Bosna'nın daha anlatacak çok hikâyesi var

Cihan Aktaş’a, geçtiğimiz günlerde yaptığı Bosna ziyaretine dair izlenimlerini sorduk.

Bosna'nın daha anlatacak çok hikâyesi var

 

Geçtiğimiz günlerde Bosna’yı ziyaret eden Cihan Aktaş’a Bosna’ya dair sorular sorduk. Kendisi gibi değerli bir yazardan dinlemek istedik Aliya’nın diyarını, Avrupa’nın “yetim kalmış evladı”nı.

Bosna’yı kısa bir süre önce ziyaret ettiniz. Sosyal medyadan takip ettiğimiz kadarıyla da Bosna’da Srebrenica’dan Mostar’a birçok şehrini ziyaret etme fırsatı buldunuz. İlk olarak, bir mimar da olmanız hasebiyle, Bosna size ne anlattı?

Mustafa Kara’nın bir kitabında  kurduğu bağlantıyı hatırlattı sorunuz:  Buhara, Bursa, Bosna. Buhara’ya gitmedim, ama Bosna’da sıklıkla Bursa’da olduğum duygusuna kapıldım. Kaldı ki tekke ve sufi bağlamı da eksik değildi.

Yeni gördüğüm şehirlere ve mekânlara ister istemez mimar gözüyle bakıyorum. Öncelikle Saraybosna’dan söz etmeliyim. Şehir sükûneti, tabiî güzellikleri, savaşa rağmen oturmuş dokusunu korumaktaki özeniyle etkiledi beni en başında. Şehircilik ve mimarî açısından üç karakterle karşılaşıyorsunuz: Osmanlı, Sovyet ve “serbest piyasa” dönemleri. Kırmızı kiremitli ve yeşille çevrili evler yerleşik kadim dokuyu, özensiz sosyal konut ve resmi yapılar Sovyetik geçmişi, şehrin Nova Sarajevo denilen bölümünde çoğalan yüksek katlı binalar yeni kapitalist hamleyi temsil ediyor. Bosnalılar küçük ölçekli, şirin, bahçeli ev seviyor, mevcut evleri de özenle koruyor. İnşaat sektörü o kadar gelişmemiş çünkü.

Şehrin kendine özgü bir duru havası var

Başçarşı

Osmanlı mimarîsi Başçarşı’nın yanında çeşitli tarihî eserleriyle, özellikle de köprülerle bütün ülkeye yayılmış zaten.  Fakat savaş sırasında Saraybosna çok hırpalanmış. En çok camilerle kütüphaneler, özellikle Müslüman toplumu hafızasız bırakmak üzere bombalanmış. İnsanlar karton kutular içinde kitaplarını kaçırıp kurtarmaya çalışmışlar. Savaşın ardından bazı önemli yapılar kurşun ve bomba izleriyle öylece bırakılmış ibret olsun diye. Onarma döneminde dünya Müslümanları da yardım etmiş, mesela bir Kuveyt camii var İstiklal Caddesi üzerinde.

Şehrin kendine özgü duru havası, henüz apartmanlaşmaya açılmamış eski dokuda çok belirgin. Olağanüstü bir bakım, dikkat, güzellik gördüm bu evlerde; böyle şeyler de parayla gerçekleşmiyor. Aliya’nın kabrinde hatta Srebrenitsa kurbanlarının anıt mezarında aynı duruluğu gördüm.

Stari Grad” denilen eski doku içinde, özellikle Başçarşı’da, Morica Han’ın avlusunda Boşnakça ilahi eşliğinde oturmuş çay içerken, Erzincan’da Ekşisu’da bir kafede hissetim kendimi. Güzelim bakır işleriyle kaplı çarşıda dolaşırken, Gazi Hüsrev Begova Camii külliyesinde” turist olarak gelenlerin suyundan içtiğinde şehri terkedemeyeceği (ya da gidip geri döneceği söylenen)” çeşmeden su içerken, fazlasıyla yerimde yurdumda hissediyordum kendimi.  Morica Han tabii Aliya’nın da içinde bulunduğu Genç Müslümanlar Derneği’ne merkezlik yaptığı için de ayrıca heyecanlandırdı beni.

