Cemal Balıbey ile Özgün Yayıncılık'a dair konuştuk

Özgün Yayıncılık, oldukça nitelikli kitaplar yayınlamasının yanında, Müslüman gençlik için de bir nevi dergah işlevi gördü. Cemal Balıbey, Özgün Yayıncılık hakkında Yusuf Tunçbilek'in sorularını yanıtladı.

Cemal Balıbey ile Özgün Yayıncılık'a dair konuştuk

Cemal Balıbey… Gençliğin dilinde ise “Cemal ağabey”… Kurucusu olduğu Özgün Yayıncılık’ta, İstanbul Fatih’te faaliyetler sürdüren değerli bir isim…

Özgün Yayıncılık’ın ilgi gören eserleri Müslüman âlim-aydınların manifesto niteliğindeki çeviri eserleri oldu, ama bunun yanında hikaye ve roman alanında oldukça nitelikli kitaplar da yayınlandı. Burası sadece bir yayınevi olarak kalmadı, Müslüman gençliğin bir nevi dergahı oldu.

Cemal Balıbey tek başına Özgün Yayıncılık’ı idare ediyor. İsmi gibi özgün olan kitap kapaklarını Hasan Aycın tasarlıyor. Sohbetimiz sırasında 1990’larda Bahattin Yıldız’ın yayınevine önemli katkıları olduğunu öğrendik.

Cemal Balıbey ile kendi okuma serüveninden başlayıp, yayınevinde Cuma namazları çıkışlarındaki yemek ve sohbetlerden şiir gecelerine, Bahattin Yıldız’dan İstanbul’a ilk defa gelen üniversite öğrencilerine danışmanlık görevine kadar, Müslümanların hassasiyetlerini bünyesinde ve misyonunda toplayan Özgün Yayıncılık’ı konuştuk. 1990’lara gittik biraz özetle. O dönemin kendine has durumlarını gün yüzüne çıkardık. Sivil toplum kuruluşları, dernek, vakıf gibi oluşumların etkin olmadığı bir dönemde oldukça önemli olan yayınevlerinin Özgün Yayıncılık üzerinden nasıl bir işleve sahip olduğunu Cemal Balıbey ile sohbet ederek anlamaya çalıştık.

İlk önce sizin okuma serüveniniz ve buradan Özgün Yayıncılık’ın kuruluşuna giden süreçten bahseder misiniz?

Kitaplarla ilgimiz babamın biz daha çocukken, ilkokula başlamadan önce Kur'an-ı Kerim öğretmesi, bilahare evde bize ciltli kitaplar, İhya-u Ulumi’d Din, Kimyayı Saadet gibi kitapların okunmasıyla başladı. Biz onları anlamasak dahi ailecek etrafında toplanır, onu dinlerdik. Tabii bizde böylece bir birikim oluşmuştu. Babamın berber dükkanı vardı, bu okumaları berber dükkanına gelen müşterileri ve arkadaşlarıyla da yapardı. Kendisi okur, etraftaki komşular da dinlerdi. Altını çizerek okurdu, hatalı harfleri çizerdi, böyle bir okuma alışkanlığı vardı. Biz o yaşlarda bu eserlerin küllüne vakıf olmazdık tabii ama bunlarla birlikte bizde bir birikim oluştuğu söylenebilir.

İmam hatipli yıllara geldiğimizde ise ilk defa kendi harçlığımızla kitap aldığımız bir dönem başladı. Ankara’dan kitap getiren arkadaşlardan ödünç kitap alıp okuduğumuz zamanlar olmuştu, çünkü harçlıklar sınırlıydı. Berber dükkanından biriktirdiğim harçlıklardan, Bugün ya da Milli Gazete'nin on kitap-roman kampanyasıyla elde ettiğimiz eserleri okuduğumu hatırlıyorum. Kütüphanelere giderdik, Tokat-Niksar’da küçük bir kütüphane vardı, orada akşama kadar okurduk. Ortaokulda arkadaşlarımızdan ödünç alıp okuduğumuz kitaplar oluyordu. İmam hatipli yıllarda, MTTB’de Necip Fazıl Kısakürek, Abdürrahim Karakoç, Sezai Karakoç gibi isimlerin konferansları ve kitaplarıyla hemhal olmuştuk. Üniversiteli yıllarda da öğrenci evimizde, ders halkalarında İslami kitaplar okuduk. Ama biz orman mühendisiyiz, yayıncılık bize uzak bir şeydi.

