Cezaevinde yazıldı

'Sanat sanat içindir' düşünüşünden uzaktayım. Kuru edebiyatçıların çırpınışlarını izleyerek bir ömür dipsiz bir kuyuda yuvarlanmak istemiyorum.

Cezaevinde yazıldı

Ahmet Nacar cezaevinde yazdığı şiirleri kitaplaştırdı. Ahmet Nacar ile konuştuk. Ahmet Nacar çok değişik şeyler anlattı bizlere.

 

Öncelikle sizi, kendi kurduğunuz cümlelerle tanıyalım... Kimdir Ahmet Nacar?

Allah’a hamd olsun. Allah Rasul’üne salat ve selam, O’nun yolunun müdavimlerine muhabbet ve hürmetlerimle…

1968 Kahramanmaraş doğumlu, evli ve altı çocuk babası; gözü  kulağı açık, zihni diri, eli ayağı sağlam, neşe ve hüzün konusunda düşünebilen, maziyi, hali ve istikbali yorumlayabilen, teslimiyet ve tevekkül konusunda kanaatkar, kültüre, çevreye, topluma ve bilgiye karşı sorumlu, ahlak, adalet, hak ve özgürlük yanlısı bir insanım. Ahlak ve adalet üzerine bina edeceğimiz “İslam Medeniyeti”nin temellerine harç ve taş taşıma telaşındayım.

 

Ahmet NacarYazmaya nasıl başladınız? Bizimle paylaşacağınız manidar bir hikayesi vardır umarım.

Kulağım rahmetli babaannemin kardeşi Tahsin Bey için döktürdüğü  mısralarla tanıştığımda bu havadan soluklanmaya başladım. Dayım Tahsin’i bir kış günü çığ almış. Büyükannem onu çok severmiş, onun arkasından bir çok beyitler, kıtalar söylemiş. Bende ilk tohumlanmayı o kıtalar yaptı. Babaannemin şiirine nazireler yazarak kendimi yoklamaya başladım. Babaannemin bir dörtlüğü;

     “Ak poşuyu ak alnına bürüdü

     Ak pınardan ak dereye yürüdü

     Obamızda Tahsin Bey’im bir idi

     O da gitti geri dönmez bilirim”

 

Yazmak kimilerine göre doğuştan gelen bir yetenek, kimilerine göre sonradan kazanılan… liste uzayabilir. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz bu durumu?

Bu sorunun cevabını bize “ikram edilen kitap”ta geçen bir ayeti kerimeyi açıklayabilirim; Rabbimiz, “Allah sizi annelerinizin karnından hiçbir şey bilmez bir halde çıkarmıştır. Size kulak, göz ve gönüller (kalb) vermiştir. Umulur ki şükredersiniz.” Bu ayetin derinliklerinde sayfalar doldurulabilecek bilgiler mevcuttur. Ama birkaç cümleyle meselenin özüne temas etmemiz kafidir. İlk aşamada cehalet içerisinde dünya bahçesine bırakılıyoruz. Üzerinde herhangi bir işlem yapılmamış hafıza kartı gibi tertemiz sayfalar gibi arı, duru ve safız. İkinci aşamada kulak, göz ve gönlümüz çerçevesinde cehaletten biliş ve bilince geçiş var. Fıtri yapımızda hangi yöne meyyal olduğumuz genlerimize işlenmiştir. Bu genlerde program, çevreyle hemhal olduğunda tarlaya atılan bir tohum gibi filizlenip yeşeriyor ve büyüyor. İnsanlar akıl yönünden, aklı kullanma yönünden; görme, duyma, algılama(idrak), anlatma ve gözlemleme yönünden birbirinden farklıdırlar. Bu farklılıklarını hayata yansıttıklarında; kiminin yönetici, kiminin asker, kiminin yazar, şair, düşünür, kiminin mimar, mühendis, doktor, kiminin eğitimci kimlik ve kişiliğinde olduklarını görüyoruz. İnsandaki yetenek bir şeylere ilgi duymakla ortaya çıkıyor. Ve peşinden gürbüzleşme dönemleri geliyor. Okul, eğitim süreci, özel eğitim seansları, çevrenin etkisi ve eğitimcinin yönlendirmeleri yetenek kazanma ve yeteneği kullanma hususlarında etkili oluyor. Bir düşünür “şair olunmaz, şair doğulur” diyor. Katılabilirim de katılmayabilirim de, değişecek bir durum yok. Ama şunu biliyorum “edebiyat dünyası”nın içinde olup da, eline kalem almayan bir yığın insan var. Konuştuğunda bir yazardan çok daha ileri safhada özgün şeyler söyleyebiliyor, bir şairin şiirinin fazlalıklarını, eksikliklerini fevkalade tespit edebiliyor ama yazmıyor, yazmaya yanaşmıyor.

