banner17

Bingöl: 'Sistemle sorunum var!'

Ressam olacaktı, şair oldu. Doğunun yükünü omuzlamış görünüyor Hasip Bingöl...

Bingöl: 'Sistemle sorunum var!'

sular taşıdım işaretler kazınmış makbere/

Hasip Bingöl -Kayıp Tablet
(+)

ah bilsem hangi durakta boşluk

1981 doğumlu Hasip Bingöl gerçekten Bingöllü. Üstelik şair. Kayıp Tablet adlı bir şiir kitabı var. Bir ara Bingöllü şairler edebiyat âleminde gündeme gelmişti. Hani itiraf etmek lazım gelirse şimdilerde Bingöllü genç şairler iyi şiirler yazıyorlar. Kendilerinden söz ettiriyorlar. Bu genç şairlerden ilk aklıma gelenler Mehmet Butakın, Hasip Bingöl, Ömer Berdibek, Mehmet Bozgan ve Okan Alay. Son iki isimle ru be ru tanışmış değiliz henüz ne yazık ki. Hasip Bingöl, bir de Üsküdar’da oturuyor oluşuyla bana daha yakın. “Haydi birader anlat kendini” dedim, sağ olsun beni kırmadı. Hayatından kesitleri bir güzel anlatıverdi.

Yazmaya, yırtacak şeyler olsun diye başladım galiba

Yaklaşık olarak lise yıllarında yazmaya, yazdıklarımı yırtmaya başladığımı anımsıyorum. Bugüne kalan bir şeyler varsa da yazdıklarımdan, doğrusu elde mevcut olmadığından yazmadığıma şahit kılmalıyım sözümü. Eski defter ve kitaplarımı karıştırmam icap edecek şahitliğin hilafına. Özel defter tutmuşluğum oldu diyemem o yıllarda. Bu nedenledir ki tam bir tarih vermem oldukça zor. Ancak okuma daha başka bir biçimde kendini dayattı diyebilirim. Okumaya galebe çalar çalmaz “kitap”a özel bir ilgimin oluştuğunu söyleyebilirim.

İlkokul beşinci sınıfta birkaç kitap okuduğumu hayal meyal hatırlıyorum. O kadar. Orta mektep yıllarında kitaba olan ilgim bir miktar daha artmaya başladı. Çocuk kitaplarını saymazsak, ilk okuduğum kitaplardan biri, Sadî Şirazî’nin Bostan ve Gülistan’ıdır. Ardından uzun süre Rüya Tabirleri ve Şifalı Bitkiler isimli kitaplarla vakit geçirdiğimi hatırlıyorum. Rüya hakkında fikir sahibi olmak, bitkilerin ne tür işlevleri olduğunu bilmek doğrusu zevk veriyordu. O yaşlarda bu kitaplar vesilesi ile çok ilginç deneyimler edindiğimi bugün geriye dönüp bakınca fark ediyorum. Tabii, bu yıllarda birçok olmasa da ancak birkaç kitapla ünsiyet kurduğumu söyleyebilirim. Bu dönemde daha çok, okuduğum kitapları Zazakî’ye çevirme gibi bir alışkanlık edinmiştim. Yazıya aktarılmış çeviri değil, anneme, evde o anda bulunanlara yönelik çeviri.

Hasip Bingöl Suçıktı'da şairlerle
(+)

Ancak resim ağır basıyordu bu yıllarda, mesaimin çoğunu resme harcardım; fakat yine de kitap ayrı bir şey olmuştur benim için o zamanlar. Sonrasında resimden tamamen koptum, belki de bir heves kırılması sonucu. Orta bir ve ikide bana çok güvenen, beni resme teşvik eden öğretmenim (Serpil Öğretmenim) gidince üçüncü sınıfta yeni gelen öğretmen hanım her nedense –ki halen nedenini anlayamadığım bir ukde olarak duruyor bende- resimden kopmam için her türden jest ve mimiklerini bir silah olarak kullandı diyebilirim. Düşünün okulda en iyi resmi siz yapıyorsunuz, resimleriniz en iyi puanı alıyor ve okul duvarlarına asılıyor, sonrasında ne yaparsanız yapın resminiz beğenilmiyor, düşük puanlarla heves ve şevkiniz kırılıyor. O yaşlarda bir çocuk iki tutum arasındaki nedenleri soramasa da kendince bir çıkarsamada bulunabilir elbet. O çıkarsama bende resme yabancılaşma şeklinde karşılık buldu. Belki de kitaba ve yazıya daha fazla sığınmamın sebeplerinden biri de bu olsa gerek.

