banner16

Celaleddin Çelik: Elimde Kalem Yoksa Okumak Nerdeyse Bir Zulüm Halini Alıyor

''Kitaplarda izler bırakmayı seviyorum, bu izin sabit olması da beni rahatsız etmiyor. Kitabın oldukça şahsi bir eşya olduğunu düşünürüm, okuduklarımın zihnimde birikmesi gibi sayfaların da beni notlarımla, altını çizdiklerimle, bazen de yazarı protesto eden ünlemlerimle ve itirazlarımla dolu olması bence çok güzel.'' Celaleddin Çelik'le kitaplar, okuma eylemi, müzik ve tatil anlayışı üzerine konuştuk.

Celaleddin Çelik: Elimde Kalem Yoksa Okumak Nerdeyse Bir Zulüm Halini Alıyor

Dünyabizim Kitap Söyleşileri'nin ikinci misafiri Celaleddin Çelik. İstanbul Şehir Üniversitesi Mimarlık Bölümü'nde mimarî proje dersleri veren Celaleddin Çelik,  TRT Haber'de yayınlanan "Gelenekten Geleceğe" programından tanıdığımız kıymetli bir isim. Sözü kendisine bırakalım:

Şu an başucu kitaplarınız hangileri? Döne döne okuduğunuz kitaplar var mı? Tabii niçin bunlar?

Elimin altında, başımın ucunda, masamın üstünde tutmaya çalıştığım kitapların belirli aralıklarla listesini yapıp bunların zaman içinde nasıl değiştiğini görmek isterdim. Şu an masanın üzerinde, okumakta olduklarıma bakıyorum, Gören Göz İçin Fikret Muallâ (Abidin Dino), Rüya, İnşa, İtiraz (Uğur Tanyeli), İslâmî Bahçeler ve Peyzajlar (D. Fairchild Ruggles), Şeyh Gâlib Divânı, Aşk Olmayınca Meşk Olmaz (Cem Behar), İslam Sanatı (Titus Burckhardt) ve Mimarlık Üzerine (Vitruvius) var.

Fethi Gemuhluoğlu’nun Dostluk Üzerine’sini gözümün önünden hiç ayırmıyorum sanırım. Epiktetos’un, Louis I. Kahn’ın ve Turgut Cansever’in yazıya alınmış sohbetleri de döne döne okuduğum metinlerden. Sanırım bunları seçmemde hikmete ve insana mümkün olduğunca doğrudan temas etme arayışı da var.

Çalışırken, yolculuk yaparken veya okurken ne tür müzikler dinlersiniz?

Müzik zihnimi ve ruhumu her an çalıştıran, yoğun bir aktivite. Açıkçası herhangi bir şeyle meşgul iken, ayrı bir düzlemde zihnimin bir yarısı da müzikle ilgilenir. Bu elimde olmayan, başa çıkamadığım bir durum; alıştığım, yadırgamadığım da bir şey. Ortamda müzik yokken müzik dinlemek, kulaklarımızın içindeki küçük bir kulaklıkla artık mümkün. Ama benim kulaklığım kafamın da içinde. Bu görünmez müzik çalar genişçe diskografisinden seçtiği bir temayı genellikle “repeat one” modunda, devamlı döne döne çalar, ağırlaştırır, hızlandırır, tahlil eder, ama hiç susmaz. Onun için diyebilirim ki, müzik dinlediğim ve dinlemediğim anlar hakikatte çok da birbirinden ayrılabilir şeyler değil.

Gerçekten titreşen frekanslarla müziği en yoğun dinlediğim yerlerden biri otomobilin içi. Yalnız başıma araba kullanırken çok kaliteli bir müzik dinleme tecrübem oluyor. Hele de aşinası olduğum güzergâhlarda düşünmeden, reflekslerle hallettiğim bu iş, zihnimi müziğe verip ondan başka bir şeye odaklanmadan istediğim ses şiddeti ile dinleme imkânı veriyor. Seyahatler; ciddi müzikleri ciddiyetle dinlediğim, çoğu şeyi ezberlediğim zamanlar.

