Cemal Aydın ile 'Kuşların İlahisi' üzerine konuştuk

Cemal Aydın, Attar’ın eseri Mantıku’t Tayr'ı 'Kuşların İlahisi' adıyla Türkçeye kazandırarak önemli bir hizmette bulundu. Funda Özsoy Erdoğan, bu eser ve tercüme süreci hakkında Cemal Aydın ile konuştu.

Cemal Aydın ile 'Kuşların İlahisi' üzerine konuştuk

Biz onu çağımızın filozoflarından, öngörüsü ile yolumuzu aydınlatan Roger Garaudy’nin eserlerini Türkçeye kazandıran mütercim olarak tanıyoruz. Yine geçen yıl Mevlana’nın sohbetlerini içeren, aslında adıyla bile bize çok şeyler öğreten eseri Fihi Mâ Fîh’in tercümesini yaparak, bu eserin “Mesnevi” kadar önemli olduğunu hatırlattı bizlere. Kendi pek sözünü etmese de hâlâ büyüklere çok şeyler öğretmeye devam eden Antoine de Saint-Exupery’nin Küçük Prens’ini yakın zamanda tercüme ederek, dünyada ve Türkiye’de en çok çevirisi yapılan ve bu esnada maalesef ruhu öldürülen o harika kitaba, kitabın kahramanı Küçük Prens’e yeniden şahsiyet kazandırdı. Cemal Aydın, şimdi de 12. yüzyılın güçlü şairlerinden ve önemli sufilerinden Attar’ın, Mevlana gibi, Şeyh Galip gibi güçlü sufi şairleri etkilemiş olan eseri Mantıku’t Tayr'ı Türkçeye kazandırarak, önemli bir hizmette bulundu.

Kuşların İlahisi” adıyla Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları’ndan çıkan bu dev eserin tercüme ediliş aşamalarını, Cemal Aydın’ın tercüme ettiği bu eserle olan duygusal bağını ve bu alegorik eserin içeriğini konuşmak üzerine Türk Edebiyatı Vakfı’ndaki mekânında kendisiyle görüştük. Kuşların İlahisi’ni merkeze alarak yaptığımız bu sıcak sohbeti Dünya Bizim okurlarıyla paylaşmanın, hem eseri hem de mütercimini tanımak açısından faydalı olacağı kanaatindeyim.

Efendim, 12. yüzyılda yaşamış olan büyük sûfîlerden Attâr’ın Farsça kaleme aldığı en önemli eserlerinden Mantıku’t-Tayr’ı, “Kuşların İlahisi” adıyla Türkçeye kazandırdınız. 2016 yılının Ocak ayında Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları’ndan çıktı bu tercüme. Sizi, Türkçeye daha önce de pek çok defa tercüme edilmiş bu eseri çevirmeye iten sebepleri öğrenmek isteyecektir okurlarımız?

Küçük yaşlardan itibaren tasavvufî eserlere hep ilgi duyageldim. O yüzden Şark-İslâm klâsiklerinin tamamını okudum. Fakat daha ilk okumalarımdan itibaren beni rahatsız eden bir şey vardı, o şeyin ne olduğunu o zamanlar tam olarak anlayamasam da. Yıllar sonra, aynı eserleri Farsça, Arapça ve Fransızcalarından okuyunca anladım, o tercümelerde beni neyin rahatsız ettiğini: Kelimelerin yerli yerine oturmamasıydı, yazarın demek istediğinin okura anlayacağı şekilde aktarılamaması.

Size en basit bir misal vereyim. Fihi Mâ Fîh’te Mevlâna hazretleri şöyle der: “Allah’ın öyle yüksek dereceli velileri vardır ki Allah onları gayretinden gizler.” Buradaki “gayret”ten okur ne anlar? Şahsen ben anlamadım. Fransızcaya “kıskançlık” diye tercüme etmişler. Allah için kıskançlık sıfatı burada uygun düşüyor mu? Çok kafa yordum ve sonunda buldum, o kelimeyi öyle bir cümlede “üzerine titreme” olarak tercüme etmek lazım. Bu verdiğim örnek en basiti. Daha binlercesi sayılabilir. Kutsal kitabımızın mealleri de aynı özensizlikle yapılıyor. Edebî açıdan gerçek bir mucize olan Kur’ân, edebî incelik ve zarafetten çok uzak, son derece yavan ifadelerle dilimize aktarılıyor. Bütün Şark İslâm klâsikleri de aynı şekilde özensiz ve edebî zevkten mahrum bir üslûpla tercüme ediliyor. Edebiyatla haşır neşir olan mütercimler de var, fakat onlar da zaman harcayıp eserin tam hakkını verme yoluna gitmiyorlar.

