu Atölyesi isimli atölyesinde devam etmekte. Muhterem eşi Şeyma Seçen Hanımefendiyi 1999 yılında kaybetmiş olan İslam Hocamızın Ebru isminde bir erkek evladı vardır. “Ebru deyince herkesin aklına kız ismi geliyor. Çünkü o devirlerde Ebru diye isim yoktu. Talebe iken ebru sanatını hocalarımızdan gördüm ve yapmaya başladım. Ve ebru sanatını çok beğendiğim için oğluma da ismini koydum. Fakat ne yazık ki daha sonraları Ebru ismine kızlar sahip çıktılar.” diyerek hayıflanan muhterem İslam Seçen Hocamız, çok nazik, düşünceli, ince, zarif bir Osmanlı beyefendisi.

Biz kendilerine Çemberlitaş’taki merhum Prof. Dr. Emin Barın hocamızın atölyesinde konuk olduk. Sizlere bu fedakâr, çalışkan ve muhteşem kişiyi bir an evvel tanıtmak için hemen sorularımıza geçiyoruz.

İslâm Hocam, cildler üzerinde genelde mücellidin imzası olmazmış, doğru mu? Araştırdığıma göre ilk imzalı örnekler 1256 tarihli. Bu yüzden belki de mücellitler, o cildlere emek verenler hakkıyla tanınmıyorlar diyebilir miyiz?

Evet, çok çok doğrudur. Efendim eskiden sanatkârlar konuşmazdı. Az konuşur, hatta konuşmazdı. Sanattan anlamayan kişi konuşur. Sanatçı konuşmaz, eseri konuşur. Ve o imzalar tahmin ediyorum sanatkârın da imzası değildir. Ya kalfanın ya da çırağın imzasıdır. Yalnız bu Osmanlı klasik cild sanatına mahsus bir kaide değildir. Çünkü biz sanatkâr diyoruz, zanaatkâr demiyoruz. Her işin adabı muaşereti, üslubu, saygısı vardır. Bu saygı bağlamında da mücellitler genelde imza atmamışlardır eserlerine. Günümüze kadar imzası gelen mücellidler de sayılıdır.

Peki, siz yaptığınız eserlere imza attınız mı?

Ben atmadım hiç imzamı. Herkes bana “Hocam ne olur buraya bir imza?” diyor. Ben Allah’ın kelamına nasıl imza atayım? Ben kimim ki Allah'ın kelamına imzalayayım? Allah bize her şeyi bahşetmiş. Allah bize sağlık vermiş, hayat vermiş on parmak vermiş. Ben Allah'a ne veririm? Ancak işte kitabın süsünü verebilirim, bu kadar bir hizmet yaparak hakkını verebilirim. Ben Allah’ın kelamına bu kadar hizmet ederek rızasını kazanabilirim. İmza atmamak genelde bir saygıdır. Yani sanatkâr kendini methetmez. Kat’iyen methetmez.

Cildçilik sanatında icazet var mıdır?

Efendim icazet, yalnızca hattatlara has bir terimdir. Hattatlara has bir belgedir. İcazet ressamlara verilmez, icazet ebruculara verilmez, tezhipçilere verilmez, diploma verilir onlara. İcazet yalnızca hattatlara aittir ve bozmamak lazımdır, bu usûlün dışına çıkmamak lazımdır. Çıkarsa efendim hattatlık da bozulur, diploma da bozulur. Efendim işte o zaman icazetin de değeri kalmaz. İşte bunlara büyük sanatkârların önem vermesi lazımdır. Konuşacak çok şeyler var sanat hakkında. Sanat sonsuzdur. Sanatın sonu yok. Yine yolun başındayım. Daha Elif'teyim. Bu yaşa kadar geldin, ne biliyorsun diyorlar. İnanın hiçbir şey bilmiyorum.

Cild deyince çoğu insanın aklına iki kartonun yapıştırılmış hali gelir. Ancak bunun bir sanat dalı olduğu çoğu kimsenin aklına gelmiyor. Biraz evvel de dediniz zaten. Hâlbuki bundan yüzyıllar evvel Osmanlı topraklarında cild sanatı çok ileri seviyelerdeydi. Elyazması kitapların kapaklarında birbirinden farklı cild teknikleri ve süslemeleri kullanılırdı; şemse, cihar-gûşe, zerbahar, lake, işlemeli, yazma, şükûfe, sedef kaplama, murassa ve yaldız baskı gibi. Bize bu terimlerle beraber bu sanatı açıklar mısınız?