 

Yaşanılan şehirle de bir ilgisi var mı? Zira “şairler diyarı” diye anılan bir şehirde doğup büyüdünüz ve yaşıyorsunuz.

Kahramanmaraş hem coğrafi konumu itibariyle hem de kültürel yapısı itibariyle bir çok farklılıkları taşıyan bir şehir. Özellikle “Kurtuluş Savaşı”yla başlayan süreçte Maraşlı yoğun bir tarih yaşamıştır. Üstad Necip Fazıl’ın baba tarafından Maraşlı olması hasebiyle, şehrimizde eline kalem alan bir çok insan kendine güven konusunda Üstad’ı benimseyerek yetkinliklerine ulaşmışlardır. “Büyük Doğu Mecmua”ları ve “fikri sistemi” bu hususta bir okul, bir eğitim yuvası görevini üstlenmiştir. “Büyük Doğu” kuru bir edebiyat söyleminden ziyade yeni bir medeniyetin nasıl olması gerektiğini izah eden, geriye ve ileriye hamleler yaparak durgunlaşan hafızamızı canlandırmaya yönelik hikmet ve tefekkür konularını işleyen canlı bir oluşumdur. “Ateş olmayan yerden duman çıkar” mı, küp içindekini sızdırıyor; Ahir Dağı, engin ovaları temaşa ediyor. Maraşlı sahtecilikten, bayağılıktan, nemelazımcılıktan, firardan, sıvışıp uzaklaşmaktan ısrarla kaçınan insandır. Bu yüzden bağrında kendini ve davasını müdafaa edecek insanları yetiştirmekten usanmıyor, vazgeçmiyor ve tırsmıyor.

Şairliğimin yaşadığım şehirle ilgisi var, hem de kuvvetli bir ilgisi var. Bunu hiçbir zaman göz önünden uzaklaştıramam.

 

Kitabınız yayımlanana kadar "yazı hayatı”nın neresindeydiniz? Ve yayınlandıktan sonra…

Okul yıllarımda günlük tutuyordum. Özel günleri de anlatan şiirler yazıyordum. Bayrak, vatan, din, kahramanlık konularını işliyordum. Yazılar yazıyordum. Bir ara “Ömer Seyfettin”den mülhem hikayeler yazdım. Askerlik görevini ifa ettiğim yıllarda aşk şiirleriyle hemhal oldum. Bu yönüm farklılaşarak ve temellenerek devam ediyor. Aşkı hem uhrevi hem de dünyevi boyutlarıyla irdelemekten vazgeçmeyeceğim. Bu noktada bir “kul” olarak yaratıldığımın bilincinde olmak da ayrı bir sürur veriyor bana. Şiir yazıyorum ama şair miyim bu konuda henüz bir sonuç üzerinde karar kılmadım. Nesir yazmakta zorlanıyorum. Zorlandığım nokta, farklı olsun isteğimdendir. Cumhuriyet döneminde “şair ve yazar” diye takdim edilen “resmi ideoloji” sözcüleri gibi olmak ve kısmi kalmak istemiyorum. Köklerimize ulaşmak, köklerimizle kucaklaşmak, köklerimizle beslenmek ve köklerimizi temsil etmek istiyorum. Üstad Fuzuli “ilimsiz şiir temelsiz duvar gibidir” diyor. Bizim işimiz kuru bir edebiyat kaygısı değildir. Necip Fazıl “anladım işi, sanat Allah’ı aramakmış/ Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış” diyor. Sanat ve sanatçının konumu burada portreleşiyor, tabi anlayana, anladığını tatbik edene, tatbik ederken mesrur olana bağlı, vecd aleminden yıldızlar devşirmeye bağlı.

