banner17

Cemal Kutay tarih diye rüyalarını yazarmış!

Abbas Levent Ertekin ile yazı hayatı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik..

Cemal Kutay tarih diye rüyalarını yazarmış!

 

Abbas Levent Ertekin Ağabeyi, liseyi okuduğum İzmir’in Tire ilçesinde tanımıştım. Kendileri o zaman Çıraklık Eğitim Lisesi’nin müdürüydüler. O zamanlar Şehr-i Muazzam Tire isimli kitaplarını yayınlamışlardı. Kendilerini velut ve dobra bir insan olarak bilirim. Sonra üniversiteyi okumak üzere yurtdışına gittim. Ardından yüksek lisansa başladım. Yüksek lisansın ikinci senesindeyken facebook yoluyla kendilerini buldum. Levent Ağabey bir ara İzmir’in bir ilçesinde Milli Eğitim Müdürlüğü yaptıktan sonra tekrar Tire’de Çıraklık Eğitim’e müdür olarak döndü. Kendisiyle yazı hayatı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik.

Çocukluğunuza gidecek olursak şahsi anlamda kendi çocukluğunuzu ve genel anlamda o günkü toplumumuzu anlatabilir misiniz?Abbas Levent Ertekin

Çocukluk dönemi aslında hayatımızın tüm kodlarının içinde yer aldığı, tam anlamıyla bir kara kutudur. Biliyorum birçok kişi bu karakutu tanımlamasını hoş karşılamayacaktır. Ancak konuyu özetleyen bu kelimeden de daha mükemmel bir kelime belki fihrist olabilir. İster fihrist ister karakutu tanımlamasını kullanalım, değişmeyen tek bir şey var: Bizim hayatımızın en büyük mimari projeleri kader programının âlem-i gayptan, şehadet âlemine çıkışıyla birlikte şekillenme süreci çocukluğumuzda tamamlanıyor. Bilimsel olarak 0-72 aylık dönem genel hatlarıyla karakter yapımızı oluşturan süreçtir. Bu süreçte bizim kimliğimiz, karakterimiz şekil olarak (anne-baba ve çevremiz dediğimiz okul, mahalle, sosyal alanda) genel hatları ile belirleniyor.

Bu genel kabulden sonra kendi çocukluğum mutlu, sakin, tarihî-kültürel bir çevrede şekillendi diyebilirim. Bu yönüyle ben biraz şanslı bir çocukluk dönemi geçirdim. Mahallede akranlarımla sırtımdaki fanilanın sırılsıklam olduğu ana kadar top oynadım, çember çevirdim. Mahalle aidiyetiyle, takım ruhunu yaşadım. Zaman zaman çocukça kavgalar yaşadım. Bazen ayaklarım yerden kesildi sevinçten, bazen arkadaşlarımın üzüntüsüne ortak oldum. Onlarla ağladım, onlarla üzüldüm. Uzun yaz günlerinde karnım acıktığında haftanın bir günü evin bahçesindeki tandır ocağında pişen nohut mayalı ekmeğim üzerine salça sürülmüş vaziyette, diğer elimde taze soğanı ısırmanın hazzını yaşadım. Mahalleye gelen macuncudan harçlığımı uzatıp aldığım tahta yöresel bir bitki olan hayıt bitkisinin mis gibi kokan sarılı macunu büyük bir keyifle yedim. Harçlık istihkakımı çok aştığımda mahalleye gelen alttan çevirme kollu pamuk helvacısının tezgâhındaki bu kolu suratım kıpkırmızı olana kadar çevirip el emeğimin karşılığı aldığım o pamuk helvalarının tadını unutamam.

Misketlerin ağırlığından iki günde bir yırtılan pantolon ceplerim… Annemin her seferinde bana sitem ettiği, benim o rengarenk oyunda kazandığım misketlerim ile kaybettiğim andaki hüznümü hiç unutmam.

