Cemile Sümeyra'ya: Yokluğunun Takviminde Düşülmüş Notlar

''Çok ince ve çok derin bir çocuk Cemile. Çok da kırılgan. Yüzüne baksam dokunuyor bana. Merhamet yumağı gibi sanki.'' Hatice Ebrar Akbulut; yayınlanmış üç inceleme kitabı ve yayınlanmamış bir inceleme ve öykü kitabıyla Cemile Sümeyra’yı onunla yolu kesişenlere; Mustafa Şahin'e, Yunus Develi'ye, Betül Şimşek Öztürk'e, Hasan Hüseyin Çağıran'a, Feyza Dursun'a ve diğer dostlarına, komşularına sordu.

Cemile Sümeyra'ya: Yokluğunun Takviminde Düşülmüş Notlar

Aynı şeyin peşinde, izinde ve içinde olanlar, sevinçte ve kederde ortaklığı bulunanlar birbirlerinin kardeşidir. Dostluk gemisini, böyle bir ilişki içerisindekiler yürütebilir. Onlar için tanışıklık, yüz yüze gelmekten daha evvel bir şeydir. Örneğin, bir proje/konsept dâhilinde birtakım yazarlardan, bazı sanatçıların görsel yapıtlarını incelemeleri ve yorumlamaları istenir. Peter Waterhouse’a yüz yüze tanışmadığı Julius Koller’in fotoğrafları düşer. Ne ki bu projeye başlanıldığında, Koller’in aniden gelen ölüm haberiyle Waterhouse sarsılır. Bundan sonra Koller’i fiziksel olarak tanıma olanağı ortadan kalkar. Fakat içinde, Koller’e ulaşma ve onu tanıma isteği uyanır. Bu iş, bir anda, bütün işlerden daha önemli hâle gelir ve bambaşka bir anlam kazanır. Koller’in vedası, yeni bir dostluğun başlangıcıdır. Waterhouse, Koller’in geride bıraktığı eserleri aracılığıyla onu tanımaya, onun dünyasına girmeye çalışır. Sanatçı kişiliği ve kimliği üzerine kafa yorar. Böylece Başka İnsanlarisimli bir eser ortaya çıkarır.

Roman ve eleştiri yazılarıyla bilinen Philippe Sollers, Roland Barthes’la uzun yıllar mektuplaşır. Onun yazarlık tecrübelerinden beslenir. Bir gün, hayranlık duyduğu ve çok sevdiği Barthes vefat edince derin bir sessizliğe gömülür. Barthes gitmiş olsa bile Sollers’e büyük bir dostluk bırakır. Sollers artık bu dostluğa, can arkadaşı Barthes’in geride bıraktığı eserleri ve mektuplarıyla tutunur. Arkadaşı hakkında en güzel portre yazılarını yazar ve en güzel bilgileri verir. Sonunda, dört deneme yazısı ve mektuplardan oluşan Roland Barthes’ın Dostluğu kitabı ortaya çıkar.

Werner Herzog, Lotte Eisner’ın hasta yatağında olduğunu duyunca, onca yolu yürüyerek gider. Eğer böyle yaparsa arkadaşının ölmeyeceğine inanır. Ve Herzog şanslıdır, dağ bayır aşarak arkadaşının evine vardığında, onu yatağında kendisini bekler hâlde bulur. Yol boyunca izlenimlerini, duygularını ve tanıklıklarını Buzda Yürüyüş adıyla kitaplaştırır.

Cemile Sümeyra’ya ‘yakınlık’

Cemile Sümeyra üzerine düşünürken ve yazdıklarıyla haşır neşir olurken zihnimden geçen bunlardı. Bu üç örnek içerisinde sanırım, benim durumum, yüz yüze tanımadığı bir sanatçının eserlerini keşfe çıkan Waterhouse’a benziyor daha çok. Çünkü 28 Nisan 2017 sabahı, İstanbul’da, çok farklı hayaller kurarken ve bu hayalleri Hüseyin Su ile paylaşacakken, Cemile Sümeyra‘ya Dünya Bizim’de yayınlanmak üzere bir söyleşi teklifinde bulunacakken, aniden gelen bir haberle onu yüz yüze tanımayan biri olarak vefatından etkilendim. Kendisiyle öykü üzerine çalışmalarından dolayı konuşmak istediğim Cemile Sümeyra’yı hiç görmemiştim ve artık hiç göremeyecektim de…

İnsan, başka insanlara gönlünden köprüler kurar ve buna ‘yakınlık’ der. 28 Nisan’da onu görmemek üzere İstanbul’dan Konya’ya yola çıktığım gün, ona yakınlık hissettiğimi duyduğum gündü aynı zamanda. Bu yakınlığı en yoğun hissettiğim günse, 24 Mart 2018 günü kabri başında geçirdiğim bir buçuk saatlik bir zaman dilimiydi.

Bu yüzden Cemile Sümeyra’nın evine, evinin odalarına, yemek yaptığı mutfağa, komşularına, öğrencilerine, “Bu dünyada bana, kendileriyle yeni güzellikler bahşedilen” diye hitap ettiği oğlu Aziz Taha’ya ve kızı Elif Neva’ya Cemile Sümeyra’dan bir şeyler bulmak ve görmek umuduyla baktım. Bu, bir kadın yazara duyduğum tecessüstü. Cemile’siz ama lebalep Cemile’yle dolu olan bu eve, bu avluya ve bu yüzlere bakarken, onunla ilgili konuşanlara kulak misafiri olurken, Cemile’ye dair zihnimdeki parçaları birleştirmeye çalıştım.

İnsan canlısı ve çalışkan bir kadın

Aklıma ilk gelen, “Sevaplar Gibi” öyküsüydü. Bir öğrenci velisinin gözünden Cemile Öğretmen’in portresiydi çizilen. Hemen arkasındaki öykü “Yağmurlar Gibi”de de Cemile öğretmen konuşuyor, şu sözlerle bir insan olarak kendisiyle hesaplaşıyordu: “Bahsettiği ben miydim gerçekten. Etrafına faydalı olan, sadece kendi hayatının duvarlarını yükseltmekten kaçınan, kendine kapanmayan biri miydim? Bütün hayatı, bütün yaşamayı kendi dar çevresi ve bir-iki arkadaşının dışında herkese ve her şeye kapatan birisi olmak istemeyen.” (Köksal Alver, Çevgen, İz Y. s. 102) Gerçekten de kendisinden bahsedenler, tıpkı bu cümlelerdeki gibi onu tarif ediyor, insan canlısı ve çalışkan bir kadın olduğunu söylüyorlardı.Sonra 7 Kasım 2016 günü, Hüseyin Su’yla Kahramanmaraş’ta yüz yüze konuşurken Cemile’den bahsedişini düşündüm. “Cemile Sümeyra sizin kızınız değil mi,” dediğimde, “Evet, Cemile benim kızım. Bugünlerde Nuri Pakdil’i anlatacak öğrencilere, onun hazırlığı içerisinde,” diyor; dudağının kenarındaki tebessüm çizgisi belirginleşiyor ve gözlerinin içi gülüyordu.