Beş vakit hüviyet kontrolü

Kitaba ilişkin şahit olduğum ve bende izler bırakan ilginç anekdotlardan biri de 12 Eylül’ün yaşadığımız coğrafyada bütün şiddetiyle uzun yıllar devam ettiği. Beş altı yaşlarında iken jandarmanın geldiği haberi köye ulaşır ulaşmaz, babam, amcamın kitaplarını çuvallara doldurur, sırtlar ve köyün bir miktar dışında, kayalıklar arasında bulunan bir mağaraya atardı. Saklardı demiyorum, genelde oraya atardı. Bu şekilde birçok kitap telef olmuştur. Bu manzaraya defalarca tanık oldum o yaşlarda. Aynı şey yıllar sonra bizzat başıma gelecekti. Militarizmin, 12 Eylül’ün tebdil-i kıyafetle OHAL’leşmesi, bir şiddet unsuru olarak her daim varlığını koruyacaktı. Şehre taşınmışsın, fakat şehirde yaşıyor olmak bir anlam ifade etmeyecekti.

Amcamın kitapları eski harfli ve kaderi mağaralar iken, benim kitaplarımın yeni harfli olması gadre uğramasının önüne geçemeyecekti. İki binlerin başlarına kadar, milenyum yılları yani, birçok kitabı ya satın alamaz yahut satın aldıklarımızı alelacele okuyup sonrasında ambalajlayıp eski eşyaların arasında çatılarda, bodrumlarda saklardık. Şöyle söyleyeyim, müesses nizamın yasakladığı kitaplar değil bahsettiğim, kitapçıların raflarında yer alan, ama satın alınınca suç kapsamına giren kitaplardan bahsediyorum.

Kitaba ilişkin durum bu iken, bir de kimlik taşıma gibi bir zorunluluk söz konusu idi. On iki yaşından itibaren nüfus hüviyet cüzdanımı yanımdan ayırmıyorum. O yaşlarda kimlik soruluyordu. Aynı yolu her gün defalarca geçen köy minibüsleri, hatta öyle ki şehir içi ulaşımı sağlayan dolmuş ve minibüsler durduruluyor; kimlik, ruhsat kontrolü yapılıyordu. Anlayacağınız devlet beş vakit aksatmaksızın bizi severdi! Bu sevgiyi uzun yıllar üzerimizden eksik etmedi.Hasip Bingöl

Yasaklar hâlâ devam ediyordu

Orta ikiyi bitirdiğim yılın yaz tatili günlerinden birinde, şehir mezarlığının hemen yanı başında petrol istasyonunun önünde konuşlanan polis kontrol noktasından geçip çarşı merkezine gitmeyi düşünürken, (Karacaahmet ne kadar şehir dışında ise, Bingöl şehir mezarlığı da o kadar şehir dışında) bir polis memuru yoldan çevirdi, yanına gitmemi istedi, kimlik kontrolü yaptı, ardından gömleğimin bir iki düğmesini açtırarak omuzlarımda çanta izi olup olmadığına baktı, sonra da ayakkabılarımın altına bakarak çok aşınmış mı, dağda yürümüş müyüm diye kendince inceleme yaptı. Bir yandan da pişkinlikle soruyor, dağdakilere ekmek götürdün mü, ayakkabıların altı niçin aşınmış filan…

Artık bırakın Kürtçe, Zazaca yazılmış kitap bulundurmayı; Kürtler, Kürt tarihi, sol ve dine ilişkin kitap bulundurmak suçlu olmak için yeterdi de artardı da. Yani Ali Şeriatî, Ece Ayhan, Minorsky, Bazil Nikitin, Yaşar Kemal, Cemalettin Afganî ve hatta Yaşar Nuri Öztürk’ün kitapları bile sorguya çekilmeniz için yeter nedenlerdendi. Kitapla ilişkinin köşe kapmaca şeklinde olduğu bir ortamda yazmak, yazıyla ilişki kurmak ne derece mümkün ise, benimki de sanırım o kadar olmuştur.

Tabii bir de müziğe ilişkin yasaklar da cabası idi. Yani bir Rençber Aziz, bir Ayşe Şan, Şakiro, Metin-Kemal Kahraman, Ahmet Aslan, Ciwan Haco, Şivan Perwer dinlemek neredeyse imkânsız. Bu sanatçıların kasetleri ancak el altından çoğaltılan kopyalarla dolaşımda idi. Müzik marketlerde bulmak imkânsızdan öte bir şey. Diğer taraftan Ahmet Kaya, Kızılırmak, Grup Yorum ve Ferhat Tunç’un vilayet ve emniyet tarafından resmen yasaklandığı yıllar. Bu isimlerin radyoda çalınması başlı başına suç, albümlerinin satın alınması bir başka suçtu. Yerel radyolarda bu sanatçıları çaldıkları için haklarında soruşturma açılan arkadaşlarımız oldu. Esnaflar tek tek dolaşılarak, bu müziği çalan radyolara (radyoların ismi verilerek) reklam verilmemesi tavsiye(!) edildi. ‘99 yılında Erzurum’da yaklaşık bir yıl kaldım, Ahmet Kaya’nın radyolardan çalınması yasaklandığı için bir iki yerel radyo ara formül bulmuşlardı kendilerince. Sesi Ahmet Kaya’nın sesine oldukça benzeyen (ismini hatırlayamadığım) mahalli bir sanatçıyı sürekli çalarlardı. Ahmet Kaya ihtiyacı bu şekilde giderilirdi.

