Burası bir korku, zulüm cemiyeti olmuş!

Memleket Meselesi filmini yönetmeni İsa Yıldız’a sorduk. Kendisinden aldığımız cevaplar en az filmindeki iletiler kadar açık ve netti

Burası bir korku, zulüm cemiyeti olmuş!

İsa Yıldız, televizyonda birçok dizide senaryo yazım ekibinde gördüğümüz bir isim. Önemli bir yönetmen. Son filmi “Memleket Meselesi” çok tartışıldı, çok konuşuldu. İçinde hayli sivri bulunan eleştiriler de vardı. Bütün bu eleştirileri, filme gelen tepkileri İsa Yıldız’a sorduk. Kendisinden aldığımız cevaplar en az filmdeki iletiler kadar açık ve netti.

Hem yazıp, hem yönettiğiniz bir film "Memleket Meselesi". Bir sene oldu gösterime gireli. Nasıl tepkiler aldınız? Filmin amacına ulaştığı söyleyebilir mi?

Filmi yapmadan önceki benim tek amacım filmi yapabilmekti. Başka da bir amacım yoktu. Filmin bizzatihi kendisinin her hangi bir amacı var mı onu bilmiyorum. Bana filmlerin bir amacı olmaz yahut olamaz gibi geliyor. Filmi hayalleyenin bir amacı olabilir, ama bir filmin olamaz galiba. Masanın amacı gibi bir şey bu. Masanın amacı yoktur. En azından ben öyle biliyorum. Film yapmak bir tanışma, karşılıklı konuşma, sohbet, iletişim hali benim için. Bilmiyorum belki bir ressam için de aynısıdır, müzisyen için, belki romancı için. Çünkü yapılan şeyler birer anlatıdır ve bunu anlatılacak insanlar bulunca anlatma eylemi halloluyor. O arada da tanışma meselesi çözülmüş oluyor zaten. Mesele sohbet etmek ise, sizi ne kadar kişinin ve kimin dinlediği önemlidir. Aynı dili konuştuğun, konuşmaktan keyif aldığın birileri ile sohbet etmek yani. Film meselesi de bunun bir yolu gibi. Herkesle konuşamazsınız, iyi sohbet edenemezsiniz, buna lüzum da yoktur zaten. Yaradan herkesi ayrı bir fıtrat üzere yaratmış. Bu bağlamda  filmin seveni ve sevmeyeni arasında kesin bir çizgi oluştu. Ama en başında bir tepkisizlik vardı. Çünkü film arızalı sesler çıkartıyordu. Biz gülmek için gelmiştik, burda cızırtı var gibi bir şeyler. Kemalist ve sünni devletçi kitlede bir kulaklarını kapatma refleksi göstermişti. İktidarlarını yukardan aşağı kurmak isteyenler ve o iktidar alanındakiler. Tabi filmi gören küçük bir kitle için bu geçerli. Her iki taraf da özden uzak şeklî, saf yüzeysel tepkiler verdi. Bir süre sonra karşı bir saldırı olmadığı, filmde konuşanların filmin yazarı değil bizzatihi gerçek insanlar olduğu ve samimiyane konuştuğu anlaşıldığı için kulaklarından ellerini çektiler. Hasılı seveni çok seven, sevmeyeni çoklukta olan bir film oldu.

Mobese kameraları suçu gizlemek için mi var?

Tokadı yiyen hoca, suç duyurusunda bulunmak istiyor ama mobese kameraları o anı kaydetmemiş oluyor ne hikmetse. Kimse üstüne düşünmüyor ama kameranın kayıtlarına ulaşmayı başaran bir el o görüntüleri siliyor. Kamera ile izlenmemiz de burada anlamını yitiriyor, değil mi?