Matematikte, ‘sağlama işlemi’yle bir problemin çözümü veya bir hesabın doğruluğu denetlenir. Bu sağlama işlemi, insan ilişkilerinde de geçerlidir ve işlevseldir. Buna göre, bir insan hakkında, başkalarının söyledikleri birbiriyle örtüşüyor, ortak düşünceler ve gerçeklere ulaşılıyorsa, o insanın, duruşu, tavrı ve hayat içerisinde üstlendiği rollerde ne denli samimi ve sahih olduğu kanısına varırız. Cemile Sümeyra üzerinden örneklendirelim şimdi: Ömer Lekesiz’in “Cemile Sümeyra, babası Hüseyin Su’yla susarak konuşabilen bir evlat” yorumunu, Cemile’nin yakınları ve arkadaş çevresi de aynı şekilde dillendirmektedir. Giyimine ve kuşamına özenli oluşu, vefası, sadakati, dostluğu, anneliği, komşuluğu, yardımseverliği, muhabbeti, hem sosyal ilişkilere önem vermesi hem yalnızlığı seçmesi gibi birçok hasleti de arkadaşlarının konuşmalarında yakaladığım ortak değerlendirmelerdir.

İnsanları birbirine yakınlaştıran tam olarak nedir?

İnsanları birbirine yakınlaştıran tam olarak nedir? Bu soru, bir insanın, tüm hayatının gizi olabilir, başka hayatların da… Meşhur ifadeyle ‘rûberû’ olmadığımız hâlde kendisini kendimize yakın bulduğumuz insanları niçin sever, sayarız? Olmadık zamanlarda neden aklımıza düşerler? Başımıza bir şey geldiğinde, bir şeyi izah etmekte zorlandığımızda, bir duyguyla baş edemediğimizde neden bu insanları merak eder, “O olsa ne derdi acaba” deriz. Hatta bazen başkalarının takdirine mazhar olsak bile sırf o fark etsin, o duysun, o görsün diye çabalar dururuz. İyi ama neden işte, neden böyle? Kesinlikle, karşılıksız sevmektendir. Eskilerin deyimiyle “garazsız ve ivazsız” sevmektendir. Yoksa bu insanların yüzü, kendisiyle tanışmadığımız hâlde bize neden dost gelsin? Sözleriyle gönüllerimiz neden mâmur olsun? Onların iyi haberleri bizi neden ihyâ etsin ve kötü haberleri neden acıtsın canımızı?

“Çok ince ve çok derin çocuk” Cemile Sümeyra’yı, onu tanıyanlara sorduk

Yayınlanmış üç inceleme kitabı ve yayınlanmamış bir inceleme ve öykü kitabıyla Cemile Sümeyra’yı onunla yolu kesişenlere sordum. Edebiyat ve sanat dünyasında yer edinmiş, eser bırakmış isimlere bir vefa olsun için portre, söyleşi ve soruşturma yazılarıyla bu isimleri andığı ve anımsattığından dolayı Dünya Bizim’e ve Cemile Sümeyra’nın bir yazar insan olarak portresini çizmemize vesile oldukları için bu yazıda ismi geçenlere teşekkür ederim. “Cemile için ne yapabilirim” diye benimle uzun telefon görüşmeleri yapan Mustafa Şahin’e, Yunus Develi’ye, Betül Şimşek Öztürk’e, Feyza Dursun’a ve Hasan Hüseyin Çağıran’a özellikle teşekkür ederim.

Bir edebiyatçı-yazar-öykücü olarak Cemile Sümeyra’ya dair bu yazıda söylenilen, anlatılan her söz çok kıymetli. Şu cümleler de burada yazılan ve anlatılan bütün sözlerin özüdür sanırım: “Çok ince ve çok derin bir çocuk Cemile. Çok da kırılgan. Yüzüne baksam dokunuyor bana. Merhamet yumağı gibi sanki.” (Hüseyin Su, Takvim Yırtıkları I, Şule Y., s. 280)

Portre denemesi olarak başladığımız bu yazının, soruşturma havasına bürünmesinin nedeni, onu yakından tanıyanlara sorarak bir portre ortaya çıkarma gayretinde olduğumuzdandır. Böylesi daha gerçek ve sağlam bilgiler edinmemize olanak sağlayacağı içindir. “Eş Olmak” başlıklı yazısında Köksal Alver’in portresini çizen Cemile Sümeyra, bu yazısının sonunu şu soruyla bağlar: “Hangi kelimeler akla gelir Köksal denildiğinde?”

Dünya Bizim’in arşivinde saklı kalacak olan bu yazı da “Hangi kelimeler akla gelir Cemile Sümeyra denildiğinde?” sorusunun içini doldurmayı amaçlamaktadır.

Mustafa Şahin (Yazar): “mince, mütevekkilâne bir teslimiyetle, şekvâsız şikâyetsiz bir hayat sürdü”

Cemile… İbrahim Ağabeyin ve İkbal Ablanın kızları, parmaklarındaki pırlanta yüzüğü. Komşuyduk Keçiören-Dutluk’ta. Birbirini kesen sokaklarda otururduk. Biz, o uzun düz sokaktaydık; onlar o kavisli sokakta. Aynı otobüs ve minibüsleri kullanırdık. Cemile’ye nadiren denk gelirdim. Her zaman iffet timsali, asil, suskun ve vakur bir prenses… Dünyaya rağbeti az olan ve Allah’ı hatırlatan biri. Az konuşuyor ve tek kelimeyi israf etmiyor. İbrahim Ağabeyi uzun zamandır tanıyorum ama Cemile’yi henüz tanıdığım zamanlar bir kez minibüste yan yana oturmuştuk. O, fakülteye gidiyordu. Gazi Üniversitesi’nde Edebiyat okuyormuş. ‘Edebiyat eğitimi, edebiyata mani’ diye hızlıca bir sohbet geliştirdim. Okulundan, edebiyat eğitiminden, hocalardan, beğendiği edebiyatçılardan konuştuk. Henüz bir ya da ikinci sınıf talebesiydi ama her sözünü öyle seçerek ve özenle söylüyordu ki, birikimine hayret ettim.

Esasen İbrahim Ağabeyi ve o duruşun gerisindeki dünyayı merak ediyor ve ona karşı kullanmak için çocuktan al haberi kabilinden bazı ipuçları edinmeyi düşünüyordum. Mum niye dibine ışık vermez ve çocuklar neden karanlıkta kalır diye ağabeylerimizin evlatlarıyla iletişimleri hakkında negatif bir önyargı da var kafamın gerisinde. Büyüklerimiz evlatlarıyla doğru iletişim kuramıyor ve sert çatışmalar yaşıyordu. Beklentim, onun da diğer gençler gibi babasına, muhitimize sert bir eleştiri getirmesiydi. Ancak tam tersi oldu. Cemile bir baba olarak da bir yazar olarak da babası İbrahim Çelik’e yani yazar Hüseyin Su’ya hayrandı. “İbrahim Ağabey nasıl bir insan,” "nasıl bir baba,” “nasıl bir yazar,” “öyküsünü nasıl buluyorsun" gibi sorular sormuştum da “mükemmel” demişti. Merakımı celbeden de buydu zaten. Niye mükemmel görünüyor, niye öyle? Bu minvalde, biraz eleştiri ve dedikodu için zorladım ama bir milim geri adım atmadığı gibi hayranlığını daha ileri vurgularla ifade etti. İbrahim Ağabeyin izini sürdüğünü, onun rüyası ve büyük ideali olduğunu ve bu hayranlığın esasen karşılıklı olduğunu da zamanla anladım, bildim.