Saydığınız bu terimlerin her birinin sayfalar dolusu açıklaması vardır. Saydığınız bu terimlerin bir misli daha fazla terim vardır. Fakat bu saydığınız terimler dediğiniz gibi iki kapaktan ibaret değil. Öyle biliyorlar. Hatta cild deyince bazı insanların aklına piyasada yani dükkânlarda gördüğü eserler gelmektedir. Hâlbuki arasında çok büyük uçurumlar, farklar vardır.

Bu sanatlar ikiye ayrılmıştır. Bizim bunu çok iyi bilmemiz lazımdır. Birincisi modern cild sanatı, piyasada görünen vitrindeki eserlerdir. İkincisi ise tam klasik Osmanlı cild sanatıdır. Klasik cild sanatı derinlikleri olan ince bir sanat. Çünkü içinde Kitap var. Kitapsız kimse yaşayamaz. O kitabın dış kısmına baktıkça ve içini açtıkça “Hayy” diye şaşırırsınız. Neler neler vardır o cildlerin içlerinde. O yazıların değerlenmesi ve muhafaza edilmesi için de mutlaka değerli bir cilde ihtiyacı vardır. Bu güzel ve değerli cildlerin ortaya çıkması da ‘cild sanatı’yla mümkündür.

Modern cild sanatıyla klasik cild sanatı arasında malzeme açısından olsun yapılış açısından olsun çok farklar vardır. Bu sanatı detaylarıyla anlatmaya başlasam kitaplar dolar. Yalnız şunları diyebilirim: Osmanlı klasik cild sanatında deri kullanılır, sahtiyan oğlak-keçi derisi. Sonra 24 ayar saf altın kullanılır ve cildlerin sırtına şiraze örülür. Klasik cild sanatını görmek isteyenler ancak müzelerde ve kütüphanelerde görebilirler. Çünkü cild sanatını her yerde göremezsiniz, her yerde icra edemezsiniz ve her yere kuramazsınız.

Niye hocam?

Çünkü bu işi yapmak için alet edevata ihtiyacız vardır. Çünkü hiçbir sanat aletsiz çalışılamaz. Bu sanatta en mühim kullanılan aletler şunlardır: 1-ıstampa 2-Pres 3-Mukavva makası 4-Giyotin (kesme makinesi) 5-Kalıplar-el aletleri. Bir eseri tamamlamak için bu ve bunun gibi pek çok alete ihtiyacımız vardır.

Nasıl seçtiniz mücellid olmayı?

Benim mücellid olmak aklımın köşesinden geçmezdi. Ben akademide resim bölümünü seçmiştim ve ressam olmaya heves etmiştim. İnsanlar düşündüğü gibi bazen olmuyor. Üç sene resim bölümünde eğitim aldıktan sonra iç mimarlık, heykeltıraşlık gibi bölümlerde okudum. Sonra efendim, hat sanatına devam ettim ve oradan da cild sanatına yöneldim. Prof. Sacit Okyay'dan klasik cild dersi, Prof. Emin Barın'dan ise modern cild ve kaligrafi dersleri aldım. Prof. Dr. Emin barın hocam beni Osmanlı klasik cild sanatlarına yönlendirdi. Ben de kabul ettim.

Profesör Emin Barın Hoca malumunuz dünya çapında bir duayendir. Gelen talebelerin hiçbirini çevirmezdi. Yardım ederdi ve yol gösterirdi. Emin Barın'la tanıştıktan sonra “Evladım sen cild yapsan çok iyi olur çünkü Türkiye'de çok eser var. Onları ayağa kaldırmak lazım, senden başka kimse bunları yapamaz” dedi. Böyle teşvik edince bu sanata dair bir merak sardı beni. Türkiye’mizde eserler o kadar çok ki! Ne tarafa baksanız harika kitaplar ve cildler mevcut, fakat o zamanlar bunlar yerlerde sürünüyordu. Bu durumu gördükçe içim sızladı ve eserleri kurtarmak niyetiyle cild sanatına adım attım. Ben de bir ucundan tutarak yapmaya başladım. Ve o günden bugüne kadar profesyonel olarak çalıştım ve halen çalışmaktayım.