Bir de Dicle’nin Sesi isimli bir radyo vardı. Bütün bir bölgeye yayın yapan. Polise ait, çalışanlarının polis memurlarının olduğu bir radyo. Diyarbakır’dan yayın yapardı. “Dağlara gel dağlara” şarkısına karşılık, “dağlar seni delik deşik delerim” şarkısını çalan radyo.

Hasip Bingöl
(+)

Şiire bir ilgi olarak değil, sıkıntının dışa vurumu olarak başladım

Doğrusu şiire ne zaman başladığıma ilişkin, iki kere iki dört eder gibi bir yanıtım yok; ancak her şeyden önce şiirin de bir ifade biçimi olduğuna inanırım. Bir anlamda şiir, her şeyi uluorta söyleyemeyeceğimiz bir ortamda, zamanda gelip bizi buldu diyebilirim. Sözün bir araca ihtiyacı vardı ve bu şiir oldu. Ancak her şeye rağmen şiirin bir ilgi gerektirdiği, bir istidat yahut esin tarafının olduğu düşüncesi de yerleşik bende. Bunu göz ardı etmemeye gayret ediyorum. Biraz da sanki söz konusu ilginin beslendiği mirasın bir genetik yönü vardır. Buradaki genetik ifadesi karşılığını pozitif bilimlerde bulmaz elbet, daha farklı bir şey kastettiğim. Şiir yazmak, şiirle uğraşmak bir yanıyla da tanrısal olana yaklaşma yahut tanrının sözünün yanı başına kendi sözünü koyma. Biraz da sözü kudretli ve hikmetli söyleme yolunu tercih etme olsa gerek. Sözü bir başka biçimde dışa vurma.

Bütün bunlar, başlarda hesap böyle olmasa da, bu şekilde dışa vurulmasa da şiirin teyakkuz durumuna aldığı zihin, ilânihaye bu fikre yelken kırar. İçerden, erken olan şey, seni hazırlıyor. Farkında olmazsın başlarda. Bende evvela şiir ezberleme gibi bir durum söz konusu oldu, sonraları bu ezber bir yer değiştirmeye uğradı iç dünyamda. Söze yakın durdum, içinde hikmet olan ariflerin, filozofların, resullerin sözlerini ezberlediğimi çok iyi hatırlıyorum. Belki ezber döneminde çok farkında değildim hikmetin, fakat dönüp bakınca her sözün böyle bir tecrübî yanı karşıma çıkıyor. Bu kör bir alışkanlık değildi elbet. Kimi zaman ezberimdekilere nazire yapardım, derken lise yıllarında şiir yazmaya başladım. Yetkin olmayan, bir çaba olarak…

Yazı ve şiir belki de bu şekilde dünyama girmiş oldu. Ya da ben yazının dünyasına dâhil oldum. Nasıl başladığıma ilişkin çok iddialı bir geçmişim olmadı, ancak ifade etmenin zorunluluğu ister istemez yazıya götürdü. Yazmaya doğrusu işte böyle, tesadüfen başladığımı düşünüyorum. Çevremde, okulda yazıya teşvik eden kimseler olmadı. Orta ikinci sınıftan itibaren bir mani defteri tuttum, sonraları o deftere n’oldu, en azından şimdilerde hatırımda değil. Kim bilir günün birinde bir sandukadan, koliden çıkar. Üç yüz dört yüz civarında mani derlemiştim. Eş zamanlı olarak da hoşuma giden kimi şiirleri bir yerlere not etme ve ezberleme alışkanlığı edindim bir süre. Sonraki yıllar daha farkında olarak...

Sanırım şiirle yolumun kesiştiği noktalardan birisi budur. Böylece şiire yönelmeye başladım diyebilirim. Lisede edebiyat derslerinde kıyısından köşesinden gördüğümüz kimi şairlerin ismi az çok aklımda kaldı, bende yer etti. Listeye müfredat dışından da zamanla eklemeler yaparak yelpaze az biraz genişlemişti diyebilirim. Mevlânâ, Ömer Hayyam, Fuzûlî, Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Orhan Veli, Cahit Sıtkı, Seyrani, Kemalettin Kamu vb. şiirlerini ezberlediğim ilk isimler olarak aklımda kalanlar. Elbette hatırlamadıklarım da olacak. Bugün neredeyse çok az şiir ezberimde kaldı, kalanları da unutmaya bıraktım. Sonrasında Mala Ehmedê Xasî’nin 1800’lerin sonunda Zazaca kaleme aldığı Mevlid-î Nebî’sini edindim, uzun süre onun üzerine yoğunlaştım. Özellikle Mevlîd’in içinde, ancak bağımsız olan ve her bir mısrasını bir dilden olmak üzere beş dilde [Arapça, Türkçe, Kürtçe, Farsça, Zazaca] yazdığı “Penc-gûşe” diyebileceğimiz şiiri ile “benzer” redifli Türkçe yazdığı gazel hayli dikkatimi çekmişti. Eş zamanlı olarak fotokopisini edindiğim Mala Muhammed Ali Hunıj’ın 1970’lerde kaleme aldığı Zazaca Yusuf û Zuleyha kasidesine yoğunlaştım. Bütün bunlar şiir yazmamın toplam sebepleri olsa gerek.