Nikahına sevinçle gittiğimizi hatırlıyorum Cemile’nin ve Köksal’ın. Bir gün olsun evlerine misafir olmak nasip olmadı, olamadı. O daha dünkü çocuktu ve daha çok zaman vardı nasılsa! Hele önümüzdeki işler bitsin…

Ailece ziyaretlerimizde artık Cemile, Köksal kardeşimizin eşi, sevgili Aziz Taha’nın ve sevgili Elif Neva’nın annesiydi. Son seneler dergide bazen karşılaşır, bazen de eşi Köksal üzerinden selamlarımız gider gelirdi. Kendi Kalemini Kıranlar’ı tema olarak seçmesi ve tez yapması, içimi ezmişti. Söyleyemedim. Söyleyemedim… İbrahim Ağabeyin organize ettiği yazarlarla Paris seyahatinde, İbrahim Çelik’in bütün çizgileriyle Cemile’de cem olduğunu daha yakından ve doğrudan gördüm. İbrahim Ağabeye “Cemile nasıl” derdim; düğümlenir, yutkunur, durur ve nerdeyse hiçbir şey demezdi. Bir kez uyanırken “İnci Abla ve Mustafa Ağabey” demiş. Oğlum, ruhum göçtüğünde Cemile bize gelemedi. Gelemezdi. Ne garip şey. Kader bizi bir potaya koymuştu. Bana Akif Emre haber verdi Cemile’nin de çeyiz sandığını alıp gittiğini. Bir gün sonra Konya’da Akif Ağabeyle Cemile’yi de Allah’a uğurlarken uzun uzun sustuk kaldık. Az sonra Akif Ağabeyimiz de gitti. Eşim İnci ile çok kereler Cemile’ye gitmeyi konuştuk ama muvaffak olamadık. Bir gün ziyaret ederiz diye düşünürdük ki, o gün gelmedi. Olmadı, olamadı. Cemile mümince, mütevekkilâne bir teslimiyetle, şekvâsız şikâyetsiz bir hayat sürdü. İki pırlanta evladı ve şimdilik dört kitabı var. Kitapları o gittikten sonra yayınlanıyor. Allahımız ne muradı varsa cennetinde versin. Gül yüzlü çocuklarının bahtı açık olsun…

Yunus Develi (Öykücü-Yazar): “‘Ba’de harabul Basra’ değil mi Cemile”

16 Mart 2012 Cuma günü, Şanzelize’de bir akşam vaktiydi. Şanzelize caddesinde bir süre yürüdükten sonra bir yere oturup çay içtik. Hüseyin Su, İbrahim Demirci, Köksal Alver ve bize rehberlik eden Ahmet Oğur’la birlikte. İnsan buralarda en çok çayı özlüyor. Ama yazık ki, o demlenmiş çayı, o burcu burcu kokuyu bulmak mümkün değil. Bitki çayı kesmiyor, üstelik bir de kocaman plastik bir bardakta gelmişse…

Çaylarımızı içtikten sonra, cadde üzerinde bir binanın dördüncü katına çıktık. Ahmet Oğur, bir sivil toplum kuruluşunun başkanı olduğu için, yeni bir büro tutmuş. Orayı görmemizi istedi. Genişçe bir daire burası ama yeni tutulduğu için henüz tefriş edilmemiş. Balkona çıkıp Şanzelize’nin akşam telaşını izledik bir süre. Paris’te kadınlar müthiş sigara içiyor...

Tam çıkmak üzere kapıya yönelmiştik ki, Hüseyin Su burada Nuri Pakdil’le ilgili birkaç anısını paylaştı. Ayakta dikilmiş vaziyette ve heyecanla onu dinledik:

“Geçen gün (8 Mart) sabah saatleriydi, aradı. Yenge hanıma söyle, Dünya Kadınlar Günü’nü kutluyorum dedi. O anda hanım yanımdaydı. Nuri abi böyle böyle diyor dedim. Hanım şaşırdı. Allah Allah, o da ne demek şimdi? Biz kadın mıymışız, sizin bir karınız mı varmış, diyerek bu şaşkınlığını ifade etti.”

O, tam bunu söyledikten sonra Cemile Sümeyra ile göz göze geldik. Ki o an onun bakışlarında yakalamak istediğim bir şey vardı. Tam da öyle oldu. Hafif tebessüm ederken yakaladım onu. ‘Ba’de harabul Basra’ değil mi Cemile dedim. Evet, dedi gülümseyerek ve ekledi: Tam da öyle

Biz, Cemile ile bu çok uzaklara giden ve çok şey ifade eden küçük bakışmayı yaşarken, Hüseyin Su konuşmasına devam ediyordu…

Betül Şimşek Öztürk (Konya İl Müftü Yardımcısı): “Her perşembe, yalnızca ikimiz, tefsir dersleri yapıyorduk”

Cemile Sümeyra, her yaştan insanla bağ kurabilen biriydi. Yaşıtlarıyla, kendisinden büyüklerle ve çocuklarla iyi anlaşırdı. Sevdikleriyle kendisini yıpratacak derecede ilgilenir, başkalarının acısını ve sevincini sonuna kadar yaşardı. Komşulardan birinin oğlu vefat ettiğinde, kendi evlâdını yitirmiş gibi üzülmüş, ağlamıştı. İlişki kurduğu her insanda iz bırakmıştır kesinlikle. Mesela vefatından sonraki pazartesi, işe gitmek üzere yola çıktım. Araç kullanmadığım için taksi durağına uğradım ve bir taksiye bindim. Şoförün yüzünü hatırlayıverdim. Daha önce bu taksiye Cemile’yle binmiştim ve “Bir işin olursa hep bu taksiye bin, benim taksicimle git” demişti. Şoför bey beni hatırladı ve gözleri doldu. “Cemile Hanım’ı çocuklarla sinemaya götürürdüm. O, yalnızca çocuklarına anne değildi, mahallemizin çocuklarının da annesiydi” dedi.

Evi bütün çocuklara açıktı. Ne zaman Cemile’nin yanına gitsem, Aziz’in arkadaşlarından birisi evde olurdu. Çocuklardan hiçbir şeyi sakınmazdı. Köksal Bey’le bütün hazırlıkları üstlenir, en güzel yemekleri yapar, her ramazan yalnızca çocuklara özel iftar düzenlerdi. Sayesinde, çocuk iftarları geleneksel bir hâle gelmişti mahallemizde. Köksal Bey’le öyle uyumlu bir çiftlerdi ki, bazen sitenin bahçesinde sırtlarını aynı ağaca verip kitap okurlardı. Komşusunun beş yaşındaki kızı Zehranur’a sesli hikâyeler okur, kızı Elif Nevâ’nın kitaplarından hediye ederdi. Aşina, ben ve Cemile, bir araya geldiğimizde, çocukluk zamanlarımızdan bahsederdik. Köyde geçirdiğim çocukluğumu, su dolu kuyulara ayaklarımı uzattığımı, papatya topladığımı anlatırdım. Cemile çocukluğunu anlatmaya başlayınca bir imrenmedir alırdı beni. “Benim çocukluğum kitaplıkları karıştırmakla geçti. Dört yanı kitaplarla dolu babamın odasından çıkmak istemezdim. Babamın kitaplığı, arka arkaya kitap dizmek suretiyle çok geniş raflardan oluşuyordu. Herhangi bir kitabı yerinden aldığımızda, hemen fark ediyor, buradaki kitap nerde diye soruyordu. Babamın kütüphanesine olan ilgisine hayrandım. Bu kadar kitabın yerini hafızasında nasıl tutuyor diye çok şaşırırdım. Babam, kütüphanesine vakıf bir insan…” derdi. Aşina’nın çocukluk hikâyelerinden etkilenmişti. Civcivle alakalı bir öyküsü var Cemile’nin. İşte bu öykü Aşina’nın çocukluğunu anlatıyor. Aşina, civcivlere annelik yaptığından bahsetmişti. Burdan yola çıkarak bir öykü yazmış ve bize okumuştu. Cemile, böyle hassas ve duyarlı bir insandı.