Bu, nesilden nesile aktarılan bir miras gibi sanki. Siz kimden devraldınız bu mirası?

Efendim bu sanatları rahmetli hocaların hocası Necmeddin Okyay’dan biz miras aldık 26 sene onunla beraberdik. Sonra oğlu Profesör Sacit Okyay’la beraber devam ettik. Ondan sonra Profesör Emin Barın hocamızla. Emin Barın hocamla baba-evlat gibiydik. Çok şey gördüm Emin Barın Hocamdan. Benim koluma öyle bir altın bilezik taktı ki nur içinde yatsın. Yani hocaların hocası; efendim sadece sanatta değil her konuda hocaydı. Sergiden talebesinin eserini parayla satın alan insandı. Kaç hoca bugün bir talebenin eserini parayla satın alır? Bana gösterin. Bakın bir hocanın ne kadar talebeyle yakın olduğuna. Böyle ince, nazik bir kişiydi Emin Barın hocam. Onun bu mükemmel ve nazik davranışı teşviktir bir sanatkâra…

Muhterem hocam, klasik Türk cildlerinde oğlak derisi kullanılıyor dediniz, neden oğlak derisi?

Cild sanatında kullandığımız en güzel deri keçi derisi yani sahtiyan, oğlak derisidir. Oğlak dünyanın en güzel derisi, en dayanıklı ve en sağlam derisidir. “Diğer deriler de kullanılmış mı?” derseniz elbette diğer deriler de kullanılmıştır kullanılmasına ama en ideal deri oğlak derisidir. Bazı cildler deve derisinden, sığır derisinden, koyun derisinden, hatta yılan derisinden de yapılmıştır. Ama en çok kullanılan sahtiyan, oğlak derisidir.

Neden?

Çünkü yaşlı deri yaşamaz. Ömrü kısadır. Oysa oğlak derisinin takriben bin senelik ömrü vardır. Üstelik yaşlı derinin gözenekleri geniş olur, işleyemezsin, altınla doyuramazsın. Oysa oğlak derisinin gözeneklerini zor görürsün, buna rağmen oğlak derisi ince olduğu halde tekrar traşlanarak inceltilir. İki mermer arasında yavaş yavaş özel bıçağı (bıçkı) ile elle traşlanarak yapılır bu işlem. Sabahtan akşama kadar uğraşırsınız ve ancak kâğıt gibi inceltilmiş bir deri çıkarırsınız bu şekilde. Ve altını da kolayca ve zevkle işlersin bu deriye.

Hocam, Türk cildçiliğini diğer ülkelerin cildçiliğinden ayıran kendine özgü yönleri var mı? Varsa nedir?

Elbette. Onları birbirinden ayıran çok özellikleri var. Avrupa cildçiliğiyle Türk cildçiliği deri olsun, kâğıt olsun, efendim dikiş olsun, tabi süslemesi olsun çok farklıdır. Bizim klasik tarzda yapılan cildler mikleblidir. Avrupa cildlerinden en ayırıcı özelliktir mikleb. Mıklebi biliyor musun?

Miklebi biliyorum. Kitap okurken kaldığımız yeri belirlemek için yapılıyor diye biliyorum.

Herkes onu öyle sanır. Mikleb cildin ağız tarafından gelen ve içeri giren bir parçadır. Kapandığında kitabı kutu şeklinde görürsünüz. Bu özelliğiyle kitabın içine tozun, haşeratın girmesini önler. Aynı zamanda mikleb yön tayin eder. Mıklebin en büyük özelliği kitabı elimize alırken ters tutmayalım diye yön tayin etmesidir yani. Kitabın ters tutulmasını önler. Sonra mikleb sol taraftan gelir; soldan çünkü Arap yazıları sağdan sola doğru okunduğu için.