Tek cümleyle: Şimdiye kadar yapılan Mantıku’t-Tayr tercümelerinin beni tatmin etmediğini ve yetersiz olduklarını gördüğüm için bu yeni çeviriyi yaptım.

Eserin çevirisi ne kadar zamanınızı aldı acaba?

Aslında 2005 yılında yarısına kadar yapmış, fakat çok değer verdiğim öğretim üyesi bir dostum bana bu eseri çevirmekte olduğunu söyleyince bırakmıştım. Yıllar sonra tekrar elime aldım. Bu arada Fransızcalarını, Osmanlı Türkçesine nazımla yapılmış çevirisini, Arapçasını okudum. Garaudy, kitaplarında Mantıku’t Tayr’dan çok söz ettiği için, bu eseri defalarca okuma ihtiyacı duydum. Dolayısıyla yılların emeği var desem yerinde bir söz olur. Tercümeye başlayınca işin içinden yaklaşık beş buçuk ayda çıktım, fakat eski emekleri de buna eklerseniz, çok zaman harcadım.

Bir çevirmenin, eserin ruhunu bozmadan, o eseri yeniden inşa ettiğini söyleyebilir miyiz?

Ciddi bir mütercim bir eseri, para hesabı yapmadan, kendi diline en iyi şekilde kazandırmalı. Böylesi bir çaba, sizin tabirinizle bir çeşit “yeniden inşa”dır. Attâr hazretlerinin âhirette karşıma çıkıp benden hesap sormaması, tam aksine orada kendisiyle karşılaşınca kollarını açarak beni bağrına basması için elimden geleni yaptım.

Sanırım bu, çok büyük bir sorumluluk olmalı bir mütercim için? Sonuçta size emanet edilen bir eser var ve o eserin DNA’sını bozmadan yeniden onu oluşturacaksınız?

Evet, bu bir vebal işidir. Değilse eserin ruhu ölür. Hele böyle mânevî bir eser, dikkat edilmezse özünü kaybeder. Hem yazara hem de okura haksızlık edilmiş olur. Ben tercüme konusunda Peyami Safa rahmetlinin şu sözünü kendime şiar edinmişimdir: “Mütercim, müellif kadar emek harcamamışsa o tercümeden hayır gelmez!”

Bir roman veya hikâye yazarı, eserini oluşturuş aşamasında çok defa karakterleri ile bütünleşir ve gerçek hayattan kopma noktasına varabilir. Siz de çerçeve bir hikâyesi olan bu şaheseri çevirirken, böyle bir bütünleşme yaşadınız mı?

Ben hiçbir zaman profesyonel mütercim olmadım, olmak da istemem. Hep amatör kaldım ve kalacağım. Bununla kastım şu: Bir eser beni sarıp sarmalarsa, beni tercüme et derse, tercüme ederim. Duygudaş olmadığım bir eseri kesinlikle çevirmem, istesem de çeviremem. “Kuşların İlâhisi” üst başlığını koyduğum bu esere gelince, pek çok yerini ağlayarak tercüme ettiğimi, tekrar ve tekrar gözden geçirirken de gözyaşlarımı tutamadığımı söyleyeyim. Bundan daha öte nasıl bir bütünleşme olur, bilemiyorum!

Mantıku’t-Tayr, daha önce dilimize “Kuş Dili”, “Kuşların Diliyle”, “Kuşlar Meclisi” adlarıyla çevrilmiş. Siz eserin çevirisinde “Kuşların İlâhisi” adını uygun görmüşsünüz. Eserin içeriğini tam olarak karşılıyor mu bu isim?

Attâr hazretleri eserine iki ad birden koymuş. Biri “Mantıku’t-Tayr” yani kuş dili, diğeri “Makâmâti’t-Tuyûr”, yani kuşların toplantısı ve o toplantıda yapılan konuşmalar. Fakat isim önemli değil, zaten Attâr hazretleri Kur’ânî bir ifade olan “Mantıku’t-Tayr” başlığını özellikle koyuyor. Çünkü bizim çavuş kuşu veya ibibik dediğimiz Hüthüd’ü, Hz. Süleyman’ın habercisi ve adı Kutsal Kitabımızda geçen bir kuş olduğu için seçiyor. Onu diğer kuşların şeyhi, yol göstericisi olarak kullanıyor. Normalde eserin içeriğini tam olarak karşılayacak başlığın “Kuşların Arayışı” olması gerekirdi. Burada Hakk’ı arayış söz konusu olduğu için ben üst başlık olarak “Kuşların İlâhisi”ni seçtim. Bu başlığı da sırf esere dikkat çekmek için kullandım. Çünkü insanımızın bugün (belki de Hz. Attâr döneminden çok daha fazla) böyle bir mânevî arayışa ihtiyacı var. Maddî çoraklık ve yapay hayat almış başını gidiyor.