Bu hayatımıza yeni girdi, sinemamıza da Memleket Meselesi ile girdi. Filmde hocanın tokat anının tek şahidi olan mobese kamera kayıtları silindiğinden hoca dayağı ispat edemiyor ve asıl traji komik durumu oluşturan da o. Kul yapısı levh-i mahfuz diyorum ben. İktidar olan, kameranın sahibi olan siliyor. Zaten iktidar zulmünün son hamlesi bu dünyada. Bize sormadan bizi izliyorlar ama bizim güvenliğimiz için olduğunu söylüyorlar. Filmde de danıştay olayında da silindiğini gördük mobeselerin. Ki, danıştay olayından önce yazmıştım hikayeyi. Geldi, gerçeğine yaslandı mesele. Aşık Veysel'in de dediği gibi “hayat filme misaldir” diyebiliyorum sadece bu konuda... Devletin suçu tespit için kurduğu mekanizma, bizzatihi suçu yok eden bir alete dönüştü. Sanal bir şey yani. Gerçekliğe bir müdahalesi oluyor. O açıdan sosyolojinin konusu. Ben filmde yeni bir anlatım ve hayatımızda olduğu için öyle kurdum. On beş yıl önce çeksem sebep başka olabilirdi. Artık hayatımızda mobese diye bir şey var. Yokmuş gibi yaşasak da o bizi çekiyor. Klasik bir anlatımın üzerinde, dramatik yapıyı etkileyen ama kendisi statik bir durum... Suç böyle önlenmez ama böyle gizlenebilir. Her yeri kameralarla donattılar. Güven kavramını hayattan çıkarınca yerini mobeseler doldurdu haliyle. Bunun da filmde olmasını istedim ve oldu...

Dayak yiyene destek verilmez!Memleket Meselesi

Filmde polisin masum vatandaşa attığı bir tokatla başlıyor bütün karmaşa. İlginç olan ise, tokatı yiyen Adil Sümbül'e kimsenin destek vermemesi. Onun hakkını araması inat gibi geliyor çevresindekilere. Dayağı görmezden gelen bir millet miyiz?

Yani burdaki asıl mesele şiddet değildir. Fizikî şiddet değil meselemiz. Her şeyden önce bir hayalleme yaparken, film hayallerken yaşadığım coğrafyanın ve kültürel kodların üzerinden hareket etmeyi kendime mihenk olarak görüyorum. Evet, polis insanlara tokat atmıyor mu? Atmayanı da var tabi, atanı da. Babası oğluna, anası kızına… Ama bu başka filmin meselesi belki de... Burada Adil Hoca'nın başına polisin kötülüğü yüzünden de bir şey gelmez. Olay, yol ortasında hiç tanımadığı bir keçiyi kurtarmak isterken olur. Başka bir dünyadan bir sebep yani. Filmin ana karakterinin dünyasından, evreninden bir sebep yok ortada. Dramaturjik yapının dışından müdahale var. Hepimizin hayatında olduğu gibi bir müdahale var dışardan. Olayı problem olarak algılayan o. Ama görüyoruz ki kasabalılar içinden kimsenin umrunda olmuyor. Bir takım eleştirmenlerimiz ezbere filmik hafızalarından dolayı bunlara senaryo hatası da diyebilir, riayet etmem gereken sosyolojik gerçek durum bu. Yani herkesin işini gücünü bırakıp haklı olanın peşinden koşturduğu zamanlarda yaşamıyoruz artık. Kimse başkalarının derdi için kendini adamıyor artık bu zamanlarda. En iyi ihtimalle facebooktan beğeniyor. Filmde de olduğu gibi. Dayak yemek onur gurur meselesi olmaktan çıkmış artık, destek vermeme sebeplerinden biri o herhalde. Çünkü gücün, iktidarın her çeşidinin bu kadar olduğu bir memlekette herkes hayatında bir kere dayağın tadını tatmıştır. Şehzade olsan bu böyle. Önemli olan dayak değil, dayaktan sonra ne olduğu. Filmde bize komik gelen de bu zannediyorum. Yani özeti şöyle oluyor: Polistten dayak yiyen hoca hak arar, bu arada bütün kasabalı da topyekun hocaya destek vermezler! Olay bir kara mizaha dönüşüyor kendi tabiatı gereği...

Atatürk büstleri niye var?

Filmde bütün yönetimlere ve yöneticilere yönelik sert eleştiriler var. Kahramanımız Adil Sümbül bir yerde "Bu memlekete sağcısı geldi cami dikti, solcusu geldi heykel dikti. Ondan gayrı bir yaraya merhem süren olmadı" diyor. Yönetimlerin gösterişçi tavırlarına epey tepkilisiniz sanırım.

