Biyolojik kıyametle karşı karşıyayız

Domuz gribinde Türkiye'yi felaketin eşiğinden döndüren uyarıların sahibi Kemal Özer ile Şeytan Ye Diyor'u, gıda terörünü, global tröstleri konuştuk.

Biyolojik kıyametle karşı karşıyayız

Kıyamet sadece insan için değil bitki ve hayvanlar içinde geçerli. Dünyadan bitki ve hayvanları çekerseniz insan yaşamı da sona erer. Oysa insanı çekseniz bitki ve hayvanlar yaşamayı sürdürür.

Şeytan Ye Diyor”, sen aldırma!

Kemal Özer, Şeytan Ye DiyorMehmet Zahid Kotku’ya atfedilir ya: Üstad’a sormuşlar arkadaşlık nedir diye; “Pekiy demektir” demiş. Kemal Özer benim yoldaşım, kardeşim, ağabeyim olmanın ötesinde “Hadi!” dediğinde “Nereye?” diye sormayacağım çok az isimden biridir. Uzun yılların verdiği dostluğa, arkadaşlığa rağmen pek bir “Bey”li konuştuk kendisiyle. İş ayrı dostluk ayrı dedik şakayla karışık… Kemal Ağabey’in yeni kitabını okumadan önce muhakkak ilk kitabını (Deccal Tabakta, Hayy Kitap) okumanızı öneririm. Zira önce endişelerin temellendirilmesi gerekli. Ardından “Şeytan Ye Diyor” okunduğunda bu endişelerin nasıl giderileceği daha anlamlı olacak. Ömrüne bereket Kemal Özer…

Kemal Özer’le HayyKitap’tan birkaç gün önce çıkan yeni kitabı “Şeytan Ye Diyor” üzerine konuştuk. Buyrun söz Kemal Özer’de…

Yeni bir kitap yeni bir heyecan demek

Kemal Bey sizi kamuoyu “Deccal Tabakta” kitabınızla tanıdı daha çok. Oysa yıllardır sivil toplumun içindesiniz. Tüketiciler Birliği’nde uzun bir teşriki mesainiz var, daha sonra Gıda Hareketi’ni kurdunuz ve halen hareketin genel başkanısınız. Kendinizi nasıl anlatırsınız okurlarımıza?

En beceriksiz olduğum alandan biri kendimi anlatmaktır. Mümkünse anlatmayayım. Takdiri okura bırakayım. Ama şunu söyleyebilirim. Yeni bir kitap yeni bir heyecan demek. Şu anda onun heyecanı içerisindeyiz. Yoğun mülakat, televizyon programları ve konferanslar var. Osmanlının parçalanmasından sonra kurulan dünya düzeninin sonuna gelindi. Yeni bir dünya kuruluyor en büyük heyecanım da bu. Yenidünya kurulurken seyirci değil belirleyici olabilmek. Bize de gıda konusunda, medya konusunda bir rol düşmüş onu en iyi şekilde icra etmek düşüyor. Gayretimiz de bu yönde.

İlk kitabınızda endüstriyel gıda kapitalizminin bir ahtapot gibi gıda ve sağlık sektörünü nasıl kuşattığını, üstelik bu kuşatmanın “sağlık”, “güvenlik”, “hijyen” gibi kutsallaştırılmış kavramlar üzerinden yapıldığını anlatıyorsunuz. Bunun yanında aslında kapitalizmin tek amacının kâr etmek olmadığını da söylüyorsunuz. Bu çelişki değil mi sizce?

Değil; çünkü burada zikrettiğimiz sadece kapitalizm değil. Dünyayı kontrolü altına almış ve bu kontrolün kalıcı olmasını sağlamaya çalışan Siyonist bir ideolojiden söz ediyoruz. Dünyanın yıllık 67-68 trilyon dolarlık gayri safi hâsılası var ve dünyanın efendisi durumundaki Rockefeller ve Rothschild ailelerinin serveti 45 trilyon dolar. Amerikan dolarının yanı sıra, değerli madenlere, petrole, ilaca, silaha, medyaya, tohuma, gıdaya ve dolayısıyla önemli ölçüde yaşama sahipler. Aslında servetlerinin hesabı kayda geçirilecek rakamların çok çok ötesinde. Bu durumda sorun para değil, kurdukları düzeni sürdürülebilir kılmak. Bu kuşatmada amaç içini boşalttığı kavramları yeniden dizayn etmek...

26362Deccal’i nerede aramalıyız?

“Deccal Tabakta” kitabınıza kimlerden ne tür tepkiler aldınız, özellikle de akademisyen takımının bakışı nasıldı?