Uzun kış gecelerinde televizyonun olmadığı o yıllarda her akşam mahallede bir evde toplanıp yapılan uzun sohbetleri, ayrıca mahallemizin masalcı ninesinin anlattığı masallar bugün bile benim hayal dünyamı süsleyen belki de ilk edebî tecrübelerimdi. Her seferinde bize naz yapan, ak saçları zaman zaman üstünden baktığı gözlüğü ile sevimli Hacer Teyze çocukluğumun en güzel anılarıydı. Anlattığı her masaldan sonra bir tane daha anlatsın diye nasıl yalvarırdık, o da bizi çok sevmesine karşılık nazlanır dururdu. Hemen içimizden biri Hacer Teyzeye rüşvet teklif ederdi. Çocukça, masum rüşvetler türünden. “Bakkaldan ekmeğini almak”, “bahçesini sulamak” ya da “büyümüş güllerinin altındaki otları temizlemek” gibi… Her seferinde Hacer Teyze bizi kırmaz, masalını “bakın çocuklar bu son olsun ha” diye başlardı.

O gün sokakta birbirimizi incitmişsek hemen mahallede herkesin çekindiği saygı duyduğu Hatice Ana devreye girer, bizim çocukça yaptığımız kaprislerimize “siz kardeşsiniz, kardeşler arasında kırgınlık olmaz. Bir daha görmeyeyim, hadi barışın der”; bir köşede somurtarak oturan bizler istemeye istemeye kalkar, zoraki kucaklaşırdık. Ama gecenin sonunda her şeyi unutur, kestanelerimizi yedikten, mısırlarımızın tadına baktıktan sonra sarmaş dolaş çıkardık. Hiçbir şey olmamış gibi.

Toplum olarak o yıllar mahallenin hayatın merkezinde olduğu yıllardı. İnsanlar hayatı hızlı değil, sindire sindire yaşarlardı. Mahallenin görünmeyen bir otorite gücü her zaman kendini hissettirirdi. Bugün sıkça karşılaşılan “Mahalle baskısı” aslında o yıllarda mahallenin toplumsal uzlaşı metni gibiydi. Mahalle bakkalı adeta mahallenin görünen ve görünmeyen asayişinin teminatı, sigortasıydı. Hemen herkesin durumunu bilir. Kimsenin haberi olmadan mahalledeki ihtiyaç sahiplerini rencide etmeyen bir orta yolla onları korur kollardı. Mahallenin yeni yetme genç ve delikanlılarının üzerinde sürekli çaktırmadan denetimini yapar. Uygunsuz davranışlarında onları ya kendisini ya da babasını uygun bir dille uyararak düzeltme yoluna giderdi.

Abbas Levent ErtekinYazı hayatına nasıl başladınız?

Aslında amatör olarak düşünürsek ilkyazım bir şiir denemesiydi. Hani eline kalem alan hemen her çocuk ve gencin başladığı nokta olan şiir sahası. Aslında şiir belki de en zor olan noktadır. Çünkü şiir, eğer hakkını verirseniz, edebiyatta en zor alanların başında gelir. Ben de zor olanı kolay zannederek başladım. İlk ve son denemem 1969 yılında o günkü Doğan Kardeş çocuk dergisinde yayınlandı. Henüz 8 yaşındayım. Şiirle ilgili hiçbir bilgim ve denemem yok. Bugün yaşım 51; yayınlanmış çok sayıda kitap ve makalem olmasına rağmen ben şiir yazmaya cesaret edemiyorum.

İlk yayınlanan şiirimden sonra amatör anlamda yazmaya Yeni Asya gazetesinde 1979 yılında devam ettim. İlk fotoroman senaryosu 1982 yılında Can Kardeş dergisinde “Küçük Kahramanlar”, onu takip eden yıl Yeni Asya Yayınları arasında çıkan Minik Kuşu Vurdular çocuk kitabı,  bir yıl sonra edebiyat dünyasının yakından tanıdığı Yavuz Bahadıroğlu’nun da içinde rol aldığı “Gazeteci Çocuk” fotoroman senaryosu  bir önceki  senaryo gibi Can Kardeş çocuk dergisinde yayınlandı. 1982 yılında  aynı yıl yayınlanan fotoroman senaryoları ile  çocuk kitabı  bir yerde amatörlükten aslında profesyonelliğe geçiş gibi görülebilir.