Her evlât babasını çok sever ama Cemile’nin babasına ilgisi çok başkaydı. Babasından kitaplar alır, biter bitmez bir daha isterdi. “Hayatta beni üç şey çok etkilemiştir” dediğinde, “Nedir onlar” diye sormuştum. Aklımda ikisi kaldı sadece. “Babamın Kur’an okuyuşu, senin bizim evde namaz kılışın” demişti. Üçüncüsü de Nuri Pakdil’le ilgili bir şeydi, ne yazık ki hatırlayamıyorum.

Küçük bir bilgisayarı vardı. Her şeyini bu bilgisayara not eder, bir programa gideceği zaman bu bilgisayarla gider, yazılarını bu bilgisayarda yazardı. Ahmet Poçanoğlu hocamız, hepimize ödev vermişti. Bana da Nuri Pakdil’i anlatmak konulu bir ödev düşmüştü. Hiç düşünmeden “Hocam, benim bir arkadaşım Pakdil’i yakinen tanıyor. O anlatsa olmaz mı” diye teklif ettim. Böylece Cemile’ye haber verdim. Nasıl sevindi… Program günü geldiğinde çok güzel giyinmişti. Bütün notlarını derlemiş, toplamış ve metin hâline getirmiş, Selçuk Dinî Yüksek İhtisas Merkezi’nde bize anlatmıştı. Küçük bilgisayarı yine önündeydi. İhtiyaç duydukça oradan bakıyordu.

Cemile’yle daha çok kitap, edebiyat, çocuk ve din eksenli sohbetlerimiz olurdu. Edebiyatçı kimliği olsa bile her alanda okumalar yapmaya özen gösterirdi. Zaten yaşamında da çok yönlü bir insandı. 2016 yılının Ramazan ayında, Safvetu’t-Tefâsîr’i bitirmişti. Bir araya geldiğimizde, bu tefsirde nerde kalmışsa oradan konuşuyorduk. Her perşembe, yalnızca ikimiz, tefsir dersleri yapıyorduk. Yusuf sûresinden başlamıştık ilk derse. İlahiyatçı olan bendim ama Cemile de benden geri kalmaz, derinlemesine, felsefî ve sosyolojik noktalara değinirdi. Lisedeyken öğrencilerine okuttuğu Derviş ve Ölüm kitabını, birlikte tekrar okumuştuk. Alt tarafı bir arkadaşımla bu kitap üzerine konuşacağız dememiş, Derviş ve Ölüm üzerine bir metin yazmıştı. Müzakeremizi, bu metin üzerinden yapmıştık. Bu kitaptaki her karakteri tek tek değerlendirmişti: Molla Yusuf, gençliğin ve güzelliğin simgesi; Yusuf karakterinde evlilik ve çocukla imtihan olma hâli var gibi. Cemile’nin roman ve öykü üzerine incelemelerinde, psikolojik tahliller önemli bir yer tutar. Mesnevî hikâyeleri üzerinde çok durur, buradan psikolojik tahliller yapardı.

Cemile’nin apartman oturmalarına gitmesini eleştirirdim. Bunun yerine daha faydalı şeyler yapabileceğini söylerdim. “Bu şekilde sosyalleşme ihtiyacımı gideriyorum. Seninle de entelektüel tarafımı doyuruyorum” der ve gülümserdi. İnsanlardan kendini soyutlamayı sevmezdi. Kendine ait bir dünyası vardı ama başka insanlara da açıktı Cemile. Sevdiği insanı tam severdi. Kırmayan ama çok kırılan bir insandı. Bir başkasını incitmemek için çok mücadele ederdi.

Yazmak üzerine konuşurken, ismini hatırlayamadığım Fransız bir kadın yazardan bahsetmişti. Sakin ve huzurlu edasıyla “Hizmetçilerim olsun, sadece yazıyla uğraşayım diyorum ama gerçek hayat böyle değil, olamaz da” demişti. Yayın dünyasındaki kirli ilişkilere üzülür, bir yandan da bunlardan uzak durduğu için sevinirdi. Edebiyat ortamlarındaki vefasızlık, popüler kültür hegemonyası, çıkarcı ilişkiler üzerine düşüncelerini söylerken yayın dünyasına olan kırgınlığını hissederdim.

Cemile’yi son gördüğümde, üzerinde pembe bir gömlek vardı. Ne kadar da yakışmıştı… Vefatından bir hafta önce uzun uzun konuşmuştuk. “Hiç özüm kalmadı benim. Kendimi hiç iyi hissetmiyorum” demişti. Çok dokunmuştu bu sözleri… Son günlerinde tuz değerleri düşüyordu. Dinlenmesini söylüyordum. Israrla çalışıyordu. Evini baştan aşağı temizlemiş, yenilemiş, kitaplık yaptırmıştı. Her şey Allah’tan ama eğer ömrü vefa etseydi onunla yapacağımız şeyler vardı. Herman Hesse’nin kitaplarını okuyup müzakere edecektik. Sosyoloji öğrencileriyle okumalar yapacaktık. Seyahat plânları düşünüyorduk. Umreye ve hacca gitme niyetimiz vardı. İstanbul’a gitmeyi çok istiyorduk. Vefatına çok yakın bir zamanda “Mayıs ayında, babamın ‘Bir Hayat Bir Hikâye’ programına gidelim. Babama söylemeyelim ama. Sürpriz olsun. Hem babam İstanbul’u çok iyi bilir, bizi gezdirir,” demişti. Bunları söylerkenki heyecanı, sevinci gözlerimin önüne şimdi yeniden geliyor. Seyahate karşı farklı bir ilgisi vardı Cemile’nin. “Batıdaki seyahat anlayışının dikey, Doğudaki seyahat anlayışının yatay” olduğunu söyler, bunun üzerinde çok dururdu. Bir hayalimiz/plânımız da, doktora tezimin son okumasını Cemile’yle yapacak olmamızdı. Ama hepsi şimdi bende bir ukde olarak kaldı…

Mustafa Çağıran (Öğretmen):Öğrencileri üzerine titreyen bir hoca”

Cemile Sümeyra Hoca ile aynı lisede (Konya-Selçuklu Teknik ve Anadolu Lisesi) yaklaşık olarak beş yıl birlikte görev yaptık. Boş derslerinde, öğretmenler odasında değişik konularda, özellikle edebiyat ve şiir üzerine, konuşurduk.