Rahmetli Bahattin Yıldız ağabey bir gün Cuma namazı çıkışı Dülgerzade Camii avlusunda, “Cemal, gençlerin birikimi için, düşüncelerinin gelişmesi noktasında yayınevi kurmalıyız, kitaplar yayınlamalıyız” dediğinde kafamda yayıncılıkla alakalı herhangi fikir yoktu. Biz daha çok gençlerle faaliyetler yapıyorduk. Fakat Bahattin ağabeyin ısrarı neticesinde yayıncılık noktasında biz de ikna olduk ve Özgün Yayıncılık’ın hikayesi başladı 90’lı yıllarda. Yayınevinde ilk olarak çeviri eserler yayınladık; Seyyid Kutup, Mevdudi, Sıbai, Kardavi gibi isimlerin de içerisinde olduğu on üç adet kitap tercüme ettik. Daha sonra bunları edebiyatla tamamlayıp Malezya, Doğu Türkistan, Filistin, Balkanlar, Afrika, İran gibi İslam dünyasının değişik coğrafyalarından çevirdiğimiz kitapları yayınladık. Edebiyat kitapları içerisinde Bahattin Yıldız’ın yazdığı “Cihat Günlüğü”, “Karda Ayak İzleri”, “Kar Çiçeği”, “Güllerin Vedası” isimli kitaplar da vardı.

Özgün Yayıncılık farklı coğrafyalardan aydın-âlim diyebileceğimiz insanların küçük fikir kitaplarını çevirip basmış. O zamanlarda Türkiye dışarısındaki diğer coğrafyalara dönük bir ilgi mi başlamıştı? Bu kitaplar nasıl seçilmişti?

Üniversitelerde okumuş ve buralarda faaliyet yapan insanlar olarak, üniversite gençliğinin okuması gerektiğini düşündüğümüz eserlerin çevirisini yapmıştık. İlk etapta, bir solukta okunabilecek küçük el kitapçıklarıydı bu eserler. Kitapların seçimini bizzat Bahattin ağabey kendisi yapmıştı. Tercümelerine ise Mustafa Özel, Mahmut Osmanoğlu gibi arkadaşlarla başlamıştık. Aslında İslam tarihi, tefsir ve diğer konularda kitaplar basmayı düşünüyorduk ama bunları gerçekleştiremedik; çünkü imkansızlıklarla başladık bu işe.

Yine Özgün Yayıncılık bir yandan kitaplar yayınlarken bir yandan da gençlerin geldiği, oturduğu, sohbet ettiği bir mekan oldu. Bu anlamda dergah gibi bir yerdi Özgün Yayıncılık. İstanbul’a üniversite okumaya gelen gençlere yol ve yön göstermek gibi işler yaptık. Özgün Yayıncılık bu anlamda gençleri buluşturan nokta olma özelliğiyle daha ön plana çıkan bir yer haline geldi.

Duymuştum bir yerden, Dülgerzade Camii’nde cuma namazı kılındıktan sonra burada buluşuluyormuş.

Evet ilginçti gerçekten bunlar. Cuma namazı çıkışları etli pilav ikram edilirdi. Bazen arkadaşların düğünü derneği veya çocuğu olduğunda vb. tatlı alınır, bunlar ikram edilirdi. Üniversitelerdeki gençlerinse oturdukları, çay içtikleri, dergi gazete karıştırdıkları, kitapla buluştukları bir mekandı. Bazı arkadaşlar şiir okuma geceleri yaparlardı. Anahtarları onlara verirdik, kendi başlarına otururlardı. Yani böyle bir dergah gibi bir mekandı yayınevi. İstanbul’da üniversiteyi bitirmiş birçok arkadaşın mutlaka uğradığı bir yerdi.