Çok beklediğim halde ne yazık ki hiçbir eleştiri gelmedi. Türkiye’de Amerika’da, Avrupa’da farklı kesimlerce toplu okumaya tabi tutulduğunu sözlü ve yazılı bildirdiler. Mesela Türkiye’de içinde avukat, fıkıhçı, veteriner, gıda mühendisi, biyolog ve kimyagerlerden oluşan bir grup toplu okuma yaparak düzenli çalıştıklarını bildirdiler. Bazı liderlerin de kitabın özetini istediğini ve özetlerinin çıkarıldığını biliyoruz. Çok sayıda okurdan kitapla ilgili duygu ve düşüncelerini içeren e-postalar aldım. Bunlardan sadece biri bir dipnottaki takdim tehir hatasına yönelik eleştiri iken diğerleri takdirlerini ve gelecek endişelerini içeren mektuplardı. Okurlardan birinden gelen mektupta okur şunları yazmış: “Kitabı okurken her sayfada ayrı bir şok yaşadım. GDO'yla ilgili hiç bilmediğimiz, hiçbir yerde duyamayacağımız bilgilerle karşılaştım. Devamını istiyoruz”

Özellikle gıda akademisyenlerinin bu “endüstriyel gıda kapitalizmi” ile ilişkileri nasıl?

Akademik çevrenin önemli bir kısmı üreticilere danışmanlık yapıyor. Onlar adına araştırmalar yapıyor. Onlardan destek alıyor. Bu durum bu ilişki içinde olanların bağımız davranmalarını engelliyor. Bazı doktorlar ilaç firmalarının düzenlediği ve sponsorluk yaptığı sempozyum türü etkinliklere bu firmaların sağladığı imkânlarla katılıp bağımsızlıklarını yitirdikleri gibi ne yazık ki bu alanda da bağımsızlık sorunu söz konusu. Elbette tümünü suçlamıyoruz. Yayınlarından da anlaşılacağı üzere içlerinde bu çevrelerin tuzağına düşmemiş önemli sayıda kişi var. Bunlardan bir kısmı da hukuk bilgisi eksikliği nedeniyle korkuları nedeniyle konuşmamaktalar. Bu sayede kanaatimizce sessiz kalma suçunu işliyorlar.

Kemal Özer, William Engdahl
Kemal Özer, William Engdahl

Yurt dışında gıda ve sağlık konularında duyarlılık ne düzeyde? Sizin ve örgütünüzün paralel çalışmalar yürüttüğü William Engdahl var mesela. Ölüm Tohumları adlı kitabına baktığımızda onun yurtdışından sizin yurt içinden aynı savaşı sürdürdüğünüz görülüyor.

Özellikle Batılı ülkelerde bu savaşı veren kimselerin daha çok olduğunu görmekteyiz. Bu kimseler, yola bizden önce çıktıkları için bizden öndeler. Maddi ve manevi destekçileri daha fazla. Mesela Amerika’da ilaç firmalarının tuzağından korunmaya çalışan ‘Bağımsız Doktorlar Örgütü’nün on binlerce üyesi var. Bu ekonomik bağımsızlık ve ciddi bir avantaj getiriyor. William Engdahl’la zaman zaman görüşüyoruz. Engelli olmasına rağmen canhıraş çabalıyor. Kaynakların çoğunun İngilizce olması ve erişim imkânlarının bize oranla daha fazla olması da onlar açısından bir başka avantaj. Mesela bu mücadelenin öncülerinden olan Rachel Carson 1960’larda bugün çoğu kimsenin bilmediği, göremediği sorunları fark etmiş namuslu bilim insanlarından biri.

Ya bizdensin, ya GDO’cu!

Gerek yazılarınızda gerekse kitaplarınızda GDO karşıtlığı başat rol üstleniyor. Sizin karşı çıkış gerekçelerinizle GDO taraftarlarının argümanları taban tabana zıt. GDO üretimi bu hızla giderse bizi nasıl bir dünya bekliyor?

Çok doğru. Aradaki fark siyahla beyaz kadar. GDO yandaşlarının en belirgin özelliği on yıl önce ne söylüyorlarsa bugün aynı şeyleri farklı biçimde söylüyor olmaları. Dünyanın herhangi bir yerindeki bir yandaşın neler söyleyebileceğini o kimse konuşmadan tahmin edebilirsiniz. Oysa karşıtlar sürekli kendini yeniliyor. Sürekli yeni şeyler söylüyor. Biz karşıtların temel endişesi, zaten sorunuzdaki bizi nasıl bir dünya beklediği daha doğrusu sapasağlam aldığımız dünyayı ne şekilde teslim edeceğimiz. Bizden sonraki nesilleri neler beklediği.

Düşünün, doğanların bir kısmı doğuştan kısır, bir kısmı çift cinsiyetli, bir kısmı kendi cinsine ilgi duyuyor, bir kısmı iki başlı, iki ayaküstünde iki beden ve baş, bir kısmı doğuştan şeker veya böbrek hastası, bir kısmı zihinsel özürlü, bir kısmı şu veya bu şekilde bir hastalık veya sorunla karşı karşıya. Peki böyle bir dünyada yaşanabilir mi? Doğuştan immün sistemi zayıf bir kimsenin dünya hayatından memnun olması beklenebilir mi? Böyle bir dünyada dini bir hayat olabilir mi? Bu uzayıp gider.