Eserin giriş bölümünden öğrendiğimize göre Kuşların İlâhisi kitabının çevirisini Fransızcası ile Farsça orijinalinin karşılaştırmasını yaparak gerçekleştirmişsiniz. Orijinali Farsça olan bir eserin Fransızca çevirisi niçin önemliydi sizin için?

Fransızca dört ayrı çevirisi var, o kadar güzel dipnotlar düşmüşler ki eser çok daha iyi anlaşılır hâle gelmiş. Dört ayrı çevirinin birinin diğerinden üstün olması için gösterilen gayreti de dikkate alırsanız, yazarın hakkının verilmesinde onların payı büyük. Fakat ben Fransızca çevirileriyle yetinmedim, kapalı ve anlaşılmaz bir yer kalmasın diye zaman zaman Arapça ve Osmanlı Türkçesi ile yapılan tercümelere de başvurdum.

Eseri okurken 550’nin üzerinde dipnot görüyoruz. Mantıku’t-Tayr için ne ifade ediyor bu kadar zengin bir dipnot?

O dipnotlar olmadan Hz. Attâr’ın tam olarak ne demek istediğini anlayamazsınız. Bundan sekiz yüz sene önce yazılmış bir sûfî edebiyat şaheserini, o dönemde kullanılan remizleri, istiâreleri, mecazları ve daha neler ve neleri bilmeden nasıl anlayacaksınız? Eserin tam olarak anlaşılması, yanlış anlamalara meydan verilmemesi ve eserden yeterince mânevî hazzın alınması için o kadar dipnotu zorunlu gördüm. Aslında bir o kadar daha koyabilirdim, fakat eser çok hacimli hâle gelecekti, o yüzden bu kadarıyla yetindim.

Dipnotların içeriği hakkında bize bilgi verebilir misiniz?

Dipnotlar esere hak ettiği ve yazarın da kastettiği zenginliği katıyor. Bir okurum şunu dedi: Koyduğunuz dipnotlar bence eser kadar önemli! Bu ifade elbette abartılı, ama o dipnotlar gerçekten son derece bilgilendirici ve ufuk açıcı bir özellik taşıyor.

Peki, eserde gönderme yapılan ayetleri, hadisleri ve velilerin sözlerini dipnotlar aracılığı ile öğrenmemiş olsaydık, eseri okumalarımızda neyi kaçırmış olabilirdik?

Kuşların İlâhisi, insana Hakk’ın yolunu, o yola nasıl girileceğini ve o yolda sonuna kadar nasıl sebatla yürüneceğini öğreten bir eser. O yüzden kaynakların da elbette ilâhî kaynaklar olması ve o kaynaklara göre hareket eden kimseler olması gerekiyor. Yazarın îmâ ve işaret ettiği o kaynakları okur anlamazsa, ruhunda mânevî esintiler oluşmaz. Gönlü coşmaz. Yazarın demek istediği çok şeyden mahrum kalır. Verilen mesajı hakkıyla da kavrayamaz.

Mantıku’t Tayr’daki hikâyelerde tarihî şahsiyetlerin isimleri de geçiyor. Bu şahsiyetler üzerine de bilgiler veriliyor dipnotlarda değil mi?

Evet, çünkü o dönemin okurunun bildiği, ama günümüz okurunun çoğunun bilmediği önemli tarihî şahsiyetler onlar. Sadece isim olarak bırakıp geçseydim, pek çok okur esere yabancı kalırdı.

En çok adı geçen tarihi şahsiyet, galiba Gazneliler hükümdarı Sultan Mahmut ve onun kölesi olmuş. O hikâyelerde Sultan Mahmut ile ilgili öğrendiğimiz bilgileri, bir tarih kitabından öğrenmek sanırım pek de mümkün olmayacaktır?

Tarih kitaplarındaki Gazneli Sultan Mahmut ile tasavvufî eserlerdeki Sultan Mahmut arasında elbette benzerlikler var. Genel olarak bilgiler örtüşüyor, fakat iş yorumlamaya gelince çok büyük farklılıklar ortaya çıkıyor. Çünkü tasavvufî eserlerdeki Sultan Mahmut, çok derin mânevî anlamlarla yüklüdür. Tasavvuf kitaplarındaki hikâyelerde Sultan Mahmut ile kölesi arasındaki derin muhabbet, kul ile Allah arasındaki karşılıklı sevginin bir remzi olarak kullanılagelmiştir. Bu eserinde de yazar o hükümdarı bir sembol olarak kullanıyor. Tıpkı kuşları bizim nefislerimizin ve ruhlarımızın simgesi olarak kullandığı gibi.

Okurlarımız merak edeceklerdir: Eserin çevirisi kadar emek isteyen, hayli zaman almış olan bu dipnotların derlenme aşaması, çevirinin bitiminden sonra mı gerçekleşti, yoksa çeviri ile birlikte mi yapıldı?

Dipnotları çevirirken koydum. Çünkü çevirdiğim yeri öncelikle kendim anlayabilmek için hemen o konuda bilgi derleyebileceğim kaynaklara yöneldim. Bu hususta Fransızcaya yapılan son ve bol dipnotlu çevirilerden hayli istifade ettim. Tercüme bittikten sonra biraz ara verdim. Demlenmeye bıraktım. Sonra tekrar gözden geçirirken anlaşılmasında güçlük olur zannettiğim birkaç not daha ekledim.

Eserin başında yer alan epigraflar da dikkat çekici: Kur’an’daki Neml Suresi’nin 16. ayeti olan “Ey İnsanlar, bize kuşların dili öğretildi” cümlesinde Süleyman Peygamber’in o sözleri ve yine Yunus Emre’nin “Süleyman kuş dilin bilir dediler/ Süleyman var Süleyman’dan içerü” mısraları... Süleyman Peygamber’in kuşdili konuşması ile eser arasında kurduğunuz ilişkiyi okurlarımıza açıklarsanız çok seviniriz.

Yazarın bu eseri çıkış noktasından hareketle kaleme aldığını göstermem gerekiyordu. Eserin adı olan “Mantıku’t-Tayr”ın Kur’ân’da geçen bir ifade olduğunu okuyucu daha baştan bilsin istedim. Ardından da Hz. Süleyman’ın bu özelliğine, yani bütün mahlûkatın dilini bildiğine dikkat çektim. Yunus Emre’yi de Hz. Süleyman’ın o bilgiyi kendi gayretiyle değil Allah’ın lûtfuyla edinmiş olduğunu okura hatırlatmak için yâd ettim.

O hâlde, daha eserin sayfalarını çevirmeden bizi karşılayan bu epigraflar, bir anlamda sizin okurun eline verdiğiniz bir anahtar oluyor, diyebilir miyiz?

Elbette. Öncelikle okur rastgele bir hikâye kitabı okumayacağını anlasın istedim. Yazarın hangi remizleri kullandığını okuyucu önceden bilip görsün diye o anahtar ifadelere kitabın başında özellikle yer verdim. Eseri okuyucunun anlaması açısından onların konmasında büyük yarar vardı. O yüzden koydum.

Kitabın okurlara seslendiğiniz giriş bölümünde, bu eser üzerine söylediğiniz “insanı eski hâlinde bırakmaması ve onu gönül adamlığı yolunda ilerlemeye yönlendirmesi” sözleri, bizzat çevirmeni için de geçerli mi acaba?

Efendim, ilâhî esintilere kalbini inatla kilitlememiş, mânevî tecellilere açık olan kalp aynasını paslandırmamış herkes için o söz geçerlidir. Kuşların İlâhisi’ni herhangi bir edebiyat eseri imiş gibi okuyup geçen için o sözümüzün hiçbir geçerliliği yoktur. Attâr hazretleri ne diyor: “Bu kitap, bütün zamanların süsüdür; bu kitaptan seçkinler de nasiplenir, sıradan insanlar da.” Yeter ki bu eser, Allah sevgisiyle okunsun! O zaman herkes kısmetine düşeni alır, kimse nasipsiz kalmaz. Bu kitap Batılıları bile etkilediğine göre…

Şimdi buradan sonra Kuşların İlâhisi’nin sayfalarını açalım ve biz de bir yolculuğa çıkalım, eserin içindeki kuşlar gibi. Bu eserin alegorik bir yolculuk olduğunu, hikâyenin de tamamen alegorik olduğunu biliyoruz. Sizden duymak istediğimiz şu: Burada kastedilen yolculuk neyin yolculuğudur?

Hakk’a doğru bir yolculuk. İnsanın kendisini bilme yolculuğu. “Kendini bilen Rabbini bilir” düsturundan hareketle insanın iç âlemine doğru, kendi gönül dünyasında yaptığı derinlemesine bir yolculuk. Bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ımızı bulabilmenin yolculuğu. O’nun seveceği bir kul olmanın yolundaki yolculuk. Tek cümleyle: Allah’ın rızasını kazanabilmenin, o çok zahmetli ve çileli rûhî yolculuğu.

Yolculuğa çıkan kuşlar, yolculuk sırasında onlara kılavuzluk yapan Hüthüt kuşu ve kavuşmak istenilen kuşların padişahı Simurg, neyin sembolleri olabilir bu durumda?

Kuşlar, bizim bu dünyaya saplanıp kalmak isteyen nefsimizle, âhirete hazırlanmak gerektiğini her an bize fısıldayan ruhumuzun sembolleri. Simurg da elbette o Yegâne Sevgili’nin, yani Rabbimizin remzi.

Kitapta kuşların aşması gereken yedi vadi var; bu durumda bu vadiler de, sıralanışı da rastgele olamaz değil mi?

Kemâle, mânevî olgunluğa ermek hiç kolay olabilir mi? Allah’ı seviyorum demek kâfi mi? Sevdiğinin ispatı ne? Nefsinin her arzusunu yerine getir, Allah’ın buyruklarına sırt çevir, insanlar açlıktan ve çaresizlikten kıvranıp ölürken Firavunvari yaşa, sonra da kalk Allah’ı sevdiğini söyle… Yağma yok! Seviyorsan, Allah’ın emrettiği gibi güler yüzlü, cömert, affedici ve yardıma koşucu biri olmalısın! O vadiler de her yiğidin harcı değil. Hele dünyaya, makama, şehvete ve servete tapanların hiç harcı değil!

O vadilerden sonuncusu, fenâ’dan bekâ’ya ulaştıran kuşları, eserle bütünleşmiş biri olarak bize açıklar mısınız; sizin için ne ifade ediyor ve bizim için ne ifade etmeli?

Kâmil insan olmak diyeceğim, ama bunu burada böyle kısaca anlatmak, eserde anlatılan onca şeye haksızlık olur. O büyük yazarın yüzlerce sayfada anlatmak istediği o hâli ben iki satırla nasıl anlatabilirim? Okur onu biraz çile çekerek öğrensin. Bu bilgiler hap gibi verilemez.

Kuşların İlâhisi, Hz. Mevlâna gibi çok büyük bir sûfîyi de etkilemiş. Hatta kitabınızın arkasında da alıntı yaptığınız Mevlana’nın “Ben söz söylemede Şeyh Attâr’ın kulu kölesiyim / Ey dost, her ne söyledimse onu Attâr’dan duymuşum” sözleri, bir büyük ustaya saygıyı gösteren sözler midir, yoksa gerçekten Mevlâna’nın eserlerinde Attâr’ın etkisi var mı?

Elbette etkisi var. Pek çok hikâyeyi Hz. Attâr’dan almış. Fakat onları daha bir zenginleştirmiş ve geliştirmiş. İşin gerçeği şu: Büyük adamlar hiçbir zaman kendilerini büyük olarak görmezler. Daima bir başkasını, ustasını veya şeyhini kendisinden büyük olarak takdim ederler. Hz. Mevlâna, Hz. Attâr’ı aşmıştır, ondan çok daha ileriye gitmiştir. Fakat tevazusu ona böyle şeyler dedirtiyor. Gerçek büyüklük de budur zaten. Bir de o büyükler, Allah katında kimin daha makbul olduğunu bilemedikleri için, ustalarına hep sonsuz hürmetle yaklaşırlar.

Peki, Attâr’dan etkilenen Mevlâna, Şeyh Galip, Molla Cami gibi büyük sûfî şairler var; Attâr’ın eserlerini yazarken etkilendiği şahsiyetler var mı acaba, bilinen?

Kendisi bu eseri yazmadan önce konuyla ilgili bin kadar kitap okumuş. Bunların etkisi olabilir. Fakat falandan etkilenmiştir diye bir bilgiye hiç rastlamadım. Etkilendiyse bile, etkilendikleri ondan daha üstün olmasa gerek. Kendisi dev bir adam ve sûfî edebiyatında gerçek bir çığır açmış biri.

Sanırım Divan şairlerinin daha sonraki yüzyıllarda çok kullandıkları “pervane ile mum” imajı da ilk defa Attâr’ın bu eserinde kullanılmış. “Pervane ile mum” bu büyük sufi şairin buluşu değil mi?

Evet, “Hıristiyan Olan Şeyh” hikâyesi, Hz. Attâr’ın buluşu olduğu gibi, “pervane ile mum” benzetmesi de onun buluşu. Bu konuda derin bir araştırma yapmış değilim, fakat okumalarımdan öğrendiğim, bunun tamamen ona ait bir buluş olduğu. Müthiş bir imaj, müthiş bir buluş. Sadece kendisinden sonraki şairleri etkilemekle kalmıyor, büyük Alman şairi Goethe’yi bile büyülüyor. Goethe, “Doğu-Batı Divanı” adlı eserinde yer alan ve “Alevler içinde ölmenin özlemini çeken canlıyı övmek istiyorum.” diye başlayan bir şiirinde bu imaja geniş yer veriyor.

Bu eser için Hallâc-ı Mansur’un “Ene’l-Hak” ifadesinin mesneviye dönüşmüş hâli demek mümkün müdür?

Bunu güzel yakalamışsınız. Sizi tebrik ederim. Eserin sonunda otuz kuşun Simurg’la bütünleşmesi sizin bu tespitinizi haklı çıkarıyor.

Türk edebiyatı tarihinde de bu büyük eserden sanırım etkilenmiş, ona nazire yazmış Ali Şîr Nevâî var; Divan şairi Gülşehri var ki, aynı isimle, aynı konu üzerine, Simurg’u bulmak için yola çıkan kuşları anlattığı Osmanlıca yazılmış bir mesnevisi var. Gülşehri’ye Attâr’dan iki yüz yıl sonra bu eseri Osmanlı Türkçesi ile yeniden yazdıran güç ne olabilir acaba?

Hz. Attâr hazretlerinin dehâsı. Günümüzde bile Kuşların İlâhisi kitabını bizim kültür ve medeniyet havzamızdan olmayan Batı dünyasına bile defalarca çevirten bir dâhiyle karşı karşıyayız. Kitapta “Hıristiyan Olan Şeyh / Şeyh-i San’ân Hikâyesi”ni okumuşsunuzdur. O ve onun gibi nice hikâyeleri yazabilen bir dâhidir Hz. Attâr. O yüzden elbette taklit edilecektir.

Burada bir acımı sizlerle paylaşayım: Batı klâsikleri emin olun Şark İslâm klâsiklerinin topuğuna erişemez! Fakat çocuklara, gençlere ve geniş halk kesimlerine onları hakkıyla sunamıyoruz ve kitleleri Batı’nın çerden çöpten eserlerine mahkûm ediyoruz. Bir Shakespeare’i neredeyse bebeklere bile tanıtıyor İngilizler de, bizler dünya çapında bir dâhimiz olan Fuzûlî’yi gençlerimize takdim edemiyoruz. Onun eserlerinden hareketle çocuk kitapları vesaire yapamıyoruz. Ne acı!

Kitapta çok derin sözler yer alıyor. Bunlar bazen eserin içinde yer alan hikâyelerle bazen de Hüthüd’ün dilinden aktarılıyor. İlim üzerine söylenen şu söz hayli ilginç: “İlim, bir niyeti, bir amacı olmayan, ufku dar insanlar yüzünden hareket kabiliyetini yitirdi.” (s.307) Sanki hâlâ geçerliliğini koruyor bu söz; bu tür insanlara günümüzde “bilgisi var, ilmi yok” demek daha mı doğru acaba?

Size katılıyorum. Sadece ben, “bilgisi var” demek yerine, “malûmatı var” demeyi tercih ederim. Malumatfuruşluk almış başını gidiyor. Derin tefekkürden mahrum, ağzı laf yapan insanlarla karşı karşıyayız. Bir kendini pazarlama dünyası çıktı karşımıza. Kendini satmasını bilen köşeyi dönüyor. Aşırı dünyevileşmenin bir sonucu bu. Elbette o tespit geçerliliğini koruyacak, çünkü insan dün neyse bugün de o. Onlardan olmayalım diye dua etmeliyiz.

Yine kitapta geçen “Başkalarının hataları konusunda kılı kırk yarıyorsun da, kendi ayıpların söz konusu oldu mu kör kesiliyorsun!” (s.265) sözündeki uyarı, evrensel insanlık hâllerine de gönderme değil midir?

Mantıku’t-Tayr’ın hemen hemen bütün dünya dillerine çevrilmesinin de hikmeti burada değil mi sizce? Çünkü Attâr hazretleri, hepsi de Allah’ın kulu olan bütün insanlığın psikolojisini yakalayabilmiş bir dâhi. İnsanoğlunun mayasında bu var. Kendisi her zaman sütten çıkma ak kaşıktır!

Kitapta zaman zaman Attâr, kendine de sesleniyor aslında “Ey Attâr” diyerek. Hüthüd’ün kuşlara seslenişi ile Attâr’ın “sen” dilini kullanarak kendine seslenişi, bize, tevhid’e, yani tek bir varlığa, cüz’den kül’e doğru bir gidişin yol haritasını mı veriyor acaba?

Eser zaten baştan sona sizin ifade ettiğiniz bu konuyu işliyor. Büyükler, her şeyden kendi nefislerini hesaba çekerler. En ağır tenkidi kendilerine yaparlar. O yüzden Attâr hazretleri de zaman zaman dönüp kendisini haşlıyor ve nefsini bir güzel paylıyor.

Sanki ortak insanlık hâllerini, o büyük resimdeki beşer psikolojisinin izdüşümünü de bir anlamda Kuşların İlâhisi’nin sayfalarında görüyor gibiyiz.

Çeşitli dillere sadece tercüme değil adaptasyonlarının yapılması ve hatta piyes hâline getirilerek pek çok ülkede oynanması bunun apaçık ispatı değil mi sizce? Türkiye’de, Arjantin’de, her nerede olursa olsun insan aynı insan. Aynı çamurdanız. Aynı balçıktan yaratılmışız. Zaten evrensel eserler, evrensel insana seslenebilen eserler değil midir?

Galiba insan, nerede olursa olsun bir iç yolculuk yapıyor hayatını anlamlı kılmak adına ve beslendiğimiz ana damar da “aşk”a götürüyor bizi. Kuşların İlâhisi’nin özünü “ilâhî aşk” diye özetlersek, doğru olur mu?

Efendim, Mesnevî’nin girişinde “Dinle neyden…” diye başlayan mısraları hatırlarsanız, bizler, bizler dediysem bütün insanlık, o ney gibi inlemekteyiz. Biz Bezm-i Elest’te Rabbimizin tarifi imkânsız o güzelim sesini duyduk. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” sözünün sadece sorusuna ve verilen cevaba takılıp kalmayalım. Onun seslendirilişini de düşünelim. Ruhlarımız o âlemde ilk defa o sesi duydu, o güzelliği tarif edilemez, hoşluğu dillendirilemez sesi duydu. O sesin büyüsü bizim ruhlarımızda hâlâ canlılığını koruyor. O yüzden ruhlarımız o sese tekrar kavuşma şevk ve heyecanıyla yanıp kavruluyor. Elbette sizin ifadenizle “ilâhî aşk”tır söz konusu olan.

Sizin kitaptaki ilk dipnotunuz da “aşk” kavramı üzerine “Aşk, varılması imkânsız denecek kadar güç olan bir varlık ve güzellik için duyulan bitmez, tükenmez arzu ve bu arzuyu taşımaktan hissedilen acı zevktir” şeklinde yaptığınız bu tanım, nasıl da taşları yerine oturtan bir aşk tanımı olmuş! Sahi, acısından zevk alınan tek duygu aşk duygusu mudur acaba?

Onu âşıklara sormak lazım. Alacağımız “evet” cevabı da belli, hem de besbelli. Rahmetli Fethi Gemuhluoğlu, burs için gelen üniversite öğrencilerine “Sen hiç âşık oldun mu?” diye sorarak çoğunun yüzünün kıpkırmızı kesilişine bakar, çoklarının yüreklerinin sızlayışını yüzünden ve gözlerinden okurdu. Çünkü o rahmetli, insana olan aşkın, insanı Allah aşkına götürecek çok önemli bir vasıta olduğuna inanırdı. Öyle bir çileyi çekmiş gence, aşk acısını tatmış olana bir başka gözle bakardı.

Kitapta yer alan pek çok hikâyede anlatılmaya çalışılan hâl dili, aslında evrensel insanın hâl dili; geçmişte ve bugün hâlâ devam eden. O hâlde, Kuşların İlâhisi gibi eserler için zamandan ve mekândan münezzehtir, diyebilir miyiz?

Başka ne diyebiliriz ki? Kaynağını Kur’ân, hadisten alan ve bu iki kaynağa yürekten bağlı insanların eserleri zaman ve mekân nedir bilmeyen eserlerdir. Bütün çağlara seslenirler. İlâhî seslenişlerin hepsi İlâhımızdan geldiği için, kesinlikle zaman ve mekân sınırlarından âzâdedirler. Fakat daha önce de söyledim, bu tür eserlerin kadrini ancak güzel bir gönüle sahip olanlar bilirler.

Kitabın giriş bölümünde olduğu gibi bitiminde de bir açıklama yapmak ihtiyacı duymuşsunuz, “Müslüman Zengin Olmalı” başlığını kullanarak. Nedir sizi eseri okumayı bitiren okura böyle bir seslenme, açıklama yapma ihtiyacına iten?

Bazıları İslâm’da as'lolanın bir lokma bir hırka olduğunu zannetmesinler diye o notu düştüm. Zengin ol, ama müşrik olma! Müşriklik Lât, Menât ve Uzzâ gibi putlara tapmak değildir bugün. Günümüzde müşriklik, servetini ilâh gibi görmek, ona hâşâ Allah’a sarılmaktan çok daha fazla sarılmaktır. Dünyanın en zengini olacaksın, ama asla malına hak ettiği değerden fazlasını vermeyeceksin! Allah Kur’ân’da dikkat edin “Verdiğimiz rızıktan verin!” buyurur. Zenginliği veren Allah’tır. Sen kazanmadın. Sen sadece âletsin! Âlet olduğunu bil, ona göre hareket et! İslâm için, Allah için gerekli olan harcamayı yapman şartıyla istediğin kadar servet sahibi olabilirsin! Hz. Attâr’ın fakrı övüşünü, bazı okuyucular yanlış değerlendirebilirler korkusuyla o hatırlatmayı yapma ihtiyacı duydum.

Benim gibi başka okurlardan da merak edenler vardır; tasavvuf ehli olmak için Kuşların İlâhisi gibi bir kitap da bir mürşidin yerini alabilir mi acaba?

Eskiden büyük bir şeyh efendiye sizin sorunuza benzer bir soru sorulmuş, o da eski mürşitlerden günde birkaç sayfa okunmasını tavsiye etmiş. Onun sözüne bakarak ve günümüzdeki laf cambazı ve İblis yoldaşı sahte ve sahtekâr şeyhleri de göz önünde bulundurarak neden olmasın derim.

Aslında sizi okurlar, Roger Garaudy’nin eserlerini Fransızcadan Türkçeye kazandıran mütercim olarak tanıyorlar. Bu eserlerin çevirisindeki titizliğiniz, okuyanların da malumu. 2015 yılı başlarında Fîhi Mâ Fîh’i de en anlaşılır ve en fazla haz alınır bir şekilde dilimize aktarmıştınız. Son olarak İslam klâsiklerinin şahı kabul edilen Mantıku’t-Tayr’ı kazandırdınız Türkçeye. Acaba elinizde tercüme edilmeyi bekleyen hangi eser var diye sorsam?

Efendim, eğer nefsim beni kandırmıyor ve şeytanım bana bir oyun etmiyorsa, ben hem Mevlana’nın Fîhi Mâ Fîh’ini, hem de Attar’ın Kuşların İlâhisi’ni, Allah’ın rızasını kazanayım ve okurlar bu güzel eserlerden hakkıyla istifade edebilsinler de onların da dualarını alayım diye çevirdim. Aslında yıllardır ben Garaudy’nin “Geleceği Müjdeleyen 60 Eser / Batı Resminin Yedi Yüzyılı” adlı şaheserini çevirmeyi düşünüyorum. Ama hiç beklenmedik bir şekilde karşıma bu tür mânevî eserler çıkıveriyor ve hep erteliyorum. O yüzden bekleyip görelim. Yarın ola, hayır ola...

 

Funda Özsoy Erdoğan konuştu

Güncelleme Tarihi: 23 Şubat 2016, 16:54
YORUM EKLE
YORUMLAR
attar
attar - 3 yıl Önce

türkçemize böyle güzel bir eseri kazandırdığı için cemal aydın'a öncelikle teşekkür ederim. kitabı okurken hiç yorulmuyorum. kötü tercümeler genelde yoruyor beni ama bu kitapta kullanılan dil günümüze ait. dip notlar kitabın işlevini arttırıyor, adeta yol gösteriyor size. tasavvufa dair bilgisi olmayanlar için muazzam temel bir kitap olmuş.hikaye bizim hikayemiz, gençlere hediye edip, tavsiye etmeliyiz bence.

isa kocakaplan
isa kocakaplan - 3 yıl Önce

attara şükran, Cemal Beyin emeklerine sonsuz teşekkürler. Funda Hanıma kılı kırk yaran soruları için tebrikler. Son zamanlarda okuduğum en güzel konuşma...

Ahmet Ç.
Ahmet Ç. - 1 yıl Önce

Dipnotlardan oldukça rahatsızım, bu bir tasavvuf eseri ama yer yer ilkokul talebesi için bile fazla gelecek açıklamalara gidilmiş. Mütercim neredeyse yazarın önüne geçmek istiyor bazen, kendince şerhler getiriyor, okuru rahat bırakmıyor. Bendeki intiba budur efendim.

banner19

banner13