Şiir yazmaya başladım böylece. Kendimce önemli gördüğüm ilk şiirlerimi anadilimde yazdım. Sürekli çift dille yürüdüm. Karşılıklı yüzlerce şiir çevirisi yaptım, yapmaya devam ediyorum. Keza Melayê Batê’nin Kürtçe Mevlîd’ini orta ikinci sınıf öğrencisi iken okudum, çok güçlü müzikal yönü olan bir metindir, birkaç bölümünü de ezberledim. Mevlîd, gazel ve kaside okumaları, manzum metinler olmaları dolayısı ile bir yanıyla şiire iyice hazırlarken, bir yanıyla da “makamla” okuma, dinleme, müzik-şiir ilişkisi bağlamında bende önemli bir yere sahip olmuştur. Ahmet Haşim’in şiir-musiki ilişkisinin bende büyük bir karşılık bulmasının sebeplerinden biri de sanırım bu metinlerdeki ahenktir.

Sanırım tüm bunlar, yavaş yavaş farkında olmadan ciddi anlamda beni yazının ve şiirin dünyasına hazırlayan şeylerdi. Diyebilirim ki bütün bunlar aynı zamanda okumaya karşı özel bir ilgimin oluşmasına da katkı sağladı. Tabii bir yandan da kitap okuma ilgisi, benim kitaplarım olsuna da döndü. Liseyi bitirdiğimde kitaplarımın sayısı birkaç adedi bulmuş; artık yavaş yavaş bir kitaplık oluşturmaya başlamıştım.

Hasip Bingöl ve Nurettin Durman
(+)

Taş atmak, çocukluğu tamamlamaktır!

İlk okuduğum kitabı hatırlayamasam da ilk okuduklarımdan hatırladıklarım var demiştim. Ancak ilk okuduğum kitabı hatırlayamamak bir hüzün olarak kaldı bende. Öyle çok da derli toplu okumalar yaptığım söylenemez lise yıllarımda; fakat biraz felsefe, teoloji, psikoloji, edebiyat ve tarih türünde okumalar yaptığımı söyleyebilirim. Ne denli verimli oldu, kestirmek zor. Ancak bu yıllarda sadece okumakla yetinmiyor, bir yandan da ciddi sistem, teoloji, felsefî tartışmaların içine giriyorduk. (Cin olmadan adam çarpıyorduk bir bakıma.) Genelde öğretmenler yahut yaşça bizden büyüklerimizle tartışırdık. Akran tartışması tatmin etmiyor muydu ne! Aslında bu türden tartışmaların bir başka nedeni de şu olsa gerek. Yıllarca süren ve devam etmekte olan şiddet ve asimilasyon politikaları ister istemez erken olgunlaştırdı hepimizi. Cin olmak için öyle pek vakit yoktu.

Bölgenin çocukları, gençleri maalesef çocukluğunu yaşamaya vakit bulamadan erken yaşta politize oldular, oluyor. Bu arzuladığımız bir şey değil. Neredeyse on yaşın üzerindeki her çocuğun ağzından dökülen sözler olgun, yaşlı ve güngörmüş bünyelere ait sözler olarak duruyor. Gözlerinizi kapatıp dinlediğinizde karşınızdakinin çocuk olma ihtimalini sıfırlarsınız. Saklambaç oynamaya zaman bulmadan, sokaklarda kovalamaca ile karşılaşan bir nesilden söz ediyorum. Ellerinde taşlarıyla sokaklara dökülen çocuklar, bunu bir tür oyun gibi görmeye başlıyor. Problem dediğimiz şeyler, sanırım bütün bu söylediklerimin toplamından neşet eden şeyler. Böyle bir manzara söz konusu, böyle bir ortamdasın, tabii bir yandan da okumak zorunda hissediyor kendini her çocuk…