Bir gün kendisine oğlumun şiire ilgisinden bahsedince “Hocam delikanlıyı tanımak isterim, müsait bir vakitte okula getirebilir misin?” dedi. Ertesi gün Hasan Hüseyin’i okula götürdüm. Cemile Hoca’nın o gün bir iki saat boş dersi varmış. Benim derse çıktığım o iki saat boyunca konuşmuşlar.

Bu “temas”ın etkileri Hasan Hüseyin’de kendini gösterdi. Bunun bilfiil şahidiyim.

“Cemile Sümeyra” deyince ne hatırlıyorum? Daima gülümseyen bir çehre ve olaylara bardağın dolu tarafından bakan biri… Öğrencileri üzerine titreyen bir hoca…

Bunlardan sonra söyleyebileceğim bir cümle var: Kendisini iyi bilirdik.

Hasan Hüseyin Çağıran (Öğrencisi-Şair): “Bazı soruların kendisi cevaptır. Sorularına sahip çık”

“Öğretmen Odası”nda iki saat

Babamın bıraktığı yerden devam edecek olursam…

Evvela Cemile Hoca, babam ve ben birlikte çay eşliğinde sohbet etmiştik. Babam beni kendisine –neler yapıp ettiğimden de bahsederek– takdim ederken Cemile Hoca bana bakarak, “Hocam bu yaşlarda problemli arkadaş ortamlarından uzak durmak, kitap okumak, yazma cehdi göstermek kendi başına değer ifade eder” karşılığını vermişti. 2007 veya 2008 olmalı… Yani 15 yaşındayım… Daha ağzımı açmadan duyduğum bu sözün beni gönendirdiğini hatırlıyorum.

Oku ama dağılma

Neler okuduğumu sorduğunda, o gün elimde dolaşan kitapların adını sıralayıvermiştim. Dağılmamanın, bir eksen belirleyerek okumanın önemli olduğunu belirterek fazla okumanın kendi başına ‘derinleşmek’ anlamına gelmeyeceği yönünde değerlendirmeler yapmıştı. Yoğun bir iştahla ve tür gözetmeksizin okumayan benim için önemli bir uyarıydı bu. Haliyle bunu sonra anladım.

Sorularına sahip çık

“Meselelerimi” ciddiye alan birini bulmanın heyecanıyla birtakım soruları peş peşe sormaya başlamıştım ki bana “acele etmemeliyiz” demişti. Hem insanoğlunun bütün sorularına cevap bulabilmesinin imkânsızlığına hem de böyle bir şeye ihtiyacımızın olmadığına işaret etmişti. O günden bana kalan bir cümledir: “Bazı soruların kendisi cevaptır. Sorularına sahip çık”.

Her hal ve şartta “cevap aramaya” azmetmiş biri olarak afallaşmıştım.

Pişman olmayacağımız bir “yer”

Tabii ki konu neler yazdığıma da geldi… Ben pürtelaş yayınlamanın imkânları üzerine konuşmaya başlayınca okumanın, yazmanın ve yayımlamanın kendi yatağında, vakitlice yapılmasının önemine ilişkin yorumlar yapmıştı. Birçok edebiyatçının aslında “erken” bile kabul edilemeyecek yaşlarda yazdıklarından dolayı ciddi pişmanlıklar yaşadığını belirterek “pişman olmayacağımız bir yeri gözetmek durumundayız” demişti.

O gün bana Hece’nin Karakoç ve Zarifoğluözel sayılarını vermişti. Karakoç üzerindeki vurgusu beni etkilemiş olmalı ki çıkıp ilk fırsatta babamla birlikte n Doğmadan’ı almıştık.

Cemile Hoca ile daha başka neler konuştuk? Hepsini hatırlıyor muyum? Hayır. Net olarak hatırladığım o zaman için “ilgilerim”e bir ciddiyet kazandırdığıdır.

Feyza Dursun (Arkadaşı): “Dost hitabı Cemile’ye ne kadar çok yakışıyor”

Aynı mahallenin, aynı sitenin insanlarıydık. Bir tramvay yolculuğunda tanışmıştık. İnsan hayatında, yol arkadaşlığının farklı bir yeri var. Belki de bu nedenle kader, bizi bir yolculukta bir araya getirdi. Cemile Sümeyra’nın edebiyat öğretmeni ve aynı zamanda yazar olması ilgimi çekmişti. Kitaplara ve okumaya olan ilgim, beni Cemile’ye daha çok yakınlaştırmıştı. Sohbet esnasında, babasının Hüseyin Su olduğunu öğrenmiştim. Otuz beş dakikalık tramvay yolculuğumuzun sohbet edebiyat ve kitaplar üzerinden devam etmişti. Vaktin nasıl geçtiğini anlamadan biten yolculuğumuz, dostluğumuzun ilk adımı olmuştu.

Zaman geçiyor ve yakınlığımız artıyordu. Her buluşmamızda bir ortak nokta daha keşfediyorduk. Bir dost, bir arkadaş olmanın dışında kardeştik ve yaralarımızı sarıyorduk, birbirimize yarenlik ediyorduk. Çok okuyan ve o kadar da tefekkür eden biriydi Cemile. Konuşmalarını mutlaka bir şiirle, edebî bir cümleyle taçlandırırdı. İsmet Özel’i, Sezai Karakoç’u, Nuri Pakdil’i çok duyardım kendisinden. Divan edebiyatının ırmağında, Fuzuli’nin bir şiiri ile başlayan, sonra Feridüddin Attar’ın cümlelerin ışığında biten nice sohbetlerimiz olmuştu. Yunus Emre’den bir dörtlük sıkıntılarımıza denk düşer ve ardından bir kitap tavsiyesi ile bir dahaki buluşmamız için sözleşirdik.

Cemile, anılarını yâd etmeyi sever ve uzun uzun yürüyüşler yapardı. Yaşadığı bütün sıkıntılara rağmen öylesine hayat doluydu ki… Planlarını hatırladıkça gerçekleştirir, yazılarını yazar, araştırmalarını yapardı. Bir şey hakkında derin düşünmeye özen gösterirdi. Bazen tam yerinde espriler yapar, gülmeyi severdi. Cemile Sümeyra, hem zihnini hem ellerini çalıştırırdı. Nasıl derseniz, okumaya ve yazmaya düşkün olduğu kadar, el işleriyle de uğraşırdı. Dantel, nakış, ahşap boyama… Bunların kendisini rahatlattığını söylerdi. Kızına emek emek ördüğü çeyizlerin yanında, çalışma notları olurdu. Yani okumak ve yazmak, diğer işlerini yapmasına engel olmazdı. İç içeydi hepsi. Bunların birbirlerini beslediğine inanırdı. “Yazar bencilliği” yoktu kendisinde. Arkadaşlarına, komşularına zaman ayırırdı. Kötü bir şey gördüğünde mutlaka uyarır; iyi şeylere teşvik eder, iyi şeyler gördüğünde de memnuniyetini ifade ederdi.