Biraz bahsettiniz gerçi ama Bahattin Yıldız ve Özgün Yayıncılık ile alakalı başka söyleyecekleriniz var mı?

Bahattin ağabey İstanbul’a birisi geldiğinde Özgün Yayıncılık’a yönlendirirdi. Misafirlerini burada ağırlardı. Gene kendisi İzmir’den İstanbul’a geldiğinde yayınevinde yatar kalkardı. Sabahları burada çayı demler, meşhur Kürt böreğinden alır, dostlarını arar, “çay hazır, Kürt böreğimiz de var” derdi. O geldiğinde İstanbul’daki bütün arkadaşlar onu ziyaret için gelirdi. Bu vesileyle bizim de oldukça geniş bir çevremiz oldu. Rahmetli Bilal Yaldızcı’yı -29 Ekim 1987 tarihinde Afganistan’da şehit olmuştur- yanımıza göndermişti. Hatta ben 1986 yılında üniversitede öğrenci evinde kalıyorken başka bir yayınevinden basılmış “İmamın Öldürülüşü” kitabını hediye etmiştim ona. O, imzalı kitabını öğrenci evinde bırakmış ya da unutmuş. Yıllar sonra yayıncılığa başladığımızda “İmamın Öldürülüşü”nü onun hatırasına tekrar basmıştık. Her kitabın ayrı bir hatırası vardır.

Az kitabımız vardır ama kitaplarımız bizim çocuklarımız gibiydi. Tercüme ettiğimiz kitapların bir kısmı daha önceden çevrilmiş kitaplardı ama biz onları daha aslına sadık, daha özgün hallerinde bastık. Mesela “Yoldaki İşaretler”i yeniden çevirdik, “Kuran’ın Dört Temel Terimi”ni Urduca aslından çevirdik. Ali Şeriati’nin “Hacc” kitabını ilk defa Farsçadan çevirdik. Edebiyat serimizde Bahattin abi gençler için İran’dan “Siyah Çimen” isimli romanı getirmişti, onu yayınladık. İran Kültür Bakanlığı buna karşın onun “Kar Çiçeği”ni basacaktı orada ama onun neticesini takip edemedik. İbrahim Karagül Malezya’dan “Dikenden Başka Mahsul Yok” isimli çok farklı bir romanı getirip tercüme etti. Belki de bu roman Malezya’dan Türkiye’ye getirilip çevrilen ilk romandı. Bahattin ağabey yurt dışına giden her arkadaşa oralardan kitap getirmeleri için tembih ederdi. Kendisi İran, Mısır, Almanya fuarlarına gider, oralardan kitaplar alır, yayınevine getirirdi. Tabii bunların bir kısmını çevirip yayınladık fakat bir kısmı da ne yazık ki çevrilemedi.

1990’larda çeviri eserlere daha mı bir ilgi vardı? Günümüzde bu kitaplara olan ilgi azaldı mı? Sanki o yıllarda farklı ümmet coğrafyalarından, aydın-âlim diyebileceğimiz yazarların eserlerine daha fazla mı ilgi vardı? Günümüzde biraz daha yerli yazarlara olan ilgi arttı mı? Çeviri eserler geri plana mı düştü? İnsanlar bu kitapları okuyup kenara mı koydular? Hâlâ bir etkisi var mı kitapların?

Tabii hâlâ etkisi var. Her dönemin ayrı bir kitap biçimi oluyor. Bir zamanlar, örneğin 1980’li yıllarda büyük ciltli tefsir kitapları revaçtaydı. Daha sonra küçük kitaplar. Daha da sonra kişisel gelişim kitapları vb... Her dönemin ayrı bir kitabı oluyor ama sürekli ayakta kalan kitaplar da vardır. Mesela bizim “Kuran’ın Dört Temel Terimi” ve “Yoldaki İşaretler”, sürekli satan ve ilgi gören kitaplarımız. Her yayınevinin belli başlı kitapları vardır. İnsan Yayınları deyince “Mekke’ye Giden Yol”, Pınar Yayınları deyince “Mekke Resullerin Yolu” gibi. Bizim de dediğim iki kitap gündemde olan ve güncelliğini yitirmeyen kitaplardır.