Yaşayan hayvanat ve nebatatın halini düşünün. Zehir soluyarak, zehir içerek, zehir yiyerek yaşamak mümkün mü? Niteliksiz çok üretimi mi esas almalıyız, yoksa nitelikli az üretimi mi?

Biyolojik kıyamet geliyor!

Az ama nitelikli gıdalar insanların hem fizyolojik hem de biyolojik açlığını giderir. Oysa niteliksiz çok gıda fizyolojik açlığınızı giderirken biyolojik açlığınızı gidermez. Hızla biyolojik açlığını gidermeyen insanlardan müteşekkil bir dünyaya doğru sürükleniyoruz. Bunun neticelerini az önce saydık. Bu çevreler bunlardan hiç söz etmiyorlar. Papağan gibi ezberletilmiş palavraları tekrarlıyorlar. Özetle önlem alınmazsa gerçekten biyolojik bir kıyametle karşı karşıyayız. Üstelik bu kıyamet sadece insan için değil bitki ve hayvanlar içinde geçerli. Zaten dünyadan bitki ve hayvanları çekerseniz insan yaşamı da sona erer. Oysa insanı çekseniz bitki ve hayvanlar yaşamayı sürdürür.

Dünya Gıda Örgütüne, Dünya Sağlık Örgütüne, Dünya Ticaret Örgütüne savaş açıyorsunuz. Kuş gribini, domuz gribini endüstriyel virüs olarak tanımlıyorsunuz. Geçtiğimiz yıl ülkemizde yaşanan domuz gribi tecrübesinde de aşı kampanyasının başarısız olmasında en büyük pay sizin. Hatta başbakan bile aşı yaptırmayacağını açıkladı. Yanlış bir şey söylerim diye korkmuyor musunuz?

İnsan bu tür konularda niye korkar? Ya yalan söylediği için ya da eksik bilgisi nedeniyle mütereddit olduğundan. Biz bir şey söylemeden önce araştırıyoruz. Yakın tarih okumaları yapıyoruz. Alternatif görüşleri ve bilgileri kontrol ediyoruz. Bu plan sahiplerinin kimler olduğuna ne hedeflediklerine bakıyoruz. Benzer hadiseler olmuş mu ve bu hadiselerde nasıl gelişmeler yaşandığına bakıyoruz. Kuş gribi efsanesinin ayrıntısına sahip bir kimsenin domuz gribi masalını yemesi imkânsız. Bildiği halde susmanın ise çıkar çatışması, maddi menfaat veya makam beklentisi olabilir. Propaganda yapanların bir kısmı cahil kimselerden oluşuyor bir kısmı ise vicdanlarını sattıkları için. Küresel düzeni doğru okuyamayan kimselerin bu konuda söz söylemeleri mümkün değil. Söyleseler de isabet oranları zayıf. Mesela şimdiden söyleyelim. Rockefeller Vakfı’nın 2012 veya 2013’te sağlıkla ilgili yeni bir tezgâhı bizleri bekliyor. Vakfın sitesindeki raporun özetinde bunu görebiliyorsunuz. Bunun için akademik ve bürokratik çevrelerin zihin ve keseleri ilmek ilmek dokunuyor. Ardından da siyasiler avlanıyor.

Bugün siyasi iradeyi eleştiren herkesi düşman gören bir algı var Türkiye’de. Bu nedenle söylediklerinizi her zaman ciddiye almıyorlar. Allah’tan Başbakan Erdoğan bizim aralıksız, sert ve isabetli çıkışlarımızı dinledi de biz domuz gribi masalından hem halkımızı hem de ülkemizi kurtardık. Aksi halde hem sağlığımızdan hem de paramızdan olacaktık. 45 milyon insanın aşılanması öngörülmüştü. Bu rakam mücadelemiz sayesinde 1,5 milyonda kaldı.

Gıda ve ilaç en önemli silahtır

Sizin anlattıklarınızdan gıdanın ve sağlığın siyasal bir alan olduğu anlaşılıyor…

Hiç şüphe yok ki öyle. Kissinger diyor ki: “Tarım, tarım bakanlarına bırakılamayacak kadar ciddi bir iştir. Gıda müzakere çantamızdaki silahlardan biridir. Asla vazgeçmeyiz.” Gıda ve ilaç, keşfedilmiş en büyük silahtır. Daha etkilisinin keşfedilmesi imkânsız” Keşke bunu bir de siyasilerimiz anlayabilse. Anlayanına bedava danışmanlık yapmaya hazırım.

 

Röportajın 2. bölümü için tıklayınız: http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=6387

 

 

Üstün Bol konuştu.

Kemal Özer Bey ile röportajımız kaldığımız yerden “Şeytan Ye Diyor” özelinde yarın dunyabizim’de devam edecek.

Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2016, 14:24
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13