Bir başka ayrıntı vereyim cilde dair. Klasik cildlerin sırtı da düzdür, Avrupalılarınki gibi kambur yoktur. Çıkıntı payı yoktur, ağzından da yoktur. Modern cildlerde ise çıkıntı payı vardır. Bizim cildlerimizin en önemli özelliklerinden biri de şirazesinin yapıştırma değil örme olmasıdır. Ayrıca biz altın yaldızı cilde tatbik ederken önce tabakta elle Arabi zamkla ezeriz. Ezilmiş altınla cild kapaklarını yavaş yavaş yine elle süsleriz. Sonra da bu süslemeyi mühre (akik taşı) ile parlatıp, altının çıkmaması için lak süreriz. Batılılar bu yöntemi bilmezler yani altını elle ezmeyi bilmezler, onlar yapıştırma ve sıcak basma yöntemlerini tatbik ederler cilde. Ayrıca Arap harfli klasik eserlerimizin üzerinde hiçbir zaman kitap ismi yer almaz.

Hocam, cildler çeşit çeşitmiş. Deri cild, yekşah cild, zerduz cild gibi. Bir de zerbahar cild var, ansiklopedilerde zilbahar olarak geçmekte. Sizce doğrusu nedir hocam? Zerbahar mı zilbahar mı?

Bana sorarsanız zerbahardır onun adı. Edebiyatçı Orhan Şaik Gökyay, bir sohbetleri esnasında bana, “Ya bu zilbahar benim aklımı kurcaladı, çünkü oturmadı bu isim; siz ne dersiniz?” diye sordu. Valla dedim, altınla çalışıldığı için zer; bahar da efendim bahar zamanında, ilkbaharda ağaçlar yaprak verir, işte o yapraklar çizildiği için o yapraklar da bahar oluyor. Yani zerbahardır ismi. Bunu söyledim. O da tasdik etti. Cildlerin çeşitleri çoktur.

Bunların içinde en tercih ettiğiniz, beğendiğiniz cild çeşidi hangisidir?

En beğendiğim cild diyorsanız bunu böyle ayırıp söylemek çok zor. Beni hayran bırakan murassa cildler var mesela. Murassa cildler ancak saraylara, padişahlara aittir. Değerli taşlarla bezenmiştir. Bunlarda pırlanta ve benzeri çok değerli taşlar kullanılmıştır. Bugün Topkapı Sarayı'nda 12 adet murassa cild var diye biliyoruz. Ancak cildler içinde en zor yapılan laki cildtir.

Türkler en çok hangi cild çeşidini kullanmışlardır?

Bizde en çok şemse cildler vardır.

Cildler teknik özelliklerinden çok malzemelerine ve süslemelerine göre birbirlerinden ayrılmaktaymış. Ve Hatâyî, Arap, Rûmî, Memlük, Mağribi, Türk (Osmanlı), Buhârâ-yı cedîd gibi cild üslûpları varmış. Bu üslûpların içinde sizi en çok etkileyen, muhteşem diyebileceğiniz, beğendiğiniz üslûplar var mı? Varsa hangileridir?

Var. Efendim Selçuklu, Memluk, ondan sonra Osmanlı. Osmanlı da harikadır, yani bu işte zirvedir Osmanlı. Osmanlılar son artık… Altını döşemişler cildlere… Selçuklularda altın kullanılmamıştır Osmanlı’daki kadar. Selçukluların derileri biraz kalındır. Genelde de kahverengi deri kullanmışlardır onlar. Osmanlıda bütün renkler kullanılmıştır. Yani boyama. Boyama derileri, mavi, yeşil, turuncu, efendim kahverengi, siyah, bordo olsun bütün renkler kullanılmıştır.

Peki hocam. Portekiz'in başkenti Lizbon'daki Gülbenkyan (Gülbenkian) Müzesi’nde bulunan koleksiyondaki yazma eserleri restore etmişsiniz. Neden Gülbenkian, bir ayrıcalığı mı var? Özelliği ne?

Bunun hikâyesi biraz uzun. Çok uzun. Çünkü Gülbenkyan Ermeni ve Abdülhamid’in sağ kolu. Bütün para işini, Osmanlı’nın petrol kaynaklarını yöneten Gülbenkyan’dır. Tabi Musul petrollerinin belli bir yüzdesi de onun. Londra’da yaşarmış. Petrolden gelen bu varidatla eser toplamış. Parasız değil. Parasıyla alınan eserler bunlar, İslâm eserleri. Hele Kur’an'lar… Olmaz öyle bir şey... Tabii hep para para para… Diyorum ya herkes alamaz ve bu parayı herkes ödeyemez. Biriktire biriktire gayet koleksiyoner olmuş.