Çayı o kadar çok severdi ki, hep aynı bardaktan içerdi. Yazı yazacağı zaman yalnızlığı seçer, hatta birkaç gün eve kapanırdı. Bu yüzden, hep çay içtiği bardak, yazı ritüelinin en yakın şahididir. Kütüphanesindeki kitaplar, altı çizili satırlarla doludur. Sayfaların kenarına düşülmüş notları arada bir açıp okur, böylece o kitaba dair bilgilerini tazelerdi. Hatırlamak maksadıyla da küçük kâğıtlara aldığı notları, kitaplarının arasına koyardı. Masasının üzerinden küçük not kâğıtlarını eksik etmezdi. Yazma konusunda beni de çok teşvik etmiştir. “Açık ve sade yazmalısın. Bu, yazını anlaşılır hâle getirir, duygunu daha iyi ifade etmeni sağlar” tavsiyesinde bulunurdu sıklıkla. Bir gün, yine bu tavsiyede bulunduğu sırada, kitaplığından Ali Ural’ın Posta Kutusundaki Mızıka’yı elime almıştım. “Bak, mesela bu kitaptaki dil ve anlatım gibi” demişti. O sırada bazı yazar isimlerini sıralayıvermişti. Hatırladığım kadarıyla Alev Erkilet, Cihan Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu, Sibel Eraslan, Samiha Ayverdi, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil… Bu yazarları önemsediğini belirtmiş, bana da tavsiye etmişti. Nuri Pakdil’e farklı bir muhabbeti vardı. Nuri Pakdil’i sık sık anlatır, “Beni sürekli arar sorar, elinde büyüdüm” derdi.

Dost ola ki derdine derman ola ve dar gününde sığınağın ola demişler. Annemin aniden ölümüyle çok sarsılmıştım. Yaralarımı saran Cemile olmuştu.

Geçirdiğim bir rahatsızlık nedeni ile ameliyat olmam gerekiyordu. Ameliyat olacağımı Cemile’den saklamıştım. Ameliyat sonrası, narkozun etkisinden ayrılırken, başucumda hıçkıra hıçkıra birinin ağladığını gördüm. Can dostum… Bu sahne gitmiyor gözümün önünden. Benim için gözyaşı döküyordu. “Neden ağlıyorsun Cemile” dedim. “Gideceğinden korktum. Evlatların, annesiz kalırsa diye çok endişelendim” demişti.

Dost hitabı Cemile’ye ne kadar çok yakışıyor. Ayrım yapmadan, her insana, aynı mesafe ile yaklaşır ve karşılıksız kalbinde herkese yer ayırırdı. Bazen beni uyardığı olurdu: “Çok insan odaklısın. Biraz kendi içini dinle. Kendini önemse” derdi. Bu uyarıcı, aynı zamanda da müşfik dil, ona çok yakışırdı. Bir ihtiyacı olan varsa, avucunda kalan son parayı vermekten çekinmezdi. Ramazanda sitenin çocuklarına iftar verirdi. Her yaşta, herkesin gönlünde yer etmiştir.

Her bir araya gelişimizde, okuduğumuz kitaplar ve izlediğimiz filmler hakkında değerlendirmeler yapıyorduk. Yabancı sinemalara ilgi duyardı. Böylece yabancı dilini de geliştirirdi. Bana tavsiye ettiği ilk film Söğüt Ağacı’ydı. Bu film üzerinde konuşurken insanın elindekileri kaybedince kıymetini bildiğini, nankörlük ettiğini, bu filmden alınması gereken dersler olduğunu söylemişti. Kendi yazacağı kitapları ayrıntısıyla konuşmayı sevmezdi. Arada bir ipucu verirdi. İstişareye çok önem verir, eleştiriye her zaman açık olurdu. Kitaplarını herkesle paylaşmaz, hatta kütüphanesini sakınırdı. Bir gün kitaplığını düzeltmeye sadece beni çağırmış, “Sen kitaplara çok değer veriyorsun, bu yüzden seni çağırdım,” demişti. Babasının kendisine hediye ettiği kitapları özenle saklardı. Elinin altında olmasını istediği kitaplar için “Bu kitap benim için çok önemli. Şurada dursun” derdi. Kitaplığını kendi içerisinde bölümlere ayırırdı. Edebiyat, tarih, sosyoloji, felsefe gibi hepsini ayrıca yerleştirirdi.

Anneliğine imrenirdim. Çocuklarıyla ‘verimli zaman geçirme'ye dikkat ederdi. Çocuklarının arkadaşlarına değer verir, onların anneleri ile arkadaşlıklar kurar ve onlara da zaman ayırırdı. Evlatlarının ihtiyaçlarını çok iyi biliyordu. Onlarla kitap okur, oyun oynar ve resimler çizerdi. Bir yandan da kızına çeyizler örerdi.

Bir evlât olarak baba âşığıydı. Bu sebeple olsa gerek Cemile’nin kaleminde babasının izini görmek mümkün. Sağlığında babası ile tanışmak nasip olmadı, kendi deyimi ile ve gerçek manası ile tam babasının kızıydı. Babasından bahsettiğinde, gözlerinin içi bir ayrı gülerdi. Babasının onun için aldığı hediyelere ayrı bir değer verir ve ayrı bir itina gösterirdi.

Bir kul olarak Rabbi’ne kendini borçlu hisseder ve ibadet noktasında hassasiyet gösterirdi. Bazı zamanlar, iki üç gün kabuğuna çekilir, ardından beni arar ve görüşmek isterdi. Kitabını sessiz ve yalnız yazmak istediği için kimseyle görüşmezdi ve o nedenle iki üç gün telefona da bakmazdı. “Kitabımı bitirir bitirmez ilk sana imzalayacağım” derdi. Hayat işte… Kimin aklına gelirdi ki Cemile Sümeyra’nın kitabını, babasının imzası ile hediye alacağım? Yaşananda da, yaşanacakta da hayır vardır.

Ölümüne yakın farklı bir hale bürünmüştü. Tıpkı son günlerini tamamlayan bir misafir gibi tatlı bir telaş içerisindeydi. Evinde köklü bir tadilat başlattı. Boya, dekorasyon ve mobilyalarında değişiklik yaptı. Elinin değdiği her şeye ayrı bir güzellik katıyordu. Vefat etmeden biraz önce, kimseden yardım almadan evini tek başına düzenlemişti. Sadece kitaplığını düzenlerken beni yardıma çağırmıştı.

Birlikte bir İstanbul seyahati hayalimiz vardı, şehri gezip dolaşmak ve kütüphanelerini görmek… Yönetmenlik hayalimi en çok destekleyen oydu. “Kitabımı bitirir bitirmez senin senaryo yazmana yardımcı olacağım. Sen hayalini kur, çabalamadan olmaz” derdi. Bana her zaman umut verir, karamsar olmama izin vermezdi.

Ölüm gelir, her şey susar. Vefatından birkaç gün sonra, kızının söylediği cümleler hâlâ kulağımda: “Feyza Teyze, biliyor musun, benim çocuğumun anneannesi olmayacak…” Elif Neva’nın bu sözlerine nasıl karşılık vereceğimi bilemedim. “Benim de annem yok biliyor musun?” deyiverdim. “Annen önce ağladın mı” dedi bana. “Ağladım” dedim. “Ben de çok ağladım” dedi ve duygularını anlattı.