Evvela şunu söyleyelim, bütün iktidarlardan, yönetimlerden, yöneticilerden sivil olmayan her türlü araçtan içimizden gelebildiği kadar nefret ediyoruz. Gereksiz buluyoruz. Filmdeki buna benzer meseleleri de benim söylediğimi zannediyorlar. Bana kırılan bir takım kemalist ve hurafeci, özden uzak, şekilci Müslüman arkadaşlarımın olduğunu öğrenmiş oldum. Çünkü biz biliyoruz ki namaz kılmak için seccadeye bile ihtiyaç yoktur. Arzu edene yeryüzü mabeddir. Bu durumda çirkin bir yapıya çirkin demekle, camiye dokunmak arasındaki bağlantıyı ben göremiyorum. Çünkü ortadaki şeklî mesele gibi gözükse de ikisinin de özünde ideolojik bir gerçeklik var. Bu yüzdendir ki niyet bozuk olduğundan şekil de bozuktur. Camilerin ve Atatürk heykellerinin estetikten uzak olmasının sebebi de odur. Bu aynı zamanda Cumhuriyet'le yaşıt bir meseledir. Cumhuriyetimizin eksiklerinden belki de en mühimi estetik yoksulu olması. Aksi halde bu kadar çirkin yapıyı ne ile izah edeceğiz? Her şeyin çirkin olursa tabi ki heykelin de mabedin de estetikten uzak olacaktır. Her yerden görünsün diye heykeller, her yerden görülsün diye camiler yaptıracaksınız apartman müteahhitlerine. Çünkü fabrika ayarlarında bir bozukluk var. Amaç cami yaptırmak da değil heykel diktirmek de... Amaç iktidar kurmak. Zulüm alanları arıyorlar kendilerine. Bu zamanlarda yaşadığımız için biz de bunlara şahitlik ediyoruz. Ortada, bu coğrafyada böyle şeyler vardır. Bu budur, bu budur. Bu iyidir, sinemanın alanı değil, o gazetecilerin sosyologların işi, ama buralarda geçen bir filmin içinde mesele olmaları da normalden öte gereklidir.

Politikayı sevmiyor musunuz, yoksa düzgün yapılırsa güzel, diyenlerden misiniz?

Öyle diyenlerde mi var, onu bilmiyorum. “Politika kansız bir savaş, savaş kanlı bir politikadır” Mao demiş bunu. Üzerine düşünmemekle birlikte, bana yıllar önce bu konudaki tefekkürü noktalatmıştır. Tercih edilen bir durum değil ama savaş illa ki gerekiyorsa film yaparak olayı çözmeyi tercih ederim.

Çocukken Atatürk’ü gülmez zannederdim!

"Solcu değil misiniz, hepiniz Atatürk'ten geçiniyorsunuz" Filmin bir yerinde bu söz kullanılıyor. Sol çevrelerden bu cümleye çok tepki geldi mi?

Nadir olmakla birlikte geldi. Ama gayet normal... İnsanlar ilk kez Atatürk'ü mizahî bir durumun ortasında ve heykeli üzerinden hikaye edilmiş izlediler bizim sinemamızda. Çünkü öyle olması kurgulanmış. Bütün çocuklar bilirler, aklınız erdiğinde, ilkokulda herkes bir tereddüt yaşar. Benim en büyük korkumdu bir gün “Atatürk mü büyük Peygamber mi büyük” diye sorarlarsa ne cevap vereceğim diye. Bunu geçen Pakize Türkoğlu Hoca'nın Kızlar da Yanmaz isimli müthiş kitabında kendisinin de yaşadığını gördüm, 40’lardaki çocukluğunda. Seksen yılık bir zulüm, yazık değil mi yani? O insan şimdi doksan yaşında. Yani böyle bir şey olabilir mi?! Burası bir korku, bir zulüm cemiyeti olmuş, delisine bile zulmeden, söven bir Cumhuriyet burası. Hayvanına, garibanına, sokaktaki kedisine, aç kalmış sokak köpeğine, okuldaki çocuğuna, sokaktaki yetişkinine sistematik mekanizmaları aracılığıyla mütemadiyen bir zulüm konusu. Sokak köpeği olsam Finlandiya’nın bir sokağında köpek olmak isterdim. Deli olmak istesem Tahran sokaklarında bir deli olmak isterdim. Allah aşkına delisine zulmeden bir toplumun yaşama ihtimali nedir? Filmde olanlar da bir karamizah aslında, bakıp insanların güldüğü kendi halimiz halinde bir yaklaşımla, en nihayetinde gülüp geçeceğiz bunlara. Bu bir mizah çünkü, komedya değil ama bir mizah. Acı acı, kesik kesik güldürür mizah… Şimdi böyle olunca Atatürk ve mizah diye bir şey yok insanların aklında. Ama bütün bu olup bitenleri ben değil Anadolu'nun bir köyünde ilkokul mezunu, hayatında askerlik hariç köyünden çıkmamış bir adam yapıyor. Benimle bir ilgisi yok yani olayın.