Edebiyat okunacak üniversite o kadar az ki

Süreçte farklı tür okumaları yapmış olsam da daha çok şiir, roman, felsefe, tarih ve kıyısından psikoloj metinlerini kendime daha yakın buldum. İyi, güzel, anlamlı cümle kuranlara hep saygı duydum. Hoşuma giderdi. Belki bu sebeplerden ötürü edebiyat benim için başka bir anlam ifade ediyordu. Ancak üniversitede edebiyat okumak, ya da üniversite okumak gibi bir düşüncem pek olmadı denebilir. Çok iyi hatırlıyorum. Lisede milli güvenlik derslerine gelen bir binbaşı tek tek her öğrenciye neler yapmak istediğimizi sorduğunda, şu cevabı vermiştim. Üniversite sınavına girip kazanacağım, ama üniversite okumayı düşünmüyorum. Nedeni de şu: Kimse benden ötürü pedere laf söyleyip onu üzmesin demiştim. Kazandı, okumadı gibisinden düşünüyordum. Sonrasında yaşımı büyütüp evleneceğim diye de eklemiştim. Tabii ilk gençlik hesaplarıydı bunlar. Nasıl oldu bilmiyorum, ancak hesap tam tersine döndü. Üniversiteyi okuduk, belli bir yaşa geldik, halen de evlenmiş değiliz.

Her ne kadar lisede edebiyata ilgi duysam da, edebiyatı sevmiş olsam da, edebiyat dili ilgimi çekmiş olsa da, edebiyat okumayı düşündüğümü hiç mi hiç hatırlamıyorum. Zaten sayısal alan öğrencisi idim. Böyle bir şey de söz konusu. Başlarda tıp okumayı çok arzuladım, ardından sosyoloji ve psikoloji okuma fikri gelip beni esir aldı. Nihayetinde sosyolojide karar kıldım ve çalışmalarımı ona göre yaptım. Hatta neredeyse tüm kitaplarıma, ranzama, yatağıma yani yazı yazılabilecek her yere Boğaziçi Sosyoloji yazmıştım. Ama gel gör ki kaderde edebiyat okumak varmış. Edebiyat bölümünü kazandım, okudum. Pişman mıyım, evet pişmanım. Bu sadece ilgim ya da ilgisizliğimden kaynaklanan bir şey değil. Üniversitelerin de bu fikrimin pekişmesinde katkısı söz konusu. Bugün edebiyat okunabilecek üniversite sayısı o kadar az ki. İki, üç hadi bilemediniz en fazla dört beş üniversitede edebiyat okuduğunuzda, bu alana ilişkin beklentileriniz karşılanır. Kişisel gayretiniz yoksa dört beş üniversite dışında edebiyat okuduğunuzda, sadece mezun olmuş olursunuz, belki biraz da öğretmen… Payıma dört beş üniversitenin dışında okumak düştü. Akademik pişmanlık bir yana; lise yıllarında şair olmak, yazı yazıyor olmak hesapta yoktu. Bu yıllarda yazdığım şiirler, gençlik hevesi yazmalarıdır, gelip geçer diye düşünmüşümdür her halde. Geçmedi. Lise iki tam anlamıyla olmasa da üçüncü sınıftan itibaren kitap okuma işini, tam anlamıyla liseyi bitirmenin ertesinde de yazma işini ciddiye aldığımı hissettim, ya da aldım diyebilirim. Özellikle doksan yedi ve 98 yıllarında üniversiteye hazırlanırken okumanın yanı sıra, ciddi anlamda şiir ve yazıya yoğunlaştım, denebilir. Bugün dönüp baktığımda bir kıymet-i harbiyesi olmasalar da o gün için önemli şeyler. Hatta üniversiteye hazırlandığım yıl, 98’de Üsküdar’da kaldığım öğrenci yurdunda, arkadaşlarım bir en’ler listesi yapmışlardı, benden ‘en şair’ şeklinde bahsetmişlerdi. Ne yalan söyleyeyim, çok mahcup olmuştum. Tamam, bir şeyler yazıyorduk, ama yüzüme karşı şair denilmesinden çok utanır, bir suç işlemiş hissine kapılır, yüzüm nar gibi kızarırdı. Şair denilince hep “estağfurullah” derdim. Halen de yüzüme karşı ‘şair’ lafının söylenmesinden sıkılır, estağfurullah çekerim.