Her sanatın olduğu gibi müziğin de hazmı kolay, kulaktan emildikten sonra çok derine inmeyen, “tüketici dostu” olanları var. “Kulağa hoş gelen” tanımı ile anılan bu müzikler kolay kavranan, hızlı tüketilen ve çabuk unutulan yüzeysel duyguların insanı yormayan seslerinden ibaret. Ama bunun aksine her ciddi müziğin taşıdığı bir şey var, yüksek duyguların soyut ifadesi olan bu sesler; yüklü bulutlar gibi gelir, yağmurunu yağdırdığında altında kuru kalmak mümkün olmaz. Böyle müzikleri fon müziği yapmak, okurken dinlemek pek yapabildiğim şey değil. Kitap okurken Küçük Mehmed Ağa’nın Şevkutarâb takımını da, Arvo Pärt’in Festina Lente’sini de, Muhammed Rıza Şeceryan’ın Ba Man Sanama’sını da dinleyemem. Bunlar beni başlı başına meşgul edecek, ruhumu esir alacak sesler. O eserler birer âlem; o âleme, onun âhengine girmişken aynı anda başka bir seyahate daha çıkmak mümkün değil. Fon sineması, fon edebiyatı olamayacağı gibi böyle müziklerden fon müziği de olmuyor.

Çalışırken ise kreatif işleri ilhamla besleyen müzikleri odaya doldurmaktan çekinmem. Bunlar zaten çalmasa da zihnimin içinde dinlediğim müzikler, yüksek sesle dinlemek dikkatimi dağıtmaz. Kreatif bir çalışma yaparken müzik yoksa ofis biraz kuru gelir bana. Oruçluyken kulaklarımı doldura doldura müzik dinlemenin orucu zedelemiyor olması bendenizi içten içe biraz şaşırtır, biraz da mahcup eder.

Nasıl okumayı severseniz? Sizin için ideal bir okuma biçimi ve ortamı var mı?

Okurken olmazsa olmaz diyeceğim en önemli şey, elimde bir kalem olması. Her ortamda, her ışıkta (cep telefonu feneri ile dahi) okuduğum olur; ama elimde kalem yoksa, o okuma neredeyse bir zulüm halini alıyor. Çatal kaşıksız yemeğe oturmak, ayakkabısız sokakta kalmak, kılıçsız cenk meydanına inmek gibi neredeyse… Kurşun kalem en sevdiğim, ama -çok tercih etmesem de, mecbur kaldığımda- dolmakalemi kullanmaktan da çekinmem açıkçası. Kitaplarda izler bırakmayı seviyorum, bu izin sabit olması da beni rahatsız etmiyor. Kitabın oldukça şahsi bir eşya olduğunu düşünürüm, okuduklarımın zihnimde birikmesi gibi sayfaların da beni notlarımla, altını çizdiklerimle, bazen de yazarı protesto eden ünlemlerimle ve itirazlarımla kaydediyor olması bence çok güzel.

Dijital ekranlardan okumaya henüz alışamadım. Bu noktada kendime ben de kırgınım, kim ne derse desin geleceğin basılı materyalde olmadığını görüyorum. Buna rağmen bir sayfayı aşan metinleri bile hâlâ çıktı alıp okurum. Bu alışkanlığın başta zikrettiğim “kalemle okuma" pratiği ile ilişkili olduğunu düşünüyorum. Biraz mimarlık mesleğinin de etkisiyle, kâğıda temas, yer yer de müdahale alışkanlığını devam ettiriyorum. Mimarlık mektebinden mezun olana kadar bütün çizimlerimizi elle yaptık, benim için kâğıt, mürekkep, kalem, boya ve diğerleri yazı çizi işiyle bütünleşmişti. Bu sebeple Kindle, Kobo, Calibro cinsi dijital bir okuyucum yok.

Okuma eyleminin ve tabiatıyla kitabın hürmete lâyık, neredeyse kutsal bir tarafı olduğuna inanırım. Abartılı bulmayın, hemen her eşya hürmete layık bence. Cansız görünen şeylerin de birer şahsiyeti var, hele kitabın. Canlıya hürmetin göz ardı edildiği bir devirde bunu söyleyeni meczup ilan ederler, duyar kasıyor diye linç ederler. Ama rahmetli Mehmed Serhan Tayşî’den nakledeceğim, birinin hoşuna gider belki. Eskiler, hiç bir yazılı kâğıdın üstüne çay, kahve vs. koymazlarmış, ayıp sayılırmış bu. Ne yazdığı önemli değil, istersen en lüzumsuz metin olsun.

Bendeniz de bunu duyduğumdan beri kitapların üzerine bardak koymam. Burada metin seçmiyor olmanın nezaketi var, yani hangi kitap olursa olsun bu hürmeti hak ediyor. İnsanın, her insanın zatı itibariyle eşref-i mahlûkat olması gibi. En işe yaramaz, ahlâk yoksunu insan dahi ontolojik olarak yaratılmışların en şereflisi. Sıfatlar, fiiller ayrı bir konu, birbirimizden orada ayrışmaya başlıyoruz. Herhangi bir kitaba hürmet duyma edebi de bunun gibi sanırım.