Kafiye Koyuncu (Arkadaşı): “Gidişinle mahzunuz”

Nisan, herhangi bir ay adından ibaret değil artık benim için… Sen gittikten sekiz ay sonra kitaplığımda karşılaştım onunla. Biraz yıpranmış, karalanmış, rengi değişmiş ama yine de kendine has kitap kokusunu kaybetmemiş. Yıllar önce bizde unutmuştun. Kapağını açtım, kenarına iliştirdiğin bir satır ilişti gözüme. El yazını okşadım. Neden gidenlerin arkasından kalan hatıralara böyle ürkekçe dokunur ki insan, sanki incitmekten korkar gibi…

Aziz Taha’nın yorumları ve annesinin sesinden” yazıyordu. 10 yıldır, kim bilir kaç kez elime aldım bu kitabı. Bende unuttuğun bu kitabı, her seferinde sana ulaştırmayı düşündüm. Nasip olmadı… Geçenlerde Elif Neva geldi, son kitabın Seyahat ve Edebiyat’ı getirmiş. “Annemin kitabı çıktı, sana getirdim Kafiye teyze” dedi gururla, gülümseyerek… Gözlerinde seni görür gibi teşekkür ettim Neva’ya. On yıldır bizim kitaplığımızda unuttuğun kitap aklıma geliverdi. Bende kalmasını çok istesem de, Elif Neva’ya verdim bu kitabı, gülümsedi. En çok kitabı karalayanın kitaplığına yakışır kitap çünkü… Çizdiği satırlar, üzerine düştüğü notlar, en çok onun yarasına merhem olur. Gidişinle mahzunuz Cemile…

Şahika Akın (Arkadaşı): “Anne Cemile, eğitimci Cemile, yazar Cemile, okur Cemile, arkadaş Cemile… Bunların hepsini layıkıyla taşıdı.”

Cemile demek emek demek benim için. Her işine emek vermek demek… Layıkıyla bir ömür sürüp hayattaki her şeyin hakkını fazlasıyla vermek demek.

Bir Cemile tanımış olmak demek aslında pek çok insanı bir arada tanımış olmak demek. Şimdi düşünüyorum da onun dostluğuyla pek çok özel insanı bir vücutta tanımış oldum; anne Cemile, eğitimci Cemile, yazar Cemile, okur Cemile, arkadaş Cemile… Bunların hepsini lâyıkıyla taşırdı Cemile. Hepsinin içeriğini doldurur, aynı zamanda çevresindeki pek çok kişiyi de beslerdi bilgileriyle… Kendi adıma ondan pek çok şey öğrendiğimi fark ediyorum.

Cemile ile ilk tanıştığımızda, bizim eve yemeğe gelmişlerdi, Aziz Taha’ya hamileymiş, uzun uzun sohbet etmiştik ve ne kadar özel bir insan diye geçirmiştim içimden. O günden sonra da anne Cemile’yi tanıma şansım oldu. Çocuklara dair o kadar özel bilgiye sahipti ki ondan çok şey öğreniyordum. Mesela ilk çoklu zekâ teorisini de, montessori eğitim yöntemini de ondan duymuştum.

Oğullarımız neredeyse bebeklikten itibaren arkadaş olmuşlardı, saatlerce en küçük bir tartışma yaşamadan oynayabiliyorlardı, hâl böyle olunca ya bizde ya da onlarda oluyorlardı. Cemile bu süreçte oğluma dair hep gözlemlerini aktarıyordu bana, oğluma dair farkında olmadığım farklı pencereler açıyordu. Çoklu zekâ teorisine göre zekâ türünü analiz ediyordu mesela sıkça, hâlâ hep onun tespitleri aklıma gelir ve bir minnet duyarım, hem oğlumu öylesine sevdiği için hem de o zaman söylediği ayrıntılar için. Oğlum, sanırım kendine çok yakın hatta bazen arkadaş gibi görüyordu Cemile teyzesini…

Özel bir anne oldu Cemile, her şeyden önce çok çabalayan bir anneydi… İlk tanıştığımızda, “Uzun süreden sonra ilk defa senin evinde yemek yiyebilmiştim, bunu hiç unutmam” demişti. Annelik uğruna çok mücadele vermişti ve mükemmel bir anne olmuştu. Oğluyla saatlerce ilgilenen, onu sonsuz şefkatiyle kucaklayan bir anne… Şimdilerde moda olan küçük kas gelişimi oyunlarını, Cemile o zamanlarda da ,çok iyi biliyor ve uyguluyordu. Saatlerini sabırla evlatlarıyla geçirebiliyor, onlara oyun arkadaşı oluyordu. Önceliği lekelenen eşyalar değil daima evlatlarıydı.

Arkadaş Cemile’den de pek çok şey öğrenmiştim. Zor bir durumda kaldığımda “Sakın dert etme, ben varım” demişti birinde, bunu öylesine içten söylemişti ki, hiç unutamıyorum. Zaman ve hayat gailesi, şartlar bizi birbirimizden uzaklaştırsa da hep var olduğunu biliyordum, iyi geliyordu bana.

Beraber bir oturma grubumuz vardı. Orada her buluşmamızda, bir çocuk edebiyatı yazarını anlatıyordu. İçlerinde en unutamadığım Cahit Zarifoğlu’ydu. Onun eserlerini ve hayatını, öylesine hoş anlatmıştı ki soluğu kitapçıda almıştım. Cahit Zarifoğlu ile tanışmama vesile olmuştu. Uzun uzun kitaplara ve yazarlara dair konuşmak çok zevkliydi onunla. Kendisi edebiyatçı olmasına rağmen asla kibir yapmaz, karşısındakinin fikirlerini de merakla dinler, hatta “Ben bunu hiç düşünmemiştim,” deme zarafetini bile gösterirdi. Bitmek tükenmek bilmez bir edebiyat ve okuma merakı belki de onu en özel kılan özelliklerinden biriydi ve o bunu çok iyi yönetebiliyordu. Okuduklarından besleniyor, onları geliştiriyor ve pratikte de uyguluyordu. Bu, onu özel kılıyordu.

Eğitimci Cemile’nin, belki hiç öğrencisi olmadım ama zaten gerçek bir eğitimci yalnızca ders sıralarında para karşılığı eğitim veren kişi değildir. Hayatın her anında bildiklerini, öğrendiklerini başkalarına da aktarabilen insandır. İşte Cemile de bunun hakkını fazlasıyla veriyordu. Arkadaşlarının, çocuklarının derslerine defalarca yardımcı olduğuna şahitlik etmiştim. Beraber kitap analizi yaptığı gençler bile vardı, onlara başka ufuklar açıyordu. Aslında onunla bir şekilde temas eden herkes, onun eğitimci kimliğinden mutlaka faydalanıyordu. Bazen okuluna ve öğrencilerine dair sohbetler ederdik. Bir gün, bir öğrencisinin asla yazmak istemediğini anlatmıştı. Çocuk, edebiyata son derece mesafeliymiş fakat muhteşem resim yapabiliyormuş. Ona şöyle demiş: “Sen de resimle anlat bir hikâyeyi.” Ne kadar güzel bir çözüm değil mi? Pes etmek yoktu Cemile’de. Başladığı bir işi sonuçsuz bırakmazdı. Tıkandığı yerde “Bir yolu mutlaka vardır. Başka bir çözümü vardır,” derdi. Öğrencilerine emek vermeyi, onlarla ilgilenmeyi, onların sıkıntılarını gidermeyi çok severdi. Dedim ya, Cemile demek emek demek, çaba demek. Her işine emek veren güzel bir insan demek…