Park, çocukluğumuzun gazete mekânıydı

Gazete mevzuuna gelince… Neredeyse uzun yıllar günlük gazeteleri takip ettiğimi söyleyebilirim. Hele çocukken özellikle yaz dönemlerinde günde nerden bakılırsa dört beş farklı gazete takip ederdik. Bingöl şehir merkezinde, şimdilerde yerini başka türden bir parka bırakan, çok şirin ve çocukluğumuzun büyük bir kısmının geçtiği Dörtyol Parkı’na gider, gazete okuyan ağabeylerden rica eder, gazeteyi okuduktan sonra bize vermelerini söylerdik. Genelde bu teklifimiz reddedilmezdi. Gazete okumaya bu şekilde başladım. Belki para verip almazdık, ama bir şekilde alır, okurduk. Bahsettiğim yıllar, orta mektep yılları. Bu vesile ile okuma fırsatını bulduğum, hatta takip ettim diyebileceğim gazeteler Sahah, Fotospor, Meydan, Milliyet vesaire idi. Genelde yaz mevsiminde. Bir süre dönemsel takip ettim. Sonrasında gazete almaya başladım. Yeni Yüzyıl, Akşam zaman zaman da Milliyet, neredeyse süreçte düzenli takip ettiğim gazeteler oldu. Bir aralar da markete gelen Zaman ve Vakit gazetelerini, bir müddet de Millî Gazete’yi takip ettim. Sonrasında ise Radikal gazetesinin bir okuru oldum. İlk yıllarda pek düzenli takip edemesem de 95’ten sonra neredeyse düzenli olarak gazete takip ediyorum diyebilirim. Gazete söz konusu olunca Akşam gazetesine ilişkin ilginç bir anıyı hatırlıyorum, paylaşmak isterim. Gazetelerin promosyon ürünleri verdikleri yıllar… Gazetelerden çok promosyonların ilgi gördüğü günler yani... 1995 senesinde Akşam gazetesi belli bir miktar kupon karşılığında 37 ekran TV ve çatal-bıçak-tabak seti veren bir kampanya başlatmıştı. Abone oldum tabii. Bir süre kupon biriktirdim, sanırım altı ay kadar; ancak sonrasında gazete iflas haberini duyurunca, bir TV’im olacak hayalleriyle başladığım kupon biriktirmeyi yarıda kestim, TV’yi alamadım, fakat çatal-bıçakları kurtardım. Onlarla avuttum kendimi. Bugün düzenli olarak takip etmekte olduğum iki üç gazete söz konusu. Yanı sıra internetten takip ettiğim gazeteler, kimi yazarlar da vardır elbet.

Dergilere gelince, politik mevzuluları saymazsak belki de birçok edebiyatsever gibi benim de adını ilk duyduğum ve de tanıştığım dergilerin başında Varlık geliyor. Ardından Virgül, Hece dergileri ile tanıştım. Ancak kimi dergilerin ismini bir şekilde duysam da takip etme fırsatı bulamadım. Sonrasında ’99 yılında Erzurum’da birkaç amatör edebiyat dergisi ile tanışma fırsatım oldu. 2000’lerin başında Defter, Ludingirra, Düş Çınarı dergileri (eski sayıları tabii) ile sonrasında süreçte çıkmaya devam eden Budala, Yasakmeyve, Kitap-lık, Hürriyet Gösteri, Cogito, Hece, Yediiklim gibi birkaç dergiyi de bir süre takip ettim. Gerçi iki binlerin başından itibaren çıkan hemen her dergiden bir şekilde haberdar oluyorum, fakat düzenli olarak takip etme imkânı bulamadım birçok dergiyi. Bu anlamda dergilerle ilişkim sınırlı hatta uzaktan oldu diyebilirim. Yazdıklarımı yayımlama konusunda hiç acele etmedim. Bu sınırlı ilişki bir anlamda giderek bir mesafe oluşmasına neden oldu. Başlarda birkaç dergiye iki üç ayda bir şiir-yazı gönderdim; fakat bu da fazla sürmedi. Düzenli ve çok yazan biri değilim. Biraz da bu bahane oldu, geride durdum.

Şiir yayımlamak zulmü deşifre etmiyorsa, yaptığınız şey şarlatanlıktır

Şair olarak anılmanın belki de ilk adımı olan ilk şiirimin yayımlanması, elbette herkes gibi heyecanla fakat biraz mahcubiyet ve tedirginlikle karşılık buldu. Bir yandan şairlik gibi ağır bir vasfı kendine fazla görmek, şiir yazayım fakat şair anılmayayım; bir yandan da şiir yayımlayayım fakat bilinmeyeyim çelişkisi… İşte o ilk şiiri, 2000 senesinin sonunda üniversitede bir grup edebiyat heveslisi arkadaşla çıkardığımız Anafor isimli dergide yayımladığımı hatırlıyorum.

Bu yıllarda muhtelif dergiler ve kimi şairlerle de bir şekilde yolum kesişti. Bu kesişmeler vesilesi ile birçok edebiyat dergisini takip etme, şiir üzerine yazılar okuma gibi imkânlar oluşturdum. Ancak şiir üzerine yazı yazma ise daha geç oldu.  Şiir üzerine yazdığım belki derli toplu denebilecek ilk yazım, 2003 Mayıs’ta kaleme aldığım ve -aslında ders bitirme ödevi olarak yazdığım- Budala dergisinde yayımlanan yazıdır. Ki halen yazdığım yazılar öyle kitap olacak kadar birikmedi. Her türden yazma anlamında velût olmadığımı söylemeliyim. Şimdilerde de pek düzenli olmasa da takip etmeye çalıştığım kimi dergileri söz konusu: Varlık, Birikim, Özgür Edebiyat, Yasakmeyve, Kritik, Cogito, Üç Nokta, Milliyet Sanat, Heves, Hürriyet Gösteri, Hece vesaire…

Dönemin şiir ve politik ortamına ilişkin, müsaadenizle bir söyleşiye verdiğim bir paragrafı aynen almak istiyorum.