İlkokuldayken Atatürk korkulacak bir şeydi

Atatürk büstlerine çok değinmişsiniz. Daha önce başka filmlerde bu büst meselesi gündeme geldi mi? Filmi çekerken bu hassas konuyu eleştirdiğiniz için sizi uyaranlar oldu mu?

Bu ülkede yıllık milyonlarca liralık heykel alışverişi yapılıyor. Böyle olunca bunun bir esnafının olmaması da tuhaf olur. İnternette “Atatürk büstü” diye yazın, karşınıza malzeme ve ebatlara göre fiyat listesi çıkaran bir sürü dükkanın adresi çıkar. Belki Atatürk büstçüleri esnafı odası bile vardır, yoksa da kurmalılar. Çok var çünkü, filmden sonra baktım ben. Bundan büyük şaka mı var? Filmden daha şakalı. Tarih kaydediyor zaten, bu ülke acayip bir ülke. “Ehil kelimesini lügatten çıkarırsan, ilerde böyle bir toplum elde edebilirsin”in ispatı bu ülke. Sosyolojik bir labaratuar burası. O yüzden mizahi geleneğimiz iyidir. Filmde bizim haliyle bir hiciv olduğu için komik bir Atatürk figürüne değil, tam tersine gerçekçi bir algıya ve yapılamamış bir heykele, benzetilememiş bir heykele ihtiyacımız vardı. Atatürk heykelini karikatürüze edip bir güldürü unsuru yapma gibi bir niyetimiz zinhar olamaz. Birileriyle dalga geçmenin yeri başka yerlerdir. Slogan atmak için meydanlar vardır. Sinema slogan atılacak  bir meydan değildir. Sanat zaten komple buna kapalı bir alandır. Filmi çektiğimiz okulun bahçesindeki bozuk, benzemez Atatürk büstünü film için bizim diktiğimizi zannedenler oldu, ki bu da filmden komik. Üstelik bunu söyleyen o okuldan mezun benim bir akranım. Nerden bilecek ki, belki hiç yüzüne bakmadı. Çünkü kimse bakmıyordu ki, korkulacak bir şeydi biz ilkokuldayken Atatürk. Saygıdan ziyade korku.

Bence Atatürk’ün ruhuna fatiha okunur

Memleket Meselesi'nde ilginç bir mizah var. Atatürk'ün ruhuna fatiha okunur mu okunmaz mı tartışması yapılıyor. Atatürk'ün okullarda bu kadar vurgulanması, merkeze alınması onu aşırı sevenlerin yaptığı bir soğutma yöntemi denebilir mi?

Komedi kötü bir şey değil tabi ki, gülmek mutlu eder. Ama mizah dediğiniz şey daha acı, kesik kesik güldüren bir şeydir ve birisi avam için yapılır öbürü kafası daha yerinde -akıllı olması gerekmez deli de olabilir- olanlar için yapılır. Memleket Meselesi’nde de karakterlerin kimseyi güldürmek gibi bir amacı yoktur, fakat biz izleyince bize komik geliyor olabilir. Komedi filmi diye izlersen “bu olmamış, komik değil” dersin. Çünkü karakterler, güldürü filmlerinde olduğu gibi onu amaçlamadıkları için seyirciye konuşmazlar, kendi aralarında konuşurlar. Kamera bir belgesel kamerası işlevi görür nerdeyse. Onların dünyasına yaklaşırsan ve onları dinlersen gülersin ya da gülmezsin. Bir şey diyor mu demiyor mu bakarsın. Çünkü ana karakteri sistemle uğraşıyor ve buradan gülünç değil, cızırtılı sesler çıkıyor tabiatı gereğiyle. Bütün elit barok hafızanızla İstanbul’da oturup, oraları anlamanız olası değildir. Bunun için ya tanıyacaksın memleketini ya da özgün, yeni  bir şeyi kavrama ve sonra değerlendirme enteljansına sahip olman gerekir. Atatürk’ün ruhuna Fatiha okunur mu, benim itikadıma göre okunur. Benim itikadımca Fatiha okunacak kişinin mezarına da Fatiha yazılır. Bu sonradan oluşmuş bir ritüel, ama çorap giymek de öyle, ne olacak ki yani?