Tabii yakın dönemde yerli yazarlarımız da çok eserler vermeye başladı. Bu, tercümenin bittiği manasına gelmez. Fakat çeviri eserlere benzer eserler Türkiye’de de üretilmeye başlandı diyebiliriz. Bu bir süreçtir, gene değişiklikler olabilir.

Özgün Yayıncılık fikri kitapların yanında, edebi değeri gerçekten iyi olan hikaye ve romanlar da basmış, Malezya ve Afrika gibi unutulmuş ümmet coğrafyalarından... Bu eserler 1990’ların o ortamında gerekli ilgiyi gördü mü yoksa arada kayboldular mı?

İlk bastığımızda her kitabı üçer bin basardık, çok çabuk tükenirdi. Gerçekten ilgi görürdü bunlar. Daha sonra daha az basmaya başladık. Türkiye piyasasında kitap çeşidi arttı zamanla. Fakat genelde yayınlanan kitap sayısı çok olmasına rağmen, ayakta kalan kitap sayısı az olur. Bizim kitaplarımızın hemen hemen her biri basıldığında gerekli ilgiyi gördü. Kitaplarımız, basılmasından bu yana 25 yıl geçmesine rağmen hâlâ gençliğin el kitabı olması niteliğini sürdürmekte.

Özgün Yayıncılık’ın öncülü diyebileceğimiz bir yayınevi de varmış, Rahmet Yayıncılık…

Ahmet Geçer vardı orada. 1984-1985 yılında beş altı kitap çıkarıldı. Özgün Yayıncılık’ın da eskiden olduğu Büyük Karaman Caddesi'ndeydi burası. Küçük bir yerdi, gençlerin uğradığı bir noktaydı. Kısa bir sürede kapandı. Sonra biz farklı bir isimle devam ettik.

En son Bahattin Yıldız ile alakalı bir kitap derlendi.

Ümmetin Yüreği” isimli bir kitap derledik. Rahmetli Bahattin abinin hatırasına vesile olsun diye onun hakkında yazılan yazıları, şiirleri, röportajları topladık, Hasan Aycın’ın güzel bir çizgisiyle başlayan bir kitap çıkardık. Böylece onu tanıyan onlarca insan olduğu da ortaya çıktı; çünkü Bahattin abi kendini göstermeyen bir insandı. Akif Emre’den Yusuf Kaplan’a, Ömer Lekesiz’den İhsan Süreyya Sırma’ya kadar farklı isimler Bahattin Yıldız hakkında yazılar yazdılar, biz de onları toparladık bu kitapta. Örneğin “Cahit Zarifoğlu, Bahattin Yıldız hakkında şiir mi yazmış!” diyenler oldu. Evet, 1983’te Bahattin Yıldız yaralandığında Cahit Zarifoğlu onun hakkında bir şiir yazmıştı.

Teşekkür ederiz bu sohbet için. Başka eklemek istediğiniz bir husus var mı?

Ben teşekkür ederim. Özellikle gençlere okumadıkları günlerde karanlıkta olduklarını belirtmek isterim. Her gün mutlaka şiir ve edebiyat kitapları, fikri kitaplar okumalarını öneririm. Okumanın zamanı da yaşı da yoktur. Her zaman yanımızda okunacak bir kitabın olması gerekiyor. Sanal âlemden ziyade kitaplarla hemhal olmanın çok daha önemli olduğunu düşünüyorum.

 

Yusuf Tunçbilek konuştu

Güncelleme Tarihi: 18 Mart 2016, 14:39
banner12
YORUM EKLE

banner19