Sadece kitaptan, yazmalardan değil, tablolar, heykeller, halılar, çiniler, oyalar, aklınıza ne gelirse her konudan eser toplamış. Aldığı eser fiyatıyla ve yeriyle belli. Tek tek yazılmış nereden, kimden ve kaça alındığı eserlerin. Eserlerin künyesi tutulmuş yani. Dünyayı gezdim, hiçbir müzede görmedim ki vasiyet üzerine eserlerin üzerine alınan yer ve fiyat yazılsın. Gülbenkyan vasiyetinde şöyle demiş: “Vakfediyoruz, müze yapacağız amma hiçbir zaman o eseri nereden aldığımı, kimden aldığımı, fiyatını, esere ait o bilgileri silmeyin.” İstanbul diyor, İznik diyor çinilerinde, Kütahya diyor; hepsinin kaydı vardır, aldığı yıllar da yazılı. Bu benim çok iftihar ettiğim, çok memnun olduğum, takdir ettiğim bir davranış. Londra’ya gidiyorsunuz, Louvre gibi bir müzede İslam eserlerine bizim bizim bizim diyorlar. Görüyorsunuz, onların değil. Nerden sizin oluyor? Ama aldıkları yeri söylemiyor onlar. Gülbenkyan hariç.

Peki, nasıl olmuş da Gülbenkyan’ın müzesindeki yazma eserler bozulmuş?

Efendim Lizbon’a şatafatlı bir müze kurulmuş. Müze bir şato. Almanya’dan Lizbon’a bu kıymetli eserler taşınmış ve İslâm eserleri birinci kata konulmuş. 1954’te müthiş bir yağmur yağıyor. Eskiler tarif ediyorlar, öyle bir yağmur yağmış ki sanki okyanus yukarı çıkmış. İşte o yağmurda anahtar deliğinden birinci kata su girmiş. O katı sular basmış, eserler de o suyun altında kalmış. Şimdi bu kadar eser birikiminin bir anda yok olması üzücü. Tabii kendileri de çok üzülmüşler, “ne yapacağız” diye eleman arıyorlar, “acaba bunlar restore edilir mi, tamir edilir mi” diye.

1969 yılında Prof. Dr. Emin Barın hocamla eserleri görmek için davet edildik. Eserleri gördükten sonra bizlere dönüp sordular: “Bu eserler kurtarılır mı?” Biz de “Kurtarılır” dedik ve hocam geri döndü. Ben eserleri restore etmeye başladım. İlk gidişimde on buçuk ay kaldım. Serviste çalışanlarla beraber on kişi birlikte çalıştık. 1969 yılında çalışmaya başlayarak ve 2002 yılına kadar yaz aylarında gidip gelmek suretiyle tam otuz iki sene sürdü.

O günlere dair unutamadığınız bir ayrıntı var mı, anlatabilir misiniz bize?

Çok var. Bir kere orada bizi çok güzel ağırladılar. Çok takdir ettiler yaptığımız o eserlerden dolayı bizleri. Ve çok memnun kaldım ben onlardan. Çok iddialı bir iş yaptık. Tabii altınla çalışılıyordu. Çamur temizlenirken altın da yok oluyordu ve aynı motifleri tekrar tazelemek gerekiyordu. Size tarif edemiyorum kitapların çamurunu! Altın varak istedim yetkililerden. Ben on varak istedim, onlar 50 varak altın getirdiler. 50 adet defter tam takım olarak. Benim gözlerim iki tane daha açıldı. (Gülüşmeler…) Hayatta görmemişim bu kadar altın varakı bir arada. 50 adet defteri görünce efendim aklım gitti. 10 defter altınla yapılacak şey 50 adet defterle nasıl yapıldı, görmelisiniz. Tabii ucuzun bir illeti vardır, pahalının bir hikmeti vardır. Onlar istediklerimizi fazlasıyla verince çok güzel iş çıktı, çok güzel restore edildi kitaplar. Süper oldu ve 32 sene deyince kendi kendime inanmak istemiyorum şimdi. Kendi kendime hayret ediyorum ve diyorum ki “Çok yahu 32 sene git gel…”

Başka hangi ülkelere gittiniz?