Bahsettiğim gibi kitaba kalem dokundurmakta mahzur görmem, ama mesela kapağın arkaya kıvrılıp okunmasına tahammül edemem. Bir insanın kolunu arkaya büküp eziyet etmek gibi gelir bana kapağı sırtına dolanmış bir kitap.

Arayıp da ulaşamadığınız veya çok zor bulduğunuz kitaplar var mı?

Mesud Cemil’in Tanbûrî Cemil Bey’in Hayatı kitabının ilk baskısını biraz aramıştım. 1947 basımı bu kitabı sadece “ilk baskı merakı”ndan değil, Turgut Zaim’in çizgileri için de istiyordum. O zamanlar Nadir Kitap vs. yoktu, sahaflarda el yordamı ile aramıştım, nihayet bulup almıştım da. Bu muhteşem kitabı Uğur Derman Hoca tekrar neşriyata hazırladı ve Kubbealtı’ndan bastı malum. Hepimiz için bir kazanç olan bu harika yeni baskıda içerlediğim mesele, ilk baskıda olan bu Turgut Zaim çizimlerinin hiç bir şekilde kitaba alınmamış olması. Halbuki sadece kapaktaki el kompozisyonu bile muhteşemdir. O dönemin soyutlama anlayışı hayranlık verici değil mi?

Tanbûrî Cemil kitabının kapağına Tanbûrî Cemil’in yüzünü koymak şimdilerde hep yapılan, akla ilk gelen, en basit şey. Ama böyle bir kitabın kapağına onun ellerinin; muhteşem müziğini ortaya koymasında en büyük aracı olan ellerinin soyut bir resmini koymak daha sanatlı bir davranış değil mi? Hem bu kitap basıldığında müellifi Mesud Cemil hayattaydı, arkadaşı olan Turgut Zaim’in bu resmini kapağa basmayı müellif kendisi tercih etmiş ve onaylamış, bunun da bir kıymeti var. Tanbûrî Cemil Bey’in vefat haberini veren Tasvir-i Efkâr gazetesinde de beni çok etkileyen bir resim vardır, beyaz uzun parmaklarıyla güzel bir el çizimi, altında da Tanbûrî Cemil Bey’in sol eli yazar. Bu sol el önemli, o büyülü sesleri tanburun klavyesine dizen sol el.

Sedad Hakkı Eldem’in kitapları mimarlık geleneğimiz için muhteşem kaynaklardır. Hemen hepsini edindim, ama Türk Bahçeleri kitabını bulamadım, bulduğumda da aşırı yüksek fiyat istendi. Bu kitabı aradığımı söyleyince mimar Muharrem Hilmi Şenalp bir kopyasını yaptırıp hediye etmişti. Böylelikle epeyce peşinde koştuğum bu kitabın orijinalini olmasa da bir kopyasını saklıyorum.

F. Lyman McCallum’ın 1943’te İngiltere’de basılan Mevlid-i Şerîf tercümesi, 1844 basımı Fransızca bir marangozluk kitabı, Mühendishane basımı eski yazılı kâgir inşaat, demir inşaat ve doğramacılık kitapları gibi hatırası olan kitapları kovalayıp edinmek zevki, ilk gençliğin güzel hatıraları olarak kaldı. Bir de Mesnevî-i Şerîf ile ilgili tüm ciddi çalışmaları, yayınlanmış tüm Türkçe tercüme ve şerhleri edinmeye çalışırım, zaman içinde böyle bir merak gelişti.

Okurken “bunu ben yazmalıydım” ya da “tam da beni anlatıyor” dediğiniz kitaplar oldu mu?

Mimarî proje dersi vermeye başladığımda elime Jacques Rancière’nin Cahil Hoca kitabı geçmişti. Proje atölyelerinde bulunmayı hâlâ severim ve bu kitabın ders verme biçimimi şekillendirdiğini, zihnimi açtığını söyleyebilirim. Ahmet Murat’ın bazı yazılarını okurken de kendi yazım sandığım olur, öyle olmadığını farkedince “keşke ben yazsaydım” dediğim de.

Filmi yapılsaydı mutlaka izlerdim dediğiniz roman, hikâye, tarihi olay ve şahsiyet var mı?