2004’te yayımlanan şiir kitabımda cezaevinde yazdığım şiirlerim mevcut. Önceki şiirlerimin büyük kısmı kayboldu. İzlerine rastlayamadım. Ama yine de bir kitaplık kadarını toplayabildim. Hatırlayabildiklerimi yeniden yazıyorum. Daha yeni şiirler var. Edebiyat dünyasını dergi, gazete ve medya yoluyla takibe çalışıyorum. Oldukça yoğun bir ürün çıkarma işi var. Takipte zorlanıyorum. Bunca eser arasında hakikaten kıymet ifade edenleri ayıklamak çok zor. Zamanımı boşuna sarf etmek istemiyorum. Çünkü zaman geçiyor ve biz sürünmekten emeklemeye geçemedik. Dünya, coğrafyamız üzerinde akıl almaz planlar uyguluyor. Bu arenada kendimizi bulmamız ve kendimizce harekete geçmemiz zorlaşıyor. Kafa ve kalıplarımızı Batı’nın tasallut ve tacizlerinden koruyabilir miyiz, bilmiyorum. Yeni bir harf ve dil inkilabına ihtiyacımız var. Mevcud bizi idare ve ifade etmiyor, güdük kalıyoruz, çapımız oluşmuyor, bağ ve bağlantılarımız cılız ve kopuk. Batı referanslı hamlelerin tuzağında kendimizden kopuyoruz. Romancıların, hikaye ve öykü yazarlarının kaç tanesi birinci elden klasiklerimizi tarayabiliyor, onları çağımıza taşıyabiliyor. Mesela “Evliya Çelebi Seyahatnamesi”nde öyle şahane tasvir ve tev’iller var ki, Batı klasiklerinde bunun bir benzerine rastlayamazsınız. Tanzimat Dönemi edebi oluşumlarda dilin işlevini ve zenginliğini görüyor ve halimize esefle bakıyoruz. Vay be, nerden nereye?!

 

Ahmet Nacar, Mazgalın ArdındanKitaba dönelim: iki bölümden oluşuyor; birinci bölüm Tel Örgüler ve Türküler, ikinci bölüm ise Beni Hasretin Büyütür. Tel Örgü, Türkü, Hasret ve Büyümek… Diğer bir tabirle “hayat devam ediyor”… Biraz açar mısınız bu başlıkları?

Tel Örgüler ve Türküler… Bu kısım türkü tadında, gurbet, sıla, hasret, vuslat, derin sevgi ve bu gibi içi yüklü kelimeler. Türküler kendimizdir. Her nakaratta, her mısraında kendimizin bir yanını görürüz. Kendimiz bazen ağlar durumda, bazen bir tebessüm içinde, bazen gurbetin yapraklarıyla oynaşıyor; vuslat haberleriyle pürneşe daldan dala konuyor. Tel örgüler özgürlüklere çevrilmiş namlular gibidir. Demir kapılar, denizleri dahi kelepçeleyerek bir köşeye sıkıştırma azmindedir. Daracık pencereler, daracık odalar, bir boru içinden gökyüzüne bakmak… hepsi orada, tel örgüler ardında… durum böyleyken “türkü” damarımız kabarmayacak mı, sevgilimizin hayalleriyle avunmayacak mıyız? Nezarethanelerde, mahkeme salonlarında, koridorlarda, ringlerde elleri zincirli bir şekilde sürüklenmeler, asker ve gardiyanların dik bakışları altında olacaksın da türküsüz kalacaksın: olmaz, olamaz; tel örgüler varsa türküler de var!

 “Beni hasretin büyütür”

Babamız, atamız Adem(a.s.)ın yeryüzüne indirilişiyle hasreti kuşandık. Hasrete alıştık, hasret alın yazımız oldu. Demir kapılar ardına kıstırılışımız, beton kutularda tutuluşumuz bir hasretin ifadesi değil miydi? Bu hasret, kollarında, avucunda bizi büyütmüyor mu? Biz bu hasretin çocuğu değil miyiz? Üstad Fuzuli bir beyitinde: “Işk derdiyle hoşem, el çek ilacumdan tabib/ Kılma derman kim helakum zehri dermanundadır.” diyor. Hasret acı verir gibi, hasret hamurunu yoğuruyor gibi, hasret yeniden yeniden başa dönüp tatlı heyecanlarla başlamak gibi. Sonunu düşünmeden uçurumlara savrulmak gibi, hasreti olmayan şair, hasreti anlatmayan şiir var mı… Anlam, derinlik, vukfiyet dediğimizde dimağlarımızdaki çizgilerin nasıl titreştiğini hissediyorum; işte bu titreşimler sayfalarda gördüğümüz harflerle, hecelerle, kelimelerle terkiplerdir.

Türküler devam edecek, tel örgülerin, beton duvarların, öfkelerin inadına!!!

 

“Tebessüm ne gezer sarı duvarda

Nefrettir bu çile iman olmazsa”

dizelerinden de hareketle şiirlerinizin hemen hemen hepsinde içinde bulunduğunuz durumu dillendirirken; bu içinde bulunduğunuz durumdan da çıkarımlarınız var.