1983 yılında yazmaya başladığım Yeni Nesil gazetesindeki yazılarım, Tasvir, Hüryurt gazeteleri, Can Kardeş çocuk dergisi, Körü edebiyat dergilerindeki yazılarla devam etti. Yeni Asya’da daha sonra devam eden yazı hayatı, zaman zaman Yörünge, Aksiyon gibi dergilerle çeşitlenirken, Zaman gazetesi gibi gazetelerle renkli bir seyir izledi. Bu gazete ve dergilerdeki çalışmaların bir kısmı kitaplaşırken, milli eğitim camiasına tekrar geri dönüş sürecimizde bu defa yerel tarih araştırmaları ön plana çıktı. Yaklaşık 21 yıl görev yaptığım kendi memleketim olan Tire’de yerel tarih araştırmalarına başladım. 12 adet Tire yerel tarihi ile ilgili araştırma kitabı, 1 Dikili, 1 Torbalı, 2 Menemen ilçeleri ile ilgili yerel kitaplarımız yayınlandı. Bu yönüyle İzmir’de -Tire ağırlıklı olmak üzere- yerel tarih konusunda otorite olarak kabul görürken, 2 kez Fransa’da, 1 kez Almanya’da Tire konulu konferanslar, ardından 3 üniversitede yerel tarih üzerinde sempozyumlarda bildiri sunduk. Bunun dışında meslekî eğitimlerde kullanılan 2 ders kitabı hazırladık.

Yelpazeye baktığımızda çocuk hikâyeleri, çocuk fotoroman senaryoları ile başlayan kitap serancamı bugün yerel tarih araştırmaları üzerinde yoğunlaşmış vaziyette. Biliyorum, yerel tarih araştırma yazıları yazan ve bunu kitaplaştıranların, umuma hitap eden romancılara göre şansı kitap basma noktasında zayıf.

Yüz yüze görüşme imkânı bulduğunuz insanlardan sizi en çok etkileyen kimdir?

Yüz yüze görüştüğüm insanlar arasında beni en çok etkileyen şudur demek istemiyorum. Çünkü her insanın beni etkileyen bir veya birkaç yönü mutlaka var. Bütün olarak etkilendiğim Niyazi Birinci’yi, nam-ı diğerle Yavuz Bahadıroğlu’nu rahatlıkla söyleyebilirim. Müthiş bir enerji... Durmadan yazan velut bir kalem. Son dönem yazarlardan benim aziz dostum Senai Demirci beni etkileyen yazarlar. Senai Demirci kardeşim, belki ben çok duygusalım, duygularıma hitap ediyor. Az önce de dediğim gibi Yavuz Bahadıroğlu da tarih şuuruma dokunuyor.Abbas Levent Ertekin

Bir bütün olarak en beğendiğiniz eseriniz hangisi?

Yazı yazan birine sorulabilecek en zor sorulardan biri. 36 kitabım yayınlandı. Ben bunların hiç biri için “bunu daha çok seviyorum” diyemem. Adeta onlar benim evlatlarım. Hangi baba evlatları arasında ayrım yapabilir. Ama şu kadar söyleyebilirim, belki üzerinde çok emek verdiğim iki kitabımı biraz daha ayrı tutuyorum. Ben onları kalfalık eserleri olarak görüyorum. Ustalık eserini soruyorsanız henüz onu daha yazamadım. Benim için iki değerli ve uzun zaman ayırdığım eser Kuvayı Milliye Tacının İri Pırlantası Gökçen Efe romanı ve Osmanlı’dan Günümüze Tire’de Eğitim ve Eğitimciler incelemesi.