Dinî meseleden çok sosyolojik bir mesele bu. Üç yüz sene önceki mezarlar, mezarların şekline, figürlerine, yazılarına, renklerine bakarak üç yüz, üç bin sene önceki ölen kişinin sosyolojik, sınıfsal, dinsel kimliği hakkında çıkarımda bulunabilirsiniz. Bu bir bilim dalı. Ben uydurmuyorum. Allah muhafaza beş yüz yıl sonra bu memlekette tufan olsa ve mezarlara baksalar, musevi belli. Ermeni kardeşlerimiz belli, Müslümanlar da belli. Ee ortada böyle bir mezar var, hiçbir bilgi yok. Eee bu neci? Bu konuşmalarımızdan çok ciddî bir mesele varmış gibi anlaşılacak, daha doğrusu ciddî de, film mizahi bir film. Malum mesele anlatınca insanlar biraz uzak duruyor, yanlış bir algı da oluşsun istemem. Çünkü ben siyasi bir film yapmadım. Hayatın içinde olduğu kadar, tarafsız, şahitlik etmeye çalışarak bir şey yapmaya çalıştım. Bu size gülünç gelebilir ötekini sinir edebilir.

Filmi memleketinizde çektiniz, şehir halkı, akrabalarınız nasıl karşıladı filminizi?

Çok iyi karşıladılar. Ama çıktıktan sonra beğenen oldu beğenmeyen oldu. Normal olan bu zaten.

Şu sıralar neler yapıyorsunuz? Farklı, yeni projeleriniz var mı?

Düşünüyorum, bakalım nasipse olur. Yaşayıp göreceğiz. Arkadaşlarımızın yapmak istedikleri var, bir şey yapamazsak onlara yardım ederiz.

Sezai Karakoç okumayan var mı?

Kitaplarla aranız iyiymiş diye duyduk. Sezai Karakoç okumuşluğunuz varmış..

Kitaplarla aram iyi, onları seviyorum. Onlar beni seviyor mu bilmiyorum. Ama çocukluğumdan itibaren hep sevdim kitapları. Şiiri ve romanı sadece bir elli sene bile hayattan çıkarırsanız, insanlığın ortadan kalktığını görürsünüz. Ya da görmezsiniz bilmiyorum. Ben görürüm herhalde. Sezai Karakoç okumuşluğum var. Okumuşluğu olmayan var mı, yahut Üstadı okumayanın neyi okumuşluğu olabilir bilmiyorum. Belki biraz fazla olacak ama, Sezai Karakoç’un şiirleri olmasa yazıya gerek kalmayabilir. Hafızlar sorunu ortadan çözerler. Okudum, okuyorum, okumaya devam edeceğim Sezai  Karakoç’u... Bir takım klanların bu büyük şairi tapu altına alma ya da manevi patentini almaya çalışmalarını hoş bulmuyorum. Bizatihi seküler bir hayat yaşayan ben, kendi etki dairem içinde böyle bir şeye müsaade etmek istemiyorum. Bunun için kavga da edebiliriz.

Türk yönetmenlerin tutumlarında sizi neler rahatsız neler?

Rahatsız etmek olmaz. Öyle demeyelim. Herkes her şeyi yapmakta serbesttir. İrade böyle bir şey. İradî olarak da tasvip etmeme yetkimiz de saklıdır. Bu topraklarda romanımız, şiirimiz kadar olmasa da, türkülerimiz kadar olmasa da, güzel filmler yapıldı. Bu topraklar Metin Erksan’ı çıkardı, Yılmaz Güney’i çıkardı. Lütfü Akad’ı çıkardı. Mesut Uçakan’ı çıkardı. Büyük anlatıcılar, büyük devrimciler, büyük sanatçılar bunlar. Değil demek, beğenmemek kimin haddine... Son olarak da tabirimi mazur görün, Ahmet Uluçay rahmetli gibi bir anlatıcı, bir feylesof çıkardı. Biz sadece onun yaptığına bakarız, şeyhimiz de, patronumuz da odur. Onun göstermediği bir yolda kafamızın kolumuzun yarılacağını biliriz. Onun meşalesinin ışığında yolumuzu bulmaya çalışırız. Kendi kuşağım yönetmenlerin ışığı da odur. Değildir diyenin kendisini bağlar.

Söyleşi için çok teşekkürler..

Benden de teşekkür olsun. İyiye inşallah. Daha iyiye. Selamlar ola...


Sümeyye Karaarslan konuştu

Güncelleme Tarihi: 05 Aralık 2011, 23:17
YORUM EKLE

banner19