Şiir, şairin ta kendisidir. Eğer şairi şiirlerinde bulamıyorsanız o zaman ortada bir hokkabazlık var; bunu bulmak lazım… Baki der ki: “Zamane bizde cevher sezdiğiyçün dil-hıraş eyler/ Anunçün bağrımuz hündur maarif kanıyüz cana” Baki daha yirmibir yaşındayken kendini ispatlamıştır ve kendini “Zati” gibi bir üstada kabul ettirmiştir. Soruya dahil ettiğiniz kısma gelince; “tebessüm ne gezer sarı duvarda/nefrettir bu çile iman olmazsa” diyorum. Müslüman bir şahsiyet olarak dünya görüşümü, tafsilatlı bir şekilde köklerimizden azami derecede istifade ederek belirgin kılmak ve bu doğrultuda istikbale bir ırmak gibi akıp gitmek istiyorum. İçinde bulunduğum durumu sorgularken; “kuru aklın” hezeyanlarına kapılarak, amuda kalkmak istemiyorum. Dört duvar ve duvarların rengi insanı cezp edecek bir muhtevaya sahip değil… ve bir çile ve bir ızdırap ve bir pişmanlık…Lakin iman var ya iman, o zıtları törpülüyor, o zıtları avuçları içinde ufalayarak kül ediyor. Nefreti, ezilmişliği ve zahmeti istikbal umuduyla sevgiye, silkinişe ve meşruiyete çeviriyor. “Mazgalın Ardından” adlı eserimdeki şiirlerin hemen hemen hepsinin bir yazılış hikayeleri vardır. İnşallah bir baskı daha yaptırma şansımız olursa, bu hikayeleri de kitabın sonuna eklemeyi düşünüyorum. Mustafa İslamoğlu “Divan” adlı şiir kitabında bu usulü uygulamış, çok güzel olmuş. “Hümeyra”nın çığlıkları hala kulağımda örneğin. Şiir ve devamında hikayesi birbirini tamamlıyor. Necip Fazıl’ın “Bir alem ki gökler boru içinde/…” mısraını havalandırmada volta atarken okumak gibi…

 

Mazgalın Ardından adlı şiir kitabınızdaki şiirlerin hepsi cezaevinde mi yazıldı? Dışarıda yazmayla aranız nasıl?

“Mazgalın Ardından” adlı kitabımdaki şiirleri Malatya Cezaevinde'yken yazmıştım. Bir yıldan fazla da Kahramanmaraş  Cezaevi'nde kaldım, orada yazdığım şiirler de bir kitap muhteviyatında. Üzerinde çalışıyorum. Çalışmam bittikten sonra yayınlamayı düşünüyorum.  Şimdilerde nesir tarzında kaleme aldığım, bazı edebi deneme türlerinde yazılarım var. Onları da “Öksüz Kafile” isimli bir dosyada topluyorum.

   

Şu an okuduğunuz, takip ettiğiniz dergi, yazar… Deyim yerindeyse “edebiyat dünyası”yla bağlarınız nasıl? Ya da n’oluyor sizce sizi ilgilendiren, bizi ilgilendirmesi gereken?

“Sanat sanat içindir” düşünüşünden uzaktayım. Kuru edebiyatçıların çırpınışlarını izleyerek bir ömür dipsiz bir kuyuda yuvarlanmak istemiyorum. Coğrafyamızda ciddi bir “dil meselesi” var. Bu konuda akademik çapta maalesef dişe dokunur bir çalışma söz konusu değil. Mevcud alfabe düşünce dünyamızı kurabilmemize imkan vermiyor. Uydurukça almış başını gitmiş. Köklerimizden hızla uzaklaşıyoruz. Otuz yıl önce yazılanları anlamak için sözlük kullanıyorum. Elli yıl geriye uzandığımızda cehaletimiz katmerleşiyor. Şuandaki mevcudu sorgulamadan bağ ve bağlantılarımızdan söz etmemiz bir işe yaramayacaktır. Gerek İstanbul gerekse Anadolu dergilerinde kıpırdanışlar var. Özgün fedakarlıklarla genç kalemlere zemin hazırlanıyor, imkan sunuluyor; ama dediğim gibi dil probleminin üzerine yoğunlaşmak lazım.

Osmanlıca bir medeniyet diliydi, bir dünya diliydi; yazık ettik. Kendi ellerimizle kendi kafamızı kopardık. Kendi ellerimizle kendi mutfağımızı yangına verdik. Üç kıtanın zenginliğini hoyratça berhava ettik. Ve güdük aydıncıkların Türkçe’yi yabancı unsurlardan arındırma hamleleri karşısında tökezledik ve düştük.