Ben aslına bakarsanız birçok ülkeye, çalışmaya ve gezmeye davet edilerek gittim. İngiltere, Fransa, Almanya, Portekiz, İtalya, Yugoslavya, Macaristan, Mısır, Yemen, Afganistan, Makedonya, Kosova, Saray Bosna, Dubai vs. Her yere gittim gördüm.

Muhterem Hocam, elinizden eminim yüzlerce cild geçmiştir.

Binlerce…

Bu kadar cildler arasında sizi çok etkileyen, hayran bırakan cildler oldu mu?

Hayran kalınmaz olur mu ya? Hayran kalınmaz olur mu? Çünkü eski cildlere baktığımız zaman onların kapaklarını motiflerini görüyorsun, oymalarını temaşa eyliyorsun ve Allah Allah diyorsun, nasıl yapmışlar bunu acaba? O teknikle, o zamanda… Şimdiki gibi teknoloji yok ki o zamanlar. Nasıl yapmışlar bunu diye hayret etmemek mümkün değil. Şimdi her şey var, her şey olmasına rağmen yapamıyorlar bunlar gibi. Hayran olmamak mümkün değil.

Ben hayatımda şunu söyleyebilirim. Daha çok okuyan mı bilir, yoksa gezen mi bilir? Bence gezen, dolaşan gözleriyle gören çok çok bilir. Dünyanın neresine gidersem gideyim karşıma şahane diyebileceğim sanat ve eserler çıktı. Amma ben Osmanlı eserlerine ve sanatlarına hayranım. Doymadım ve doyamadım ve cümleleri söylerken hayranlıktan titreyerek diyorum ki dünyaya bir daha gelsem, aç kalacağımı bilsem bile gene güzel sanatlar akademisinde okurdum. Aslında halen de okuyorum. Ölünceye kadar okuyacağım ve çalışacağım.

Muhterem hocam, sizi üzen, harap olmuş veya yanlış cildlenmiş veya yanlış saklanmış ve saklama koşullarından dolayı bozulmuş eserler de oldu mu? Sizi en çok hangisi etkiledi bunların arasında?

Hayatta hiçbir eserin yaşamasına garantisi yoktur. Dünyamızda var olan bütün varlıklar ve eserler bozulmaya, yok olmaya mahkûmdur, yalnız Allah bakidir. Bu bozulma olayında sanatkârlarımızı tek cümle ile suçlamayalım. Çünkü alınan malzemelerini tahlil etmeden, direncini, yaşamını sanatkâr bilemez, ancak kimyagerler asidin derecesini bilir ve malzemenin dayanaklığının raporunu verebilirler. Âcizane olarak son cümlemi söyleyeceğim. Dünyada yeni yapmak çok kolay, restore etmek çok zor iştir. Bu eserin orijinalini yeni yapmak başka, restore etmek bambaşkadır. Asıl olan orijinali gibi, orijinaline bağlı kalarak restore etmektir. Yeni eser tasarım ister, tasarım yapmak lazım. Bunun için iki üç kişi bir araya gelir, konuşuruz, istişare ederiz. Bunu şöyle mi yapalım böyle mi diye. Kolaydır bu. Ama restore etmek çok acılı. Neden acılı? İstediğin şekilde deri bulamıyorsun, malzeme bulamıyorsun, böyle olunca eser yarım kalıyor. Bu da beni endişelendiriyor. Çünkü ilerde gelecek olan kişi tereddütte kalacak, “niye bu böyle yarım kalmış, niye bu böyle yapılmamış?” diye söylenecek, merak edecek. İmkânsızlıklar yüzünden yarım kalan cildlerin sayısını saysam bitiremem.

Bakın restore yapmak dünyanın en zor işidir. En zor mesleğidir. Senelerce uğraşırsın, hiçbir şey görülmez. Bir saray tamamen çökmüş. Restore yapmaz mısın, yaparsın. Kaç senede biter Allah bilir. Fakat bunu bilmeyen ve bu sanattan anlamayan kişiler “yok, aslı gibi dursun” diyorlar. Ya bu cildin kapağı, köşesi kırılmış, sen köşe yapmaz mısın? “Yok, aslı böyle” diye diretiyor. Aslı böyle değil arkadaş. Aslında bu köşesi var. Kırık köşeli mi yapıldı bu eser? Tabii ki köşesi vardı. Böyle tamamlanacak, restorasyon o demektir. Aslına uygun yapmak terimidir. Terim budur; asıl gibi olmaz, aslına uygun denilir. Restorasyon çok zordur, çok zor. Şimdilerde restorasyonu yapamıyorlar; konservasyon diyorlar, onu yapıyorlar. Evet, korumak önemli. Ama aslına uygun onarmak daha önemli.