İlginç iki gökdelen var Hiseta Caddesi’nde; birinin adı Üzeyir, diğerinin Nimo. Bosna halkı bir zamanlar bir şekilde Müslüman-Hristiyan, bir bağdaşma sağlamaya çalışmış ve bu mimarîye de yansımış, daha doğrusu mimarî ve şehircilik yoluyla da bir ortak düzen tesis edilmek istenmiş. İnsanlar ister istemez o dönemleri özlüyor. Komşuya güvenemiyor olmak hiç kolay değil.Cihan Aktaş

Bosna yazılarınızda bir panorama çiziyorsunuz: Mostar köprüsü, Srebrenica’da şehitlik, yine şehitliğin yanındaki fabrika, Saraybosna’nın kendine has havası, mermi gazisi binalar…

Çok örselenmiş ülke, bir yatışmışlık değil de örtbastan söz edilebilir yaşanan onca şeyden sonra. Birden doruğa çıkan dinci bir ırkçılık! İnsanlar afallamışlar, ne oluyor diye… Çoğu kez aynı hayat tarzını paylaşan komşu birden düşmana dönüşüyor. Geçen zaman içinde tahrip edilen kimi binalar onarılmış; mesela Mostar aslına uygun olarak yapılmış, insanlar unutmak istiyorlar çünkü, bir arada yaşamak ve yeniden komşu olmak için buna mecburlar, ancak unutabilirler mi, emin değilim. Belki katledilenlerin, tecavüze uğrayanların daha güçlü bir sesle ve içtenlikle teselli edilmesi, adalet konusundaki güvenlerini tazeleyecek gelişmelere tanık olması gerekiyor.

Şöyle düşünün: Mostar aslında komşunuza asla güvenemeyeceğinizin bir göstergesi olarak orada ve bana kalırsa yıkık ya da sağlam, aynı izlenimi uyandırıyor. Çünkü başına gelenlerden sonra turistik bir adrese dönüştürüldü. Etrafındaki turist halesi de öylesine kalabalık ki köprünün etrafında yaşayanların olanları unutmasından zaten söz edilemezken sürekli bir muhasebe ve tedirginliğe zorluyor bana kalırsa.

Lahey Sözleşmesi’ne göre Dünya Mirası olarak belirlenen yapıların üzerine asılması kararlaştırılmış beyaz üzerinde mavi bir amblemin bulunduğu bir bayrak var, bu bayrağa rağmen yine de vuran olursa o yapıyı, savaş suçlusu sayılacak. Bosna savaşı sırasında tam tersi olmuş, sanki koruma amaçlı mavi amblem hedef tahtası olmasını kararlaştırmış tarihî yapıların.

Kim bir kriz anında Bosna’da yaşandığı gibi canavara dönüşen bir komşu olmamayı başarabilir?

Mostar Köprüsü, üzerinden geçerken, uzaktan izlerken karmaşık düşüncelere sevketti beni. Aslının bir kopyası ve turistik bir merkez. Aklıma Münch’ün bir köprüden geçerken yakalandığı çığlık geldi, bunu da köprüyü konu alan yazımda dile getirdim. Sahici bir onarım mümkün mü, emin olamıyorum. Şehitliğin mazlum ahalisini ziyaretimde gözyaşlarımı tutamadım. Ak kabirler beyaz laleleri andırıyordu, aralarında henüz bulunamayan şehitler için yeşil taştan işaretler vardı  ve kimliği teşhis edilemeyen beden parçaları için de yeşil kubbeli özel bir mezar ayrılmıştı. Rehber Hasan Hasanoviç yaşananların canlı tanığı olarak anlattı bize fabrikada yaşananları. Babasıyla dedesi fabrikadan teslim edilenler arasındaymış. Gözlerimin önüne getirmeye çalıştım. Binlerce insan fabrikaya girmeye çalışıyor, istifler halinde işte bu soğuk depoda istiflenmiş olarak akıbetlerini bekliyorlar ve dışarıda binlerce  insan fabrikaya alınmadığı için katillerin insafına terkediliyor; sonuçta içeridekiler kurtulamıyor asıl.  Yaşananlar olağanüstü acı ve komşuluk üzerine yeniden düşünmeyi gerektiriyor. Şu soruyu sordum kendime: Kim bir kriz anında Bosna’da yaşandığı gibi canavara dönüşen bir komşu olmamayı başarabilir?

Romanya dağlarının eteklerine evler yapılmış savaşın ardından, Çetnikler gelip yaşasın diye, Müslüman nüfusu seyreltmek amacıyla, böyle uygulamalar da var.