Bugün dönüp baktığımda onunla bir şekilde yollarımız kesiştiği için çok şükrediyorum. Ona lâyık bir dost olabildim mi, bilemiyorum. Son yıllarımızda dostluğumuza yeterince emek veremedim, bunun pişmanlığını taşıyorum. Yine de onun, yüce gönüllülüğüyle, bu ihmalkârlıklarımı mazur gördüğünü biliyorum. Keşke hepimiz, ebedî yolculuklarımıza çıkmadan onun gibi büyük değerler bırakabilsek geride; yaşanmış güzel anılar, güzel eserler, güzel evlâtlar…

Nuran Kestane (Fizik Öğretmeni): “Tanısanız, anneliğine hayran olurdunuz”

Nereden başlasam bilemiyorum. Cemile ile kısa süren bir çalışmamız olmasına rağmen birbirimizin kalbine dokunabilmiştik. Her insanı sevebilirsiniz. Fakat bazı insanların, gönlünüzdeki yeri ayrıdır. Cemile de öyle biriydi benim için. Kendisini tanıdığımda gencecik bir edebiyat öğretmeniydi. Bense onun hem ablası, hem arkadaşı, bazen de annesi yerine koyduğuydum. Genç yaşına rağmen öyle hissiyatlı, öyle donanımlıydı ki… Olgunluğu ve çalışkanlığı beni çok etkilerdi. Hayata her zaman güzel bakabilmiştir Cemile. Ondan yaşça büyük olmama rağmen öğreten konumunda olan hep o olurdu. Gerçekten abartmak için söylemiyorum. Cemile, tanıdığım öğretmenler içerisinde başka bir yerde dururdu her zaman.

Tanısanız, anneliğine hayran olurdunuz. Her anne çocuklarını düşünür. Ben de bir anneyim. Yine de bu konuda kendimi Cemile’yle kıyasladığımda, onun ne kadar özverili olduğunu görüyorum. Çocuklarıyla oynamaktan, gezmekten, bir şeyler yapmaktan yorulmayan, sıkılmayan bir anneydi. İşler bekleyebilirdi ama çocuklar bekleyemezdi. Hiçbir şey için çocuklarını ihmâl etmezdi. Onlara emanet gözüyle bakar, Aziz’e ve Neva’ya da kendisine emanet olduklarını hatırlatırdı. İşi başından aşkın olmasına rağmen arkadaşlarının çocuklarına zaman ayırır, hiçbir fedakârlıktan kaçınmazdı. Benim oğlum da dâhil hafta sonları, çocuklara kitap okumayı sevdirmek maksadıyla okuma saati yapardı.

Okulda şiir, edebiyat ve tiyatro etkinlikleri düzenler, bütün hazırlığı üstlenirdi. Öğrencilerine dair hayallerinden bahsederken insanın içine işleyen bir ifade gelip yüzüne yerleşirdi. Cemile’yi, hep bu yüzüyle hatırlayacağım.

Nurhan (Komşusu):

Cemile komşumdu. Ömrüm boyunca cömertliği, fedakârlığı, sevecenliği, güleryüzlülüğü ve hanımefendiliğiyle hatırlayacağım.

Cahide Aydın (Komşusu-Elif Neva’nın bakıcısı): “Toprağa diktiler, cennette çıkacak”

Kalın çerçeveli gözlüklerinin ardından daima parlayan, gülümseyen bir çift gözdü Cemile Sümeyra. Kimin duasını aldım da ona komşu oldum, bilmiyorum. Ondan çok şey öğrendim. Her şeyi sıfırlayıp aynı heyecanla ayağa kalkmayı; yılmadan, usanmadan mücadele etmeyi; azimle hedefe yürümeyi…

Hayatımın en büyük imtihanını verirken tüm samimiyetiyle yanımdaydı. Her gün kapımı çalıp derdime ortak olur; “Üzülme, her şey gelir geçer. Önemli olan sağlık. Sağlığına ve kızın Zehranur’a dikkat et, her şey düzelir” der, bütün yükümü hafifletirdi. Cemile “verme”yi çok severdi.

Kızım Zehranur’la Cemile’nin kabrini ziyaret etmiştik. Zehranur, Cemile teyzesi için şunları söylemişti: “Anne, Cemile Teyzemle anneannemi toprağa diktiler. Cennette çıkacak. Üzülmeyin. Ben biliyorum.” Ondan hiç incinmedik…

Leyla Akkan (Komşusu): “Sitemizin psikoloğuydu”

Cemile, sitemizin psikoloğuydu bence. Rahatlamak, derdini anlatmak, omzunda ağlamak isteyen Cemile’ye koşardı.

En son, çayını da alıp bize gelmişti. Çay bardağını bizde unutmuştu, verebilmek nasip olmadı. Sanki bu bardağı bana hediye bırakmış gibi Cemile… Elif Neva’ya çeyizler örüyordu, kızım Teslime’ye de birlikte çeyiz yapacaktık. Her şey yarım kaldı. Bir tek Cemile’nin hatırası tam…

Teslime Akkan (Komşusu):

Cemile Sümeyra benim manevî ablamdı. Her şeyi ona danışabilirdim. İyinin ve kötünün iç içe olduğunu anlatan hikâyeler dinlerdim kendisinden. Bir şey anlatacağı zaman böyle hikâye ederek misallendirirdi. Onun anlattıkları, hem içime işler hem bana ışık tutardı.

Şerife Dik (Komşusu):Cemile gerçekten anlattığımız gibi biriydi”

Cemile, hiçbirimizin fark etmediği küçük şeylerden mutlu olurdu. Aza kanaat etmenin timsaliydi. Cemile’nin çok derin acıları olmasına rağmen bunları içine gömer, dışına iyiliği, güzelliği, zarafeti yansırdı. Manevî yardım konusunda değil sadece, maddî yardım konusunda da çok cömertti. Ne zaman yardım toplama kampanyası yapsam, ilk uğradığım Cemile olurdu. Verirken yüzünü düşürmeden, gönlünden kopararak verirdi. Fakir fukarayı kollar, hanesine ekmek girmeyenlerin kapısını çalardı.

Belki bunları böyle anlatınca eşi benzeri bulunmaz bir insan portresi çiziyoruz gibi oluyor. Gerçeği abartmaya, süslemeye gerek yok ki… Cemile gerçekten böyle biriydi.

Sinirleri alınmış gibiydi sanki, öyle sakindi. Tepkisini kırarak, dökerek vermezdi. Tane tane konuşur, tane tane anlatırdı. Rahatsızlandığı zamanlarda yardıma çağırırdı. Rahatsız bir insanın yüzü, davranışları nasıl olur bilirsiniz. Cemile böyleyken bile sevgi yumağı olmayı becerebiliyordu. Üzerinde çalıştığı kitaplar vardı, bunları bir an önce bitirmek istiyordu. Sanki gideceğini sezmiş de kızına çeyizler bile yapıyordu. Cemile’nin komşuluğunu, dostluğunu unutmayacağım.

 

Yazan ve soran soruşturan: Hatice Ebrar Akbulut

Güncelleme Tarihi: 28 Nisan 2018, 09:50
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER