Cemal Aydın: “Edebî Türkçeyi bilmeyenler, asla ve kat’a edebî eserleri tercüme edemezler.”

"Tercüme konusunda benim kılavuzum Peyami Safa’nın şu uyarısıdır: 'Bir mütercim, müellif kadar çile çekmemişse, o eserden hayır gelmez!' Kitap tercüme edeceklere tavsiyemse şu: Kitap tercümesini para kazanmak için değil, bir ideal için yapsınlar, aksi taktirde bir değil defalarca hayal kırıklıklarına uğrarlar." Hacer Yeğin'in söyleşisi.

Cemal Aydın: “Edebî Türkçeyi bilmeyenler, asla ve kat’a edebî eserleri tercüme edemezler.”

50 yıla varan mütercimlik serencamınızda hem Şark klasiklerine hem de Batı’nın önde gelen kalemlerine yer verdiğinizi görüyoruz. Fransız ve Roman Dilleri Edebiyatı sizin asıl alanınız olmakla birlikte sarkacın bu geniş salınımında Doğu/Batı edebiyatı farkına dair neler söylersiniz?

Batı edebiyatı dünyayı ve dünya hayatını önceleyen, insanın mânevî yönüne pek hitap etmeyen bir edebiyattır. Dolayısıyla Batı edebiyatının eserlerini bir kere okusanız, kolay kolay ikinci kere okuma ihtiyacı duymazsınız. İslâm dünyasının edebî eserlerinden hiçbirini okumamış olanlar belki o tür eserleri defalarca okuyabilirler. Doğu edebiyatından kastınız zaten İslâm dünyasının eserleri olduğuna göre, bu eserler insanın hem dünya hem de âhiret saadetini esas alan eserlerdir. O yüzden bu eserleri tekrar tekrar okur ve zaman zaman okumak istersiniz. Allah diri/hayy ve O’nun sözü de hep canlı olduğu ve canlı kaldığı için Allah’ın rızasını esas alarak yazılan İslâm dünyasının edebî eserleri, okuru capcanlı tutar. Okurun canına can katar. Dünyasını ve âhiretini güzelleştirir ve ruhunu kanatlandırır.  

Roger Garaudy’nin 20’yi aşkın eserini (en son Timaş Yayınları tarafından yenilenen baskılarıyla) Türkçeye aktarmış bulunuyorsunuz. Kendisiyle ve eserleriyle kurduğunuz ünsiyetten bahseder misiniz?

Garaudy gerçek anlamda bir insanlık dervişiydi. “Dünyanın en ücra bir köyünde Nobel alabilecek kabiliyette bir çocuk, ailesinin yoksulluğu yüzünden okuyamamışsa, bunun sorumlusu sadece o köy, o ülke değil, bütün bir insanlık toplumudur!” görüşünde olan bir dervişti. Haksızlığa meydan okuma bakımından da dört dörtlük bir Don Kişot’tu, zulümle mücadelede gözünü budaktan esirgemeyen bir yiğitti, korku bilmez bir kahramandı. Biz Müslümanlara ise, “Bir zamanlar Atlas Okyanusu’ndan Çin Denizi’ne kadar uzanan sahaya bir asırda yıldırım hızıyla yayılan İslâm’ın o yayılış enerjisi neden kayboldu? Çünkü siz Müslümanlar atalarınızın ocağına sahip çıkmayı, o ocağın küllerine sımsıkı sarılmak zannediyorsunuz! Hayır, o ocağın alevlerini canlandırırsanız, işte o zaman atalarınızın ocağına sahip çıkmış olursunuz! Dört mezhebin imamlarının tarım toplumuna uygun fetvalarını değil, onların meselelerin çözümü için kullandıkları metotları alın ve günümüz toplumu için bir 21. yüzyıl fıkhı yapın! Yapın ki İslâm meşalesi bütün kıtaları aydınlatsın ve dinsizliğe doğru savrulan insanlık İslâm’a, Allah’ına koşsun!” diye sesleniyordu. Birçok eserindeki çağrısı, uyarısı buydu. O yüzden ben hem kendisinin dostu oldum, vefatına kadar her sene bir kere ziyaretine gittim hem de eserlerini elimden geldiğince kusursuzca tercüme etmeye önem verdim. Çünkü gençlerimizin, düşünürlerimizin ve ilâhiyatçılarımızın Garaudy gibi çok güçlü bir düşünürü ve eylem adamını hakkıyla tanımaları gerekiyordu.

Yine Müslüman olup “Havva” adını alan Eva de Vitray-Meyerovitch’in İslâm’ın Güleryüzü adlı eserini ve diğer birkaç kitabını çevirdiğinizi biliyoruz. Bu türlü yeni pencerelerden İslâm’a bakmanın nasıl bir niteliği haiz? Onların taze enerjisini ve Müslüman olmanın neşesini eserlerini çevirmek suretiyle aktarma tecrübenizden bahseder misiniz?

Havva Hanım, bizim gibi ailesi ve çevresi Müslüman olduğu için bedavacı ve emeksiz, daha doğrusu taklitçi bir Müslüman değil, araştırarak, emek vererek, ağır çileler çekerek Müslüman olmuş biriydi. Onun bu acılarını ve katlandığı zahmeti bildiğim için bahsettiğiniz kitabını tercüme ederken kendimi tutamamış çok yerinde gözyaşlarıma hâkim olamamıştım. Onunkisi taklidî değil, tahkikî bir imandı. O yüzden kendisini çok sevdim.

Mevlâna (Fîhi Mâ Fîh), Attâr (Mantıku’t-Tayr/ Kuşların İlâhisi) ve İbn Hazm (Güvercin Gerdanlığı/Kurtuba’ya Ağıt) başta olmak üzere Şark-İslâm klâsiklerinin önde gelen eserlerini çevirdiniz. En son Sadi-i Şirâzi’den Bostan ve Gülistan’ını tercüme ettiniz. Sufi Kitap'tan çıkan bu esere dair neler söylemek istersiniz?

Sözünü ettiğiniz bu eserlerin her biri Batı dünyasının en önde gelen dünün ve bugünün fikir ve sanatçılarını hayran bırakan eserlerdir. Dün Goethe, Victor Hugo, Lamartine gibiler, zamanımızda da onlar çapında pek çok insan İslâm’ın güzelliğini yukarıdaki ve benzeri eserleri okuyarak öğrendi. Çünkü bu eserler Batı dillerine edebî bir çeşniyle sunulmuştu, sunuluyor. Bizde ise aynı eserler maalesef aynı etkiyi uyandırmıyor, neden? Çünkü mütercimler tercümelerine yeterince emek sarf etmiyor, edebî bir çeşni katmıyor, katamıyorlar. Edebî Türkçeyi bilmeyenler, asla ve kat’a edebî eserleri tercüme edemezler. Ederlerse ortaya harcıâlem bir kitap çıkar. Ben bu tür eserler herkes tarafından sevilerek okunsun diye elimden geleni yaptım. Tercüme konusunda benim kılavuzum Peyami Safa’nın şu uyarısıdır: “Bir mütercim, müellif kadar çile çekmemişse, o eserden hayır gelmez!” Bu ne demek? Yazar o eseri yazarken ne kadar emek vermişse, senin de o kadar emek verip zahmete katlanman gerek. En iyisini ben yaptım iddiasında değilim, fakat yarın mahşerde yazarın yakama yapışmaması için elimden gelenin azamisini yaptım.

Hem eserin anlam bütünlüğü ve anadil yetkinliğinin hem de kurmaca büyüsünün korunduğu çeviri metinlere tesadüf etmek kolay olmuyor. Bu eserde de diğerlerinde olduğu gibi oldukça yalın ve güzel bir dille karşılaşıyoruz. Sizin çeviri usulünüzün farklılıkları nelerdir, okurlar neden sizi tercih etsinler? Kendi dilinizden öğrenebilir miyiz?

Ben bir eseri tercüme etmeden önce en az bir kere, bazen birkaç defa baştan sona özenle okurum. Her bölümü tercüme ederken de o bölümü tekrar okurum. Böylece eserde yazarın ne demek istediğini yeterince anlamaya çalışırım. Dilim edebî dilden uzaklaşmasın diye de sık sık edebî eserler, edebî makaleler, edebî köşe yazılarını okurum. Uzun yıllar öğretmenlik ve bir ara da gazetecilik yaptığım için okurun anlayabileceği cümleleri kurmayı büyük ölçüde başarırım. Nitekim benim Mukaddime tercümemi okuyan bir değil, birkaç tane öğretim üyesi ve onlar çapındaki dostlarım bana “İlk defa Türkçe bir Mukaddime okuduk!” dediler ki bu benim için en büyük mükâfattır.

Sadi-i Şirâzi hem Doğu’da hem Batı’da asırlardır geniş halk kitleleri tarafından okunup benimsenmiş ve zaman/mekân aşıp gelmiş bir etki alanına sahip. Şiir ve nesirlerinde biraz Yunus Emre’nin tadını alıyoruz. Sizin kendisine ve üslubuna dair görüşleriniz nedir?

Şeyh Sadî Hazretleri’nin “Bostan ve Gülistan”ı bizzat yaşayıp gördüklerinden hareketle kaleme aldığı, bir bakıma hatıralarından oluşan bir eser olduğu için okuyucusunu her dönemde etkilemiş ve etkilemeye de devam ediyor. Çünkü insanlar Bostan ve Gülistan’ı okurken sık sık kendinden, kendi yaşadıklarından bir şeyler bulur. O yüzden yazarın içtenliğini bizzat görür. O eserde sadece İslâm dünyasının insanının değil, bütün Âdemoğullarının macerası vardır. Yunus Emre tespitiniz çok güzel. Evet, Yunus Emre benzeri bir söyleyişe, insanı sarıp sarmalayan bir ifade gücüne sahiptir. Çok hoş, çok tatlı bir anlatışı ve berrak bir dili vardır.  Allah aşkıyla dopdolu bir yüreği olduğu için de insanlara hem Allah’ı sevdirir hem de onları dert ve gamlarından uzaklaştırır. Eseri, gerçek anlamda gönüllere ferahlık ve huzur veren bir özellik taşır. Onun “Bostan ve Gülistan” kitabı, kederler ve ıstıraplar içinde kıvranan okuruna “Bu da geçer yâ Hû!” dedirtir. Bu da ruhî huzur ve sükûn için en büyük ilâçtır bence.

Eser üretimine henüz başlayan ve nitelikli üretim için nitelikli okumalar yapmak isteyen genç arkadaşlarımız için okunmasını tavsiye ettiğiniz kilometre taşı diyebileceğiniz yazar ya da eserler var mıdır?

Bu konuda şu kadarını söyleyeyim, gerisini sizin okurunuz rahatça anlar: Batı dünyasının hiçbir güçlü yazar ve düşünürü yoktur ki Tevrat, Zebur ve İncil’i ve Batı’nın klasikler dediğimiz bütün eserlerini okumuş olmasın! Kitap tercüme edeceklere tavsiyemse şu: Kitap tercümesini para kazanmak için değil, bir ideal için yapsınlar, aksi taktirde bir değil defalarca hayal kırıklıklarına uğrarlar, çünkü benim öyle arkadaşlarım oldu.

Medeniyetimizin birikimini hem anlamak hem de çağın teçhizatıyla yeni nesillere aktarabilmek adına dile dair almamız gereken önlemler sizce nelerdir? Sürüp giden kültürel miras tartışmalarında dikkat etmemiz gereken unsurları bir de sizden duymak isteriz.

Osmanlı Türkçesini bilmeyen kimse yarınlara kalıcı eserler bırakamaz. Uydurma kelimelerle yazılan kitaplar, sel yatağına veya kaygan kumlar üzerine inşa edilen binalar gibidir, er ya da geç yıkılıp yok olmaya mahkûmdur. O yüzden eser ortaya koymak isteyen herkesin çok sağlam bir dili ve üslûbu olması gerekir.

Teşekkür ederim.

Söyleşi: Hacer Yeğin

Yayın Tarihi: 22 Ağustos 2022 Pazartesi 13:00 Güncelleme Tarihi: 23 Ağustos 2022, 15:35
YORUM EKLE
YORUMLAR
Şerif Simavi
Şerif Simavi - 2 ay Önce

Nefis bir röportaj. Teşekkürler.

Mustafa Gül
Mustafa Gül - 2 ay Önce

Roger Garaudy'ı Türkiye'ye tanıtan ve sevdiren adam: Cemal Aydın

banner19

banner36