Kitaplarınızın toplumda tesiri oldu mu, bizzat müşahade ettiniz mi?

Aslında her yazı yazanın yazdıklarının toplum tarafından kabul görmesini bizzat hayatta iken gözlemlemesi çok hoş bir duygu. Ben bugüne kadar yazdıklarımın toplum tarafından kabul görmesini, onların üzerinde etkili olduğunu gördüğüm için mutluyum. Mesela Gökçen Efe kitabını okuduktan sonra okurlarımın içinde çocuğuna Gökçen ismin verenler çıktı. Gittiğim yerlerde bu kitap konuşuluyor. Ayrıca Abbas Levent Ertekin14. yüzyılda yaşamış Tireli bir âlim olan İbni Melek ile ilgili yazdığın eserden sonra ilginin bu şahsiyet üzerine çevrilmesi, önce bölgenin en büyük Kur’an kursuna isminin verilmesi, ardından da Tire’de yapılan  ve inşaatına bu yıl başlanan en büyük camiye İbni Melek  ismi verilmesi. Bunun dışında bölge ile ilgili yapılan tüm yüksek lisans çalışmalarında kaynakça kısmında kitaplarımızın yer alması da ayrı bir konu…

Yazı konusunda sizi en çok teşvik eden kim oldu?

Yazı konusunda beni en çok teşvik eden isimlerin başında şüphesiz ki “ustam” diye kendisini her zaman minnetle anacağım Yavuz Bahadıroğlu gelir. Yazdığım çalışmalarımın her satırını didik didik eden, tabiri caizse yazılarımı sürülmüş tarla gibi yapan Yavuz Bahadıroğlu, süngülerimin düştüğü anlarda her defasında beni yüreklendirdi, cesaretlendirdi. Daha sonra Köprü dergisinin yazı işleri müdürü olarak Mustafa Kaplan bizzat arayarak, yazı konusunda teşviklerini hep yapmıştır.

Gazetede ise içimizdeki gerçek gazeteci diyebileceğim rahmetli Hüseyin Demirel hemen her röportaj ve yazıdan sonra önce tebrik eder, sonra da eksik kalan noktalarda bize yol gösterirdi. Yazı konusunda aynı dönem birlikte olduğumuz Cemil Tokpınar, Veysel Kasar, Atilla Yargıcı gibi arkadaşlarla özel konu başlıkları belirleyip bize yön veren Demirel, büyük bir proje olan “Yakın Tarih” ile tarihsel bir rol üstlenirken alt yapıdan yetişen tüm ekibi mükemmel bir orkestra gibi yönlendirip teşvik etmişti.

En beğendiğiniz yazarlar kimlerdir?

Bizim kuşak biraz ideolojik bir kuşaktı. Elimizde kendi çizgimizin dışındaki hiçbir yazara tahammül edilmezdi. Dolayısıyla biraz farklı renkte ve sesteki yazarlarla tanışmamız geç oldu diyebilirim. Benim ilgi alanlarımla ilgili en beğendiğim yazar sıralaması bu. Yoksa sıralama daha farklı olabilir.

Tabi ki şiirde Mehmet Akif’in –tartışmasız- benim dünyamda yeri farklıdır. “Bayrak” şairi olan ve genç kuşaklardan gizlendiğini düşündüğüm Arif Nihat Asya, Necip Fazıl Kısakürek, memleket şairi Faruk Nafiz Çamlıbel, Sezai Karakoç, Yavuz Bülent Bakiler. Düşüncelerini paylaşmasam da tümünü değil bazı şiirlerini zevkle okuyup dinlediğim Can  Yücel, Nazım Hikmet… Romanda Yavuz Bahadıroğlu, Mustafa Necati Sepetçioğlu, İskender Pala, Tarık Buğra, Kemal Tahir, Can DündarAraştırma dalında; Yılmaz Öztuna, İsmail Hakkı Uzun Çarşılı, Sâmiha Ayverdi, Nevzat Tarhan…

Yayıncılarınızla münasebetleriniz nasıldır, biraz bahsedebilir misiniz?