2. Dünya Savaşı zamanında Rodos Başkonsolosu olan Selahattin Ülkümen’in trajik hikâyesini sinemada izlemek isterdim. Yıllardır ortada dolanan Hz. Mevlânâ filmi fikrinden korkuyorum, sanırım çekilse tedirgin olurum. Abidin Dino’nun nefis Gören Göz İçin Fikret Muallâ kitabını perdede görmek isterdim. Neyzen Tevfik’i de mesela, böyle karakterleri seviyorum, harika insanlar; renkli, etkileyici. Bir de yine kim çekse tam içime sinmez diye yapılmasından tedirgin olduğum muhteşem bir isim, Tanbûrî Cemil Bey. Oğlu Mesud Cemil’in anlatımıyla Tanbûrî Cemil’in Hayatı kitabı muhteşem bir film olur, ama kim çeker derseniz bilemiyorum, onun için gerçek olmasından biraz korkuyorum. 

Genellikle tatil nazarıyla bakılan yaz ayları başladı, siz nasıl dinlenmeyi tercih edersiniz?

Tatil kavramı ile, buna bağlı olarak da yaz mevsimi ile açıkçası biraz problemlerim var. Tatil yapmayı sevmem, doğrudan suçu olmasa da yaz aylarıyla da aram pek yoktur. Tatil kelimesinin kökünün “âtıl”dan geldiğini öğrenince kendimi haklı çıkaracak gerekçeyi bulmuştum. Tatile, âtıl kalmaya açıkça itirazım var. Hayatın meşguliyetine ara verip kendimi âtıl hale getirmek, üretmeden tüketmeye vakit ayırmak nedense hiç içime sinmez. Yaygın tatil ritüellerinden de hoşlanmıyorum, fazla güneşi sevmem, yaz kıyafetlerinden hoşlanmam. Bu mevsim gelince beni sıkıntı basar, İstanbul’u iki üç günlüğüne terk etmek hoş olabiliyor, ama daha fazla uzadığı zaman güya dinlenmek maksatlı yapılan seyahat, başlı başına bir huzursuzluk kaynağına dönüşüyor.

Bu problemi çözmek için iyi bir çözümü nihayet bir kaç sene evvel buldum. Yazları Ada'da kalıyoruz; böylelikle ofisten, işlerden, İstanbul’dan kopmadan geçirebiliyorum yazı. Diyebilirim ki yaz aylarında sabahları bir vapurla günlük hayata dönüyorum, akşamları o vapur beni tatile götürüyor. İstanbul ile dinlenceyi birleştiren güzel bir terkib bu.

Eskiden beri bir işten yorulduğumda başkasına geçerim, daha iyi bir dinlenme yöntemi keşfedemedim. Yeni yerler görme merakımı ise biraz tatmin ettim, çeşitli vesileler ile bir kaç ülke, bir kaç şehir gördüm. Kısa seyahatler olmak kaydıyla bunlar hâlâ çok zevk verir; hâlâ görülecek çok yer var.

Kitaplarınızı nereden temin edersiniz?

Kadıköy Anadolu Lisesi’nin o zamanlar aile bütçemize ağır gelen İngilizce kitaplarının temiz ikinci ellerini bulmak için 11-12 yaşlarında Akmar Pasajı’nda dolanır, eski kitapları karıştırırdık. İlk bilinçli kitap arama, edinme tecrübelerim o zamanlardan.

Kitabın kitapçılardan alınması gerektiğini düşünürüm.

Zaman içinde değişen güncel pratiğim ise şöyle, kitapçıları gezerim ve genelde kitabı oradan alırım. Ama kitabı almadan önce artık internetten fiyat kontrolü yapıyorum. Mimarlık ve prestij kitapları ucuz değil, internet satışlarında dükkandan daha makul fiyatlar sıkça bulunuyor. Kitap bana o an hemen lazım değilse ve arada ciddi fiyat farkı varsa internetten sipariş ediyorum.

Bir de sevdiğim kitapçılardan eli boş çıkamıyorum, Galatasaray’daki ofisimde alt komşumuz Homer Kitabevi, Asmalımescit’teki Eren Yayınevi, tünel meydanındaki İstanbul Kitapçısı, Kırmızı Kedi Kitabevi genelde eli boş çıkmadığım yerler. Gezdiğim sergilerden de kitap edinmeden pek ayrılmam. Bunlar sergi tecrübesinin hafızama işlenmesi için alınan bir nevi hatırlatma kartları benim için.

Son dönem meraklarımdan biri de internet müzayedeleri. Zevk sahibi sahafların düzenlediği çok kaliteli müzayedeler var, onları takip etmek, ilgimi çekenlere pey vermek, bazısında istekli olup başka alıcı ile rekabet etmekten hoşlanıyorum.

 

Röportaj: Munise Şimşek

Güncelleme Tarihi: 26 Haziran 2018, 23:03
banner12
YORUM EKLE
banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6