Bir eser niye kurtlanıyor?

Eserler cansız varlıklardır, bu sebeple bakımsızlık yüzünden çabuk kurtlanır. Niye kurtlanmasın ki efendim? Senelerce açılmıyor. On sene, yirmi sene… 30 sene kitap açılmamış. Tabii ki kurtlanır. Bakarsan bağ olur, bakmazsan dağ olur. Kitaba hava vermezsen yüzde yüz kurtlanır. Kitapların bakımı her sene önden ve arkadan yapraklarını karıştırarak hava vermek suretiyle yapılmaktadır.

Osmanlı’da saray içi ve saray dışı çalışan cildçiler varmış. Saray içi çalışanlar usta ve şakird olarak iki ayrılır, ustalar da kendi aralarında maharet ve kıdemlerine göre sıralanırlarmış. Sermücellid, serbölük, seroda, kethûdâ, serkethüdâ gibi. Günümüzde de usta-çırak ilişkisi veya hoca –öğrenci ilişkisi olarak aranızda bunun gibi kıdeme ve maharete göre isimlendirmeler var mı?

Cild sanatının en parlak devri Kanuni Sultan Süleyman zamanında olmuştur. O dönemde saray bünyesinde cildlerin yapıldığı atölye olan Nakkaşhane açılmıştır. Bu nakkaşhane ortamında en çok kırk kişi çalışırmış. Ayrıca dışarıda alaylı olarak çalışan sanatkârlar da vardı.

Yalnız cild değil, bütün sanatlarda usta-çırak çalışmaları vardır ve büyük ustalar yetişmiştir. Günümüzde maalesef usta-çırak işi kalmadı çünkü usta yok ki çırak olsun. Şimdi resmi olarak Güzel Sanatlar Akademisi'nde bunun okulu kuruldu. Bu okul 1962 yılında talebe olmayışından iki defa kapandı ve bir müddet sonra hocamla birlikte Klasik Cilt Bölümü’nü kurduk. Fakat ne yazık ki bu değerli sanatın iç yüzünü bilen maalesef pek hocası yok. Sanat tarihi hocalarımız nazari olarak ders vermektedirler ama tatbikat olarak maalesef hocası kalmadı.

Röportajınikinci bölümü için tıklayınız: http://www.dunyabizim.com/Manset/20440/ac-kalacagimi-bilsem-de-gene-mucellid-olurdum.html

Fatma Toksoy konuştu

Güncelleme Tarihi: 01 Kasım 2018, 12:17
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
malik muzaffer lunkaya
malik muzaffer lunkaya - 3 yıl Önce

evet belki İslam hocamız gibi devlet sektörlerinde ve onların imkanlarıyla ciltçilikte sanatını resmi prosödürlerle bilimle icra etmese bile ;Babam 1946 veya 47 yılları arasında matbaayla tanışıp çocukluğundan itibaren ciltçilikle uğreşmış ve 18-19 yaşılarında istanbulda mücellit ...zade(tam ismini yarın öğrenirim) tarafından eğitimini tamamlayıp bir nevi icazet alarak döndüğü adana da birçok ustayı sektöre dahil etmiş ve hala birlikte nacizane dükkanımızda cilt yapıyoruz. Bababm77 yaşndadır

malik muzaffer lunkaya
malik muzaffer lunkaya - 3 yıl Önce

bir önceki yorumum cilt sanatı üstadı İslam Seçen ile roportaj içindi (07/05/2015) Babamı matbaa camiası adana da Mücellit Fikri olarak tanırlar eskiler deli fikri de derlerdi :) İnşaAllah birgün babam ölmeden onun içinde sanatıyla ilgili bir roportaj nasip olur... bu ustaları belli zaman sonra sektörde çok arayacağız.... Allah hepsine uzun ömür versin...

banner8

banner19

banner20