“İçinde bulunduğum, az buçuk öznesi olduğumu düşündüğüm 2000’li yılların edebiyat ortamı, İmparatorluğun son yüz yılı dâhil, cumhuriyet tarihinin hiçbir döneminde açıkça konuşulmayan, tartışılmayan hatta kendimize bile yüksek sesle itiraf etmekten çekindiğimiz, düşünülmesi dahi problem olan (t)onlarca meseleyi, mevzuları konuştuğumuz, tartışmaya çalıştığımız, en önemlisi zihinlerdeki örtük faşizmin deşifre edildiği bir ortam. Etnik ya da sosyal ayaklanmalar, kıyımlar, darbeler, ikinci cumhuriyet tartışmaları, Diyarbakır cezaevinde olup bitenler, devletin örtük işleri için inşa ettiği yedek yapılanmalar, Ergenekon, asit kuyuları vs. vs. sözünü ettiğim örtük ırkçı faşizmin dil sürçmesi olarak itiraf edilmiş değil. Tersine bu tür insanlık dışı muamelelerin, faşist zihinlerde daima muhafaza edildiği, her an tedavüle konulabileceği ve tekrarının mümkün olduğunun hatırlatılmasıdır. Adeta bir korkutma aracı, Demoklesin kılıcı olarak diri tutulan bir ulus-devlet geleneği. Yani bir yandan konuşurken bir yandan da konuşmaya tahammülü olmayanların geleneksel ırkçı yöntemlerle alabildiğine karşı koymaya çalıştığı ve adına derin denilen kirli yapılanmalara başvurdukları bir ortamda şiir yazmaya çalışıyoruz.”

İkinci Yeni şiiri sivil olarak beni buldu: Ece Ayhan Bingöl’de

Kitapla ünsiyetimin en anlamlı hususlarından biri, yanlış hatırlamıyor isem 1990’ların ilk yarısıydı. Ece Ayhan'ın Sivil Şiirler isimli kitabı elime geçti. Son derece ilginç olan bu kitap beni oldukça etkilemişti. Sanırım aynı yıl olmalı, Ece Ayhan, Bingöl’e bir kitapevinin davetlisi olarak gelmişti. Güneş gözlüklü, şapkalı, bej rengine çalan paltosuyla çekilmiş fotoğrafının olduğu afişler panolara, elektrik direklerine asılmıştı. Ece Ayhan’ın Bingöl’e geldiği yıl, bir kitapçıda kapakları yıpranmış, sararmış, tozlanmış birkaç kitap hayli dikkatimi çekmişti. Kitaplar, lisede edebiyat derslerinde bizlere öğretilmeyen bir isme, Sezai Karakoç’a aitti. Çağ ve İlham ile Sütûn isimli düzyazı kitapları ile Hızır’la Kırk Saat isimli şiir kitabı. Merak edip birkaç sayfasını okuyunca, o zamanki birikimimle dahi bambaşka bir şiirle, yazıyla, üslup ve dille karşılaştığımı fark ettim. Satın aldım. Ne büyük tesadüf ki İkinci Yeni’nin iki büyük ve sivil şairini aynı zaman diliminde kendim keşfediyordum.

Bir başka anekdot daha aktarmak isterim bu meyanda. Doksan dokuz yılında Erzurum’da yaklaşık bir yıl kaldım. Neredeyse her gün Cumhuriyet Caddesi üzerinde bir bodrum katta bulunan Üniversite Kitabevi’ne uğrar, tek tek kitapları incelerdim. Hoşuma giden kitapları maddiyat elverdiği ölçüde alırdım. Bir keresinde yine bu bakmalar esnasında sahaf kısmında birkaç şiir kitabına denk geldim. Bunlardan ikisi Haziran ve Uzun Beyaz Bir Çığlık isimli şiir kitaplarıydı. Özgeçmişine bakınca doğum yeri Bingöl yazan bir şairle karşılaştım. Tabii, hemşerilik duygularım kabarmadı değil. İki kitabı da satın aldım, böylece Nurettin Durman’la da tanışmış, yolum kesişmiş oluyordu.