Yayıncı anlamında pek çok eserimin yayıncısı benim. Biraz garip gelecek ama yayıncı ile çalışma yapmak insanın ömründen ömür alıyor. Her yazdığınız esere önce ticarî boyutta bakan tüccar zihniyeti sizin pencerenizin çok dışında farklı yerlerden bakıyor. Eseriniz ticarî değilse, istediği kadar kültür içersin, yayıncı açısından bir değeri yok. Dolayısıyla yayıncı sizi yönlendirip sınırlarınızı çiziyor. Bu yönüyle yayıncı ile çalışan yazar arkadaşların hudutları ister istemez çizilmiş oluyor.

Ben bugüne kadar -özellikle son dönemde- 5-6 yıldır araştırma ve yerel özellik arz eden kitaplarımı kendim basıyorum ve  sponsor ile ekonomik boyutu çözdükten sonra ücretsiz dağıtım yapıyorum. Bu hem beni rahatlatıyor hem de ufkumu, çalışma alanlarımı ticarî kaygılarla sınırlamıyorum.

Komik bir hatıranızı anlatabilir misiniz?

Oldukça fazla anım var ama çok trajikomik bir hatıra olması hasebiyle 1980 yılı Ağustos ayında yaşadığım anımı anlatayım. Bugün hayatta olmayan basınımızın duayen olarak gördüğü bir kalem erbabından bahsedeceğim. İlgilileri bilir, özellikle askerî cenahın çok yakından tanıdığı bir simadır Cemal Kutay… İzmir Üçkuyular semtindeki birinci kattaki evine misafir olmuştuk. Yanımızda halen Yeni Asya gazetesi yönetim kurulu üyesi olan Hasan Şen, Manisa’da öğretmenlik yapan genç bir arkadaşımız, bir de yanlış hatırlamıyorsam halen Urfa’da oturan Mehmet Gökdoğan isimli emekli bir öğretmen ve bir de ben. Tarihî konulara olan ilgimden dolayı bu ekibe beni de dâhil etmişlerdi. O sıralar Yeni Asya Yayınları’ndan çıkacak olan bir kitabı hazırlıyordum. Daha önce çıkan yüzlerce kitabı daha matbaa aşamasında abone usulüyle satılan, kitapçı raflarına ancak ikinci el kitapları düşen bu çok tanınmış otorite(!) yazar bizi misafir etti.

Çalışma odasındaki mekanda ziyaretçilerin en küçüğü olmama rağmen içim içime sığmıyor, tarih sahasının bir devinin evinde aklıma gelen tüm soruları sormak istiyorum. Müsaade istedim. Birkaç soru sordum. En son sorduğum soru “tarihî kaynakları kitaplarınızda pek kullanmıyorsunuz. Bir İsmail Hakkı Uzunçarşılı’da olduğu gibi sizin eserlerinizde kaynakça yok.”  dediğimde Cemal Kutay göbeğini hoplata hoplata bastı kahkahayı; “Evladım ben kendim kaynağım” dedi. Bir anda ne diyeceğimi şaşırmıştım. Oldukça iddialı tezler ortaya atan adam kaynak konusuna gelince “kaynak benim” diyordu, bu nasıl olurdu. Şaşkınlığım bir kat daha artarken bu defa, “Peki bazen hiç bir yerde bulamadığınız bir bilgiyi nasıl yazıyorsunuz?” dedim. Hayatım boyunca unutamayacağım şu cümleyi söyledi: “Ben kaynak belge bulamadığım zaman, yatarım, gece o olayı rüyamda görür ve sabah kalktığımda da onu yazarım” dedi.

 

M. Sait Fidan konuştu

Güncelleme Tarihi: 13 Mayıs 2016, 11:11
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20