Beni etkileyen başka bir şey, insanların ellerinde kalan güzellikleri koruma çabası oldu. Bir bahçe, bir avlu, bir pencere, hatta döşeme… Öğrenci yurdundaki sohbetlerde şöyle bir örnek anlatıldı: Yerdeki parke radyatörden su sızdığı için ıslanmış, evin doktor olan sahibi elinde saç kurutma makinesiyle iki saat ıslak parkeyi kurutmaya çalışıyor. Savaş sonrası şartlar nedeniyle her şey çok kıymetli. Üretim sınırlı. İnsanlar daha sorumlu olmaya çalışıyor.

Bosna insanlarının şu an kitaplarla, kültürle, okumayla arası nasıl? Karton kutularda kitaplarını "kurtaran" halk, şimdi aynı hassasiyette miydi sizce?

Gözlemlerime göre Bosnalılar okumayı seviyorlar, zaten kültürel açıdan bir zenginliğe sahip halkın, yaşanılan savaşın şokunu inceliklere, din ve aile gibi sağlam değerlere açılarak atlatmaya çalıştıklarını bile söyleyebilirim. Bir şeyleri onarma, düzeltme, ayakta kalma sebeplerini yalınlaştırıp öze ulaşma, sözünü ettiğim. Saraybosna havaalanında ve şehirde dolaşırken gazete ve kitabın gündelik hayatın içinde, ellerde ve çantalarda olduğunu gördüm.

Savaş sosyal dengeleri sarstığı için bazen bir sanatçı, bir sosyolog, bir belediye işçisi olarak karşınıza çıkabilir. Ama oturup da sohbet ettiğinizde biraz da Sovyet dönemi kültür politikalarının izlerini taşıyan bir birikimle karşılaşıyorsunuz. Bu birikime bazen yaşanılan acı tecrübelerin bilgeliği, soruları ve yeni keşif alanlarıyla katılıyor. Boşnaklar İslam’ı sadece kültürel bir boyut olarak değil, daha kapsamlı olarak öğrenmeye çalışıyorlar.

Bosnalı Müslüman gençlerle görüşme fırsatınız oldu mu? Durumları nasıl? Bizlere, dünya Müslümanlarına söyledikleri bir şey var mı, mesajları?

Açıkçası nadiren fırsat buldum Bosnalı gençlerle söyleşmek için, çünkü program Uluslararası Saraybosna Üniversitesi’nin Türkiyeli öğrencileri tarafından düzenlenmişti ve çok yoğundu. Tabii program akışı içinde zaman zaman Bosnalı gençlerle de konuşma fırsatı bulduk.

Savaşın çocuğu, muz görmemiş, kabuğuyla yemeye çalışıyor

Savaşı gören çocuklar şimdinin gençleri. Zor bir dönem yaşadılar, benliklerinde taşıyorlar izlerini, fakat unutmaya da mecbur hissediyorlar, böyle bir ikilem var. Yaşadıkları onları adım adım takip ediyor. İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Elif Zaim’in bir arkadaşına ait anısı şöyle: Savaş yıllarında ampul bulunmuyor ülkede. İlkokulda öğretmen kaybolacağı endişesiyle saklasın diye her akşam bir öğrenciye veriyor ampulü. Sırası gelen çocuk ampulü çantasına koyuyor ama ertesi gün okula gelirken bulamıyor. Çok korkuyor, aramaya devam ediyor, nihayet buluyor çantasında, ama o sırada kapıldığı duyguları hiç unutmuyor, ampül o denli kıymetli, önemli. Ya da İlma’nın dondurmalı hatırası… 1992’de, savaşın içinde doğuyor İlma. Her şey ateş pahası, pek çok şey karaborsada bulunuyor. Hiç dondurma yemeden büyüyor. Savaşın son yılında bir bakkalda dondurma görüyor, çok yemek istiyor, ama annesinin parası yok. Annesi dayanamayıp yakacak odunu takas etmek suretiyle dondurma alıyor Aida Begiç ve Cihan Aktaşİlma’ya. Başka bir örnek olarak, muzu sadece çizgi filmlerden tanıyan bir çocuğun tepkisi anlatıldı. Amcasının Zagrep’ten gönderdiği bir araba dolusu erzak arasında bulunan muzu kabuğuyla yemeye çalışıyor.

Sözünü ettiğim bu kuşak gerçekten zor durumda, bunu yönetmen Aida Begiç’le konuştuk. Begiç, yeni tamamlanan filminde, savaş zamanında çok küçük olan çocukların kuşağını tasvir ediyor.  Bu kuşağın çok özel bir ilgiye ihtiyacı olduğunu ama maalesef bu ilginin de yeterince gösterilmediğini düşünüyor.