Artık iyice şiire, şiir diline aşina olunca devreye başka şairler de girdi. Şiire ilişkin okumalarımı yoğunlaştırdım. Hafız, Sadî, Şeyh Galîb, Fuzulî, Nef’î, Nizar Kabbani, Mahmud Derwîsh, Goethe, Rilke, Hölderlin, Beaudelaire, Adonis, Edgar Allan Poe, Pablo Neruda, Ahmet Haşim, Turgut Uyar, İsmet Özel, A.Hamdi Tanpınar, Cemal Süreya, Orhan Veli, Necip Fazıl, Metin Altıok, Nurettin Durman, Lale Müldür, Cahit Zarifoğlu vesaire 90’ların ilk yarısından hemen sonra birlikte yola çıktığım kimi şairler…

Bir tanımın ettikleri…

Üniversite birinci sınıfta okuma listemi giderek zenginleştirdim, listeye ayrıca birçok genç şairi de ekledim. Şiir yazdığımı pek kimseye belli etmez, kimseye de söylemezdim. Üniversite birinci sınıfta iken yalnız iki üç arkadaşım şiirle uğraştığımı biliyordu. İşte bu arkadaşlarım Yeni Edebiyat dersimize giren hocamıza (benim için) şiir yazdığımı söylemişlerdi. Hocam, Erdoğan Erbay, kendisini görmemi, şiirlerimi kendisine götürmemi arkadaşlarıma söylemiş. Tabii, utana sıkıla, yüzüm kızararak hocama gittim, “beni çağırmışsınız” dedim. Biraz sohbet ettik, yazdığım şiirleri -görmemi istersen diye ekleyerek- görmek istediğini söyledi. Getireceğimi söyleyerek odadan çıktım. Sonraki günlerde som renkli metal kaplı bir deftere yazdığım şiirlerimi kendisine götürdüm. Böylece ilk kez şiirlerimi bir arada, iki kapak arasında birisine göstermiş oluyordum.

Erdoğan Hocam’ın ilk dersine ilişkin -aynı zamanda üniversitedeki ilk dersim- hiç unutamadığım bir şeyler yaşadım. Daha ilk ders, hoca sınıfa girince önce ortaya, sonra tek tek her birimize “şiir nedir?” diye sordu. Söz hakkı alan öğrenciler, bana ilginç gelen, süslü cümleler kuruyorlar. Neye uğradığımı şaşırdım tabii. İçimden geçen düşünce aynen şöyle: “Tamam iyi kötü lise yıllarında ve sonrasında kitap okudum, ama arkadaşlarım sanırım edebiyat okuyacaklarını planlayıp ona göre hazırlanmışlardır. Baksana her birinin kurduğu cümleye” diyorum kendi kendime. Bana düşen şey okulu hemen bırakmak. Artık zihnimde ağırlıkla yer edinen, işgal eden cümleler bunlar. Okulu bırakmak!

Hoca kürsüsünün hemen karşısında oturduğum sırada böyle düşünürken, Erdoğan Hoca beni işaret ederek, “sen ne düşünüyorsun şiir hakkında” diye sordu. Biraz mahcup, bir hüzünlü, titrek bir sesle “Şiir, kendisinden başka hiçbir şeyle izah edilemeyen şeydir.” dedim. Hoca, bir süre bana baktı, sonra sınıfa döndü, belki de içine düştüğüm zihinsel çelişkileri yerle yeksan eden, bir süre önce aklımdan geçenleri hiç olmamış sayan şöyle bir cümle kurdu: “İşte bu”, dedi ve devam etti. “Benim dersimde, sınav kâğıtlarında sorduğum soru ne olursa olsun cevaplarınızda tarih, felsefe, psikoloji, estetik ve Freud okuduğunuza ilişkin bir şeyler yoksa kimse zahmet edip de kâğıdına bakmak için itiraz etmesin, bu dersi geçemez.” diyerek sözlerini bitirdi ve çıktı. Bu ifadeler beni okula, okumaya yeniden bağlayan sözler oldu. Diyebilirim ki özgüvenim, edebiyata yoğunlaşmam bu cümleyle yeniden ve daha sağlam bir biçimde başladı.

 

Nurettin Durman sordu ve böylece bir serüveni de öğrenmiş oldu

Güncelleme Tarihi: 21 Ağustos 2010, 19:12
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
adil
adil - 8 yıl Önce

yevmiyeyle adam tutup okutturmalı :))) uzun olmuş biraz.

huseyn palewî
huseyn palewî - 8 yıl Önce

neruda der ki; benim yaşamım tüm ezilen insanların yaşamlarının toplamıdır....hasip bingöl de öyle bir dermec vermişki bundan sonra başkasına söyleyecek hiç bir şey bırakmamış...bundan böyle çıkacak tüm söyleşiler hasip'in söyleşisinden etkiler taşıyacak yada ortak noktalar....hepimizin bir şekilde az yada çok yaşadığı şeyleri yazmış hasip...ama zaza olanlar iyi bilirler hasip in uslubunda zaza kişiliğinin o anlaşılmaz yanı var...anlaşılmazı da anlatamıyoruz işte..yüreğinle konuşmuşsun bıra

banner8

banner20