Edebiyat dünyasıyla ancak kitap ve dergiler yoluyla irtibat sağlayabiliyorum. Şuan yolculuk yapacak durumum yok. Ama aklımdan bir İstanbul, bir Kayseri, bir Samsun turları yapmak geçmiyor değil. Yayınlanan kitabım üzerine görüşmeler için İstanbul’da bazı dostlarım arayıp davet ettiler ama şuana kadar bu davetlere katılma girişimim olmadı. Edebiyat dergilerinden “Yolcu Dergisi”ni takip ediyorum. Özel ekleri ve söyleşileri yerine oturuyor. Dergah ve Fayrap özellikle… Fikri dergilerden “Özgün İrade”, “Vuslat”, “Altınoluk” ve “Umran” dergilerini takip ediyorum. Yazar olarak da Ali ÇANKIRILI, Mustafa MİYASOĞLU ve Ramazan KAYAN’ın kitaplarını inceliyorum.

“Anadolu Dergiciliği”ni önemsiyorum. İstanbul’un ayağı Anadolu’dur. Anadolu düşerse İstanbul çöker. Köklerimiz kaynaklarımızdır, kaynaklarımızı berhava etmeyelim, etmeye çalışanları mütevazi tavırlarla azarlayalım.

 

Son olarak bize ve okuyucularımıza edebiyatla ilgili ne söylersiniz?

Allah’ın kitabı yanında bizim uğraşılarımız  “müsvedde” hükmündedir. Bu bilinç ve istikamette kendi konumunuzu bilerek en iyisine ulaşma azmiyle yolunuza devam edin.

Biz dünya bahçesine hoplamak, zıplamak, aksırmak, tıksırmak, ağlayıp sızlamak, feryadı figanla bağırıp çağırmak için gönderilmedik; bize Rabbimiz “eşrefi mahlukat” dedi, kıymetimizi bilelim. Eğer bize yüklenilen görevin ciddiyetine vakıf olursak; yaşadığımız süre içerisinde yapacağımız hiçbir şey yoktur! Yeter ki O’nun istediği gibi metin olalım, bilgiyle bilinçle donanalım. Eşyayı yerinde ve zamanında kullanmasını bilelim. Dini duygulardan hak ve adaletten soyutlanmış bir edebi çizgide karar kılmak pek itibar edilecek tercih değildir. Çünkü ölümlü dünya. Öldükten sonra  “Büyük Huzur”da herkes dünyada yapıp ettiklerinden tek tek sorguya çekilecektir. Hesabını verebileceğimiz şeyler yazalım, söyleyelim, yoksa kurtuluş diye bir sevinci yaşamayabiliriz. Es Selamun aleyküm ve rahmetullah.

 

Zeynep  Pekuz konuştu

Güncelleme Tarihi: 05 Aralık 2009, 08:38
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Eyüp CÜLFÜK
Eyüp CÜLFÜK - 9 yıl Önce

Duruşu kararlı, adımları sert ve inançlı şair ahmet abim; nice genç beyinlere ulaşması temennisi ile kitabın hayırlı olsun. Söyleşi çok güzel olmuş hitabet gücü bu kadar kuvvetli olan birisi için şiir dışındaki türlerde yazmakta çok zor olmasa gerek. Başarılar diliyorum. saygılar sevgiler Yüksekovadan şair ruhlu kent Maraşa.

adı saklı
adı saklı - 9 yıl Önce

ahmet abi sahabe dergisini çıkaranlardandı. yazı serüveninden bahsederken sahabe dergisinin adını niye anmamış acaba?

Orhan Çam
Orhan Çam - 9 yıl Önce

Ahmet Nacar kardeşime söyleşi için teşekkür ediyorum. Rumuz Adı Saklının sorusunun cevabını bende merak ettim doğrusu.

ahmet nacar
ahmet nacar - 9 yıl Önce

sahabe dergisi emektarlarından ve dostlarından af ve özür diliyorum.söyleşide es geçmemin geçerli bir sebebi yok.sahabe dergisini başka bir oturumda bir kaç arkadaşla konuşmayı düşünüyorum .inşaallah orada telafi ederiz.

ferhat özbadem
ferhat özbadem - 9 yıl Önce

selam ve hürmet ile. ahmet nacar kardeşimin kitabını baştan sona okumuş olmanın verdiği bir rahatlık ile kendisini tebrik ediyorum. ''öksüz kafile''yi de kitap halinde görmeyi talep/ümid ediyoruz. Bu vesile ile dünya bizim'e ailesine de teşekkürler. ahmet nacar'a ve güzel insan orhan çam'a selamlar saygılar hürmetler. özgün irade dergisinden ferhat özbadem.

banner19