Katledilenlerin, tecavüze uğrayanların unutulmaması gerektiğini söylediniz. Bu hususta binalara çok fazla el sürülmemesi ve temmuz aylarında yapılan "mars mira" yürüyüşü akıllara geliyor. Sizce yeterli mi bu?

Şifa ve teselli sunulacak bir süre gerekiyor sanırım. Sözünü ettiğim intikam değil, hiçbir soykırım için de bu dilenmemeli, suçlu bir soy olamaz, fakat bizzat suçluların teşhisi ve yargılanması, cezalandırılması apaçık bir gereklilik. Yakalanmaları ve suçlarıyla yüzleşmeleri, ifşayla teşhir edilmeleri gerekiyor. Onun dışında herhalde mazlum ve mağdurların, kurbanların yakınlarının yapması gereken şey bir geçmiş muhasebesi. Niye böyle oldu ve bir daha bu facianın yaşanmaması için ne yapmak lâzım…

Aida Begiç’le yaptığım söyleşide bu konuya da girdik. Begiç, savaş döneminin depresyonunun henüz atlatılamadığını düşünüyor. Hatta Begiç, hali hazırda durumun 1997-98’de yaşanandan çok daha kötü olduğu kanısında. Ancak bunu yalnızca Bosna'nın hiç çözülmeyen durumuyla ilgili bulmuyor. Milliyetçi eğilimler, gerçeği yalanlamak, adaletsizlik, yolsuzluk ve diğer kötü şeyler sadece Bosna’yı ilgilendirmiyor; umutsuzluk salt Bosna'nın durumuyla sınırlı değil, bu dünya çapında bir sıkıntıyla ilgili. Begiç Bosna’nın fiziksel konumu nedeniyle etrafındaki iyi gidişat gibi kötü gidişatı da süratle ve elemeksizin yansıttığını düşünüyor. Dolayısıyla genç kuşağa iyi duygular ve amaçlar sağlamak, facianın içinden geçmiş daha yaşlılar için bir sorumluluğa dönüşüyor. Yas, bir çıkış olmadığı ve kaybolmuşluk hissini artıracak bir şekilde sürmemeli elbette...

Dünya Bülteni’nde yayınlanan ve yukarıda da bahsettiğiniz, Aida Begiç'le yaptığınız söyleşi ışığında sormak istiyorum: siz, kitabınızın adından ilhamla, şarkın şiirini İran sinemasının yazdığını söylüyorsunuz; Bosnalılar'ın da şarkın şiirini garpta, sinema yoluyla yazdığını söyleyebilir miyiz?

Bunu söylemek için çok erken, Begiç de söyleşimizde dile getirdi benzeri bir kanaati. Bosna henüz kendini toparlayabilmiş değil, yeterince film çekilmiyor. Savaştan önce her köyün sineması ve kültür merkezi olduğunu belirtmişti Begiç. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra komünistlerin hayali bütün vatandaşların eğitilmesiymiş çünkü. Böylece insanların isteseler de istemeseler de eşit haklar verilmiş ve eğitilmiş vatandaşlar olacakları düşünülüyormuş. Bu fikir bir anlamda göz kamaştırıcı görünse de her tarafa yayılmak istenen diktatörlük ideolojisiyle bağlantılı olduğu için ideal sonuç alınamadığı söylenilebilir sanırım. Gerçi arkalarında kurumlar, tesisler bırakmışlar.

Savaştan sonra her şey yerle bir olsa da bir sinema enerjisi var kanımca, ancak sinema üzerine çalışmak büyük bir gayret ve fedakârlık istiyor. Çünkü bir devlet desteğinden söz edilemez. Maddi destek sorunu çözümlendiğinde çok güzel filmlerle karşılaşabiliriz. “Bosna üzerine nihai hikâyeyi anlatamazsınız” diyordu Begiç. Bu da anlatılacak pek çok önemli hikâye olduğunun çarpıcı bir ifadesi.

 

Esad Eseoğlu söyleşti

Güncelleme Tarihi: 07 Ocak 2016, 13:57
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Elif YARDIMCI
Elif YARDIMCI - 7 yıl Önce

Saraybosna'yı tramvaya binip kafanızı da cama dayayıp seyre daldığınızda sokakların ne kadar hüzün koktuğunu hissediyorsunuz. Sanki bir filim şeridi gibi yaşıyorsunuz şehri...çok şey anlatıyor.( ne çok acı var C.Z